En son hatırladığım bayram; o eski tip çiçek desenli, kenarları hafif aşınmış ve arkasındaki koyu ahşap, artık yılların rengini içine çekmiş koltuğun önünde çekilen aile fotoğrafında kaldı galiba.
Geçen hafta o fotoğrafa uzun uzun baktım. Halam tam benim söylediğim bir şeye gülümserken çıkmış. Gülünce gözleri küçülürdü zaten. Kuzenim annesinin arkasında iki kulak yapmış, ciddi durmaya çalışan dayım son anda gülmesini tutamamış. Annem ise fotoğraf çekilirken bile üstümüzü düzeltmeye çalışıyor. Fotoğrafın sağ köşesinde yarım görünen tabakta sarma var. Biraz bulanık ama seçiliyor. Fotoğrafın sağ köşesinde yarım kalmış bir sarma tabağı seçiliyor. Sanki biri birazdan geri gelip yemeye devam edecekmiş gibi. Ben en önde oturuyorum. Dizlerimi birleştirmişim. Yeni alınmış bayramlık ayakkabılarımı göstermeye çalıştığım yaşlar herhalde.
Henüz kimsenin eksilmediği zamanlar. Garip olan şu ki, o günü detaylı hatırlamıyorum aslında. Ne konuştuğumuzu, ne yediğimizi, hangi bayram olduğunu bile tam çıkaramıyorum. Ama fotoğrafın içine bakınca hissini hatırlıyorum. Evin sıcaklığını. Mutfaktan gelen sesi. Sürekli açılıp kapanan kapıyı. Birilerinin, “Çay koyayım mı?” diye seslenmesini ve masanın kenarında duran o geleneksel sarma tabağını… Yanında yarısı ısırılmış baklava dilimini. Bir de o hiç bitmeyen uğultuyu…
Kimsenin tek bir konu konuşmadığı ama herkesin bir şekilde birbirinin hayatına karıştığı o kalabalık sesi. Salondan gelen kahkaha mutfağa taşar, mutfaktaki bir cümle koridora düşerdi. Aynı anda televizyon açıktır, biri çocuklara kızıyordur, biri memleketten haber anlatıyordur, biri sessizce meyve soyuyordur. Aslında dönüp düşününce hiçbir konuşmanın tamamını hatırlamıyorum. Ama o seslerin birbirine karışma hâlini hatırlıyorum.
Duvarların bile bir şey bildiği evler vardı o zaman. Şimdilerde hiçbir yerde rastlamadığım bir doluluktu bu. Sessizlik olmayan ama yorucu da olmayan bir kalabalık hissi. İnsan yalnız kalmak için odasına geçmezdi mesela. Ya da aynı odada otururken herkesin avucunda parlayan o küçük ekranlar olmazdı. Çünkü zaten herkes birbirinin hayatının içindeydi biraz. Birbirini sosyal medyadan izlemez, gerçekten dinlerdi. Bir hikâyeyi öğrenmek için ekrana değil, karşındakinin yüzüne bakardın. Anlatılan şey o anın içinde kalırdı üstelik; herkese açık bir gösteri gibi değil, sadece o sofraya ait küçük ve özel bir dünya gibi.
Şimdi aynı evlerde daha az ses var. Televizyon yine açık belki ama uğultu yok. O dağınık sohbetler, birbirinin sözünü kesmeler, mutfaktan salona bağırarak konuşmalar… Sanki hepsi bir dönemde kaldı. Artık herkes daha kontrollü, daha kısa, daha hızlı konuşuyor. Ve nedense hiçbir sohbet eskisi kadar uzun sürmüyor. Sanırım bayramların değiştiğini ilk kez bunu fark edince anladım.
Eskiden bayram yaklaşınca ev hazırlanırdı. Hazırlanmak eskiden ise kavuşmaya benziyordu. Şimdi valiz hazırlanıyor. Eskiden çocuklara bayramlık alınır, misafire verilecek çikolatalar, kolonya şişeleri, küçük paketler hazırlanırdı. Kimin, neyi sevdiği düşünülürdü. Küçük keselerin içini bizi neyin beklediğini merak eder, içinden çıkan küçük parlak jelatinli marşmelov ile mutluluğumuz katlanırdı, hele bir de ismimizin baş harfi o jelatinin üstünde ise değmeyin keyfimize.
Şimdi ise daha çok gidilecek yere uygun kombinler konuşuluyor. Deniz kenarı için ayrı, akşam yemeği için ayrı kıyafetler seçiliyor. İnsanlar artık biraz birbirine görünmek için hazırlanıyor sanki; eskiden ise birbirine gitmek için hazırlanırdı.
Kime gidileceği değil, nereye kaçılacağı konuşuluyor. Herkes biraz yorgun. Biraz yetişmeye çalışıyor. Biraz dinlenmek istiyor. Belki haklıyız da. Ama insan yine de bazı şeylerin yerine hiçbir şey koyamıyor. Bazen düşünüyorum; gerçekten daha mı mutluyuz şimdi? Daha havalı fotoğraflarımız, daha iyi otellerimiz, daha planlı hayatlarımız var belki. Daha çok yere gidiyor, daha çok insan tanıyor, daha çok marşmelov yiyor ve hatta market rafında ismimizin baş harfini seçerek o gülümsemeyi tekrarlıyoruz. Hayatın içine daha fazla karışıyor gibi görünüyoruz. Ama bütün bunların arasında o eski sıcaklığı gerçekten hissediyor muyuz, emin değilim. Çünkü bazı şeyler gösterilebiliyor ama hissedilemiyor. Bir sofrada saatlerce oturup sıkılmadan aynı hikâyeyi dinlemek gibi. Birinin, “Bir çay daha koydum,” demesindeki samimiyet gibi. Kendini hiçbir şey yapmak zorunda hissetmeden bir evin içinde ait hissedebilmek gibi. Belki de mesele daha çok hayatın içine karışmak değilmiş. Birbirimizin hayatının içinde kalabilmekmiş.
Çünkü büyüyünce anlıyorsun; özlenen şey bazen bir gün değilmiş. Bir hismiş. Bir yere ait hissetmekmiş. Kapıyı çalmadan girebildiğin evlermiş. Mutfakta neyin, nerede olduğunu bilmekmiş. Kendini misafir gibi hissetmediğin sofralarmış. Çekinmeden yarım bırakabildiğin baklavalar… O hiç bitmeyen uğultuyu dinlerken sebepsizce gülümsemekmiş. “Aman çay koyma sırası bana gelmesin,” diye içinden sessiz sessiz dua etmekmiş.
Ve bütün bunların arasında, kimsenin seni açıklamak zorunda hissettirmediği bir rahatlıkmış belki de.
Şimdi dönüp o fotoğrafa bakınca en çok bunu görüyorum sanırım. Kimse başka yerde değil o karede. Kimsenin aklı telefon ekranına kaymıyor. Kimse saatine bakmıyor. Kimse birazdan kalkıp başka bir plana yetişmek zorunda hissetmiyor kendini. Herkes gerçekten orada. Sadece aynı koltuğun etrafında değil; aynı ânın, aynı uğultunun, aynı hayatın içindeler.
Belki eski bayramları güzel yapan şey buydu zaten. Mükemmel olmaları değil. Kimsenin birbirine yetişmeye çalışmadığı birkaç saate sahip olmalarıydı. Aynı anda, aynı hayatın içinde kalabilmekti…
Geçen bayram annem yine, “Fotoğraf çekilelim,” dedi sofrada. Kimse istemedi önce.
“Dur saçımı düzelteyim.”
“Ben kötü çıktım.”
“Sonra çekeriz.”
Eskiden kimse güzel çıkmaya çalışmazdı oysa. Fotoğraf sadece o anı dursun diye çekilirdi. O an içimde garip bir sıkışma oldu. Çünkü yıllar sonra dönüp baktığımızda hatırlayacağımız şeyin kusursuz fotoğraflar olmayacağını fark ettim. Belki biri yine gözünü kapatacak. Birinin ağzı yamuk çıkacak. Biri arkada saçma bir hareket yapacak. Ama zaten bütün mesele buydu galiba. Mükemmel görünmek değil; gerçekten orada olmak. Aynı sofraya denk gelmek. Aynı uğultunun içinde bulunmak. Aynı kareye sığabilmek.
Fotoğrafı kapatmadan önce uzun süre kendime baktım. Sanki o küçük kız hâlâ o çiçekli koltuğun önünde oturuyordu. Bayramların hiç bitmeyeceğine inanarak. Ve ilk kez şunu düşündüm. Belki de insan büyüdükçe bayramları değil, aynı fotoğrafın içine hâlâ sığabildiği insanları özlüyor.



