Telefon çalıyor da çalıyor… Duymazdan geliyorum. Cevapsıza düşüyor. Yeniden çalmadan önce telefonu elime alıp sesini kısıyorum. Bu kez de aralıksız titriyor… Titreşimin cam sehpada çıkardığı cızırtılı ses, melodisinden daha da rahatsız edici. Açmayacağım. Fakat iyiden iyiye rahatsız oluyorum. Sinirlerimin gerildiğini, oturduğum koltukta bacağımın hafif hafif seğirdiğini hissediyorum. Cevapsıza düşüyor. Bir kez daha tahammül edemeyeceğimi anlayınca telefonu yeniden elime alıyorum. “Rahatsız etme” seçeneğine mi tıklasam yoksa direkt uçak moduna mı alsam? Birinde meşgule dönecek, diğerinde kapalı diyecek. Yan tuşlara aynı anda uzun uzun basılı tutuyorum. “Kapat” işaretini yana kaydırıyorum. Ekran kararınca telefonu divana fırlatıyorum.
Açmak zorunda değilim. İstemiyorum. Yok saymak hakkım değil mi?
Gözlerimi kapıyorum.
…
Az sonra gözlerim kendiliğinden açılıyor. Sanki hiç uyumamışım gibi. Saat kaç?
Yanan gözlerimle etrafa bakınıyorum.
Yeniden on bir yaşımdayım.
Burası karanlık.
Sessiz.
Terlemişim.
Annemi özledim.
“Anne?”
Cevap yok. Annemin olduğu evde; hatta kendi evimde bile olmadığımı fark ediyorum.
Çenem titriyor.
Yattığım yer yatağından sessizce doğruluyorum. Sessiz olmama gerek bile yok aslında. Bu evdeki herkesin uykusu çok derin. Öyle ki bazı geceler korkudan ağlamaya başlasam duymadıkları gibi, yanlarına gidip gücüm yettiğince sarssam bile uyandıramıyorum.
Yine de sessiz kalmaya çalışarak, çenemi titreten boğazımdaki düğümden dışarı ilk hıçkırığımı kaçırmadan kapıyı açıp kendimi koridora atmayı başarıyorum.
Sonrası hep aynı. Koridorun ucundan gölgeler beni kovalayacak, ben kendimce onlardan hızlı davranacağım ve evin merdivenlerini son hız, pata küte ineceğim. Eski tip toplama kasalı kocaman bilgisayarın ekranıyla duvarın arasına sıkışıp kalmış telefona ulaşacağım. Açılmayacağını bildiğim halde ezbere o numarayı çevireceğim. Çalacak, çalacak, çalacak… Ve açılmayacak. Kapayacağım. Sonra bir daha, bir daha arayacağım. Muhtemelen saat gece iki buçuk, üç civarı olacak. Telefon sesini duyamayacakları kadar derin uykuda oldukları bir saatte aradığıma neredeyse her zaman eminim.
O gece şanslıysam, vücudum bana altıma işeyecekmiş gibi hissettirmeye başlamadan hemen önceki anlardan birinde telefonun ucundan sonunda o aradığım uykulu sesi duyacağım.
“Alo?”
“Alo, anne?”
“Saat kaç?”
Gecenin bir körü kızının ağlamaklı sesiyle karşılaşan annenin vereceği beklenen ilk tepkiden farklı olsa gerek.
“Bilmiyorum, anne. Ama herkes uyuyor. Çok geç galiba.”
“Çok geç zaten, ben de uyuyorum. Hadi, sen de git yat.”
“Yatmıştım, uyandım.”
“E, geri yat o zaman?”
“Uyuyamıyorum. Seni çok özledim!”
“Ben de seni özledim, kızım.”
Telefonun öbür ucundan oflama sesi.
Benim düzensiz nefesimin sesi.
“Anne, ne zaman geleceksin?”
Duraksama.
“Gelirim, kızım.”
“Ama ne zaman, anne?”
“Ayarlayayım kendimi, geleceğim.”
“Anne, dayanamıyorum ama, şimdi gelsen?”
“Bu saatte? Saçmalama. Yat uyu!”
Burun çekişlerimin sesleri.
“Anne, bari yarın gelsen? Gel al artık beni!”
“Bıktım ama ağlamandan. Her gece her gece aynı şey! Yeter artık, ne var ağlanacak? Yatıp uyuyacaksın alt tarafı!”
“Ama anne!”
“İyi tamam. Uyu şimdi. Yarın gelirim.”
“Söz mü?”
“İyi tamam, söz.”
Telefonun kapanma sesi. Tabii ki ertesi gün gelmezdi. Hiç gelmezdi. Her seferinde inanırdım. Yatağa geri döndüğümde, bu kez aheste aheste, gölgelerden ve canavarlardan korkmadan üstelik odanın kapısını açtığımda, her seferinde kafamı yeniden koyduğum yastığım sırılsıklam olana kadar ama içimden “Bu kez gerçekten gelecek,” diyerek uykuyu beklerdim. Ona uyku da denmezdi ya… Ne mutluluk ne de büyüme hormonu salgılayabildiğim, çeşit çeşit kabuslarla boğuştuktan sonra ertesi günü yüzümü yıkarken baktığım aynada gözlerimin altında mosmor halkalar yerleştiren uyku müsveddeleriydi onlar benim için. “İyi tamam, söz,” cümlesinin verdiği sahte güvenle gözlerim kapanıyor.
…
Gözlerimi açıyorum. Yalnızlık hissi ağır basıyor, beni boğuyor. Saatlerce kapalı kalan telefonumun sessizliğine yenik düşüyorum. Ekranda o cümle saatler sonra yeniden beliriyor; “Annem Arıyor…”
“Alo?”
“Alo, kızım?”
“Efendim, anne?”
“Nasılsın? Çocuklar nasıl? Çok özledim torunlarımı.”
“Hı hı.”
“Ne zaman müsaitsiniz? Göreyim sizi?”
“Hımmmm. Ne? Anne, müsait değilim pek. Seni ararım olur mu?”
Oflama sesi.
“Bana hiç müsait değilsin ki. Peki, kızım. Beklerim.”
“Görüşürüz, anne.”
Görüşmedim. İçimden gelmedi.



