“Bize iki bira getir,” diye seslendi yıkık dökük, kafeteryadan bozma birahanenin içerisine. Sonra ekledi. “Mevzular derin!”
Kimse sormamıştı halbuki. Ortalık yangın yeriydi ama umurunda değildi biraları masaya getiren pantolonu düşük oğlanın.
“Çat!” diye vurdu masaya biraları.
Yirmi yedi saattir uyumamıştım. Biraz ötedeki kafeye otursaydık keşke. Hiç değilse bir çay söyleyip göz altı torbalarıma pansuman yapabilirdim diye geçirdim içimden. Birahanenin sahibi göbekli dayı pantolonu düşük oğlanı fırçalıyordu kasanın önünde.
İçeride avaz avaz “Jingle Bells” çalıyordu. Masalardaki kan kırmızı üzerinde Noel babaya benzeyen bir figür olan örtülere baktım. Buranın bir konsepti var mıydı bilmiyorum ama vardıysa da bu şarkıyla ve bu örtülerle uzaktan yakından uyuşmuyordu!
Oğlan, patronu gidince müziğin sesini daha da açtı.
“Jingle Bells, Jingle Bells, Jingle all the way!”
Bir yerlerde yangınlar çıkıyor, bir yerlerde şarkılar çalıyordu canına yandığım bu şehirde.
O ise bir şeyler anlatıyordu durmadan. Hikâyeleri bitmezdi hiç ve sen ne anlatırsan anlat onunkilerin yanında sönük kalırdı. Bu yüzden dinlerdim çoğunlukla ya da dinler gibi yapardım.
Birasını masaya vurdu dikkatimi kendisine çekmek istercesine.
“Çat!”
Yüzüne baktım.
“Sen de yanmışsın yanmasına da benim izlerim daha derin,” dedi ve ekledi, “izler kalır, izler kalırsın demişler.”
Kim demiş? Ben neden duymadım. Boş boş baktım yüzüne.
Nereden buluyordu böyle sözleri…
Şimdi kafeden bozma bu birahanede karşılıklı oturuyorduk Ağustos’un belki de en sıcak gününde. Benim göz altı torbalarım ve onun titreyen elleri. Keşke çay içebileceğimiz bir yerlere gitseydik diye hayıflanırken önümdeki bira da çiş gibi olmuştu zaten!
Sıcak birayı kafama diktiğimde kalkacağımı anladı.
“Unutma olur mu sana söylediklerimi?” dedi.
Anlamsızca baktım suratına. Dinlemediğimi fark edince güldü. Anlattıklarını özetlemek için bir cümle aradığını anlamıştım uzaklara dalışından.
Birbirimizin ne düşündüğünü konuşmadan anlayacak kadar zaman geçirmiştik birlikte.
O, benden önce kalktı. Titreyen eliyle, son günlerde bütün damarları yüzeye çıkmış ve neredeyse yeşile dönmüş elimi tuttu.
“Yani diyeceğim o ki, insana denk gelesin bu hayatta.”
Dua mı etti, dilek mi tuttu bilemedim.
Tokat mıydı yüzüme çarpan, göremedim.
‘İnsana denk gelesin!’
Ne güzel sözdü…
Her yeri sigara yanığı dolu kırmızı masa örtüsüne baktım anlamsızca. Yüzü delik deşik olmuş Noel baba için üzgündüm. O uzaklaşırken yine aynı şeyi düşündüm.
Nereden buluyordu böyle sözleri…



