Ayaklarını soğuk suya soktu önce. Ne vakittir yapmadığı sporların, rejimlerin cezasını çekiyordu şimdi. Sütun bacaklı yeniyetmelerin yanında varisli bacaklarıyla salınıyordu. Suyun soğukluğuna aldırmadan yağ yüklü vücudunu gözlerden uzak tutmak için sessizce havuza girdi. Gözleri, klor kokan havuzda bir sağa, bir sola… Bir sola, bir sağa… Burnunu sıkıp başını daldırdı. Kıllı, kılsız, duran, yüzen sayısız çift bacak arasından ona doğru ilerleyen bir adam. Tek hamleyle yüzeye çıkmıştı. Tekrar daldı. Yoktu.
“Anne, karnım acıktı.”
“Sevgilim gelsene, su çok güzel.”
“Hayır efendim, kahve servisimiz ikide başlayacak.”
“Tayfun, çık sudan artık.”
Tüm bu seslere kulaklarını kapattı. Tekrar nefesini tutup dibi görmek için daldı. Kendisine doğru gelen adam kaybolmuştu. Kulaklarında ağırlaşan sudan kurtulmak için vazgeçti onu aramaktan. Kimse ona doğru yüzmüyordu. Ona öyle gelmiş olmalıydı. Tek başınalığın verdiği duygusallık sersemletmişti belli ki.
Senelerce yapmadığı tatili ilk kez tek başına yapmaya niyetlenmişti. Kendisi gibi yalnız takılan belki birkaç kişi daha vardı. Duvarlar ses geçirmediğinden klima sesiyle yatıp kalkıyordu. Beyaz çarşaflara yatamıyor, evden getirdiği eflatun çizgili nevresim setiyle uyuyordu. Gittiği yere evini götürmenin ilk şartı belki de çarşafını sermekten geçiyordu.
Uzun siyah ipek elbisesinin üzerine ıslak saçlarını sıkıca bir topuz yaptı. Planladığı gibi bir iki meyveli sabun, magnet, Gaye’ye de şarap alacaktı. Armutlusunu çok methetmişlerdi.
Geldiği kasaba geçen sene büyük bir olaya şahit olmuştu. Dünyaca ünlü bir heykeltıraş, heykelciliğin günümüzdeki yeri ve Anadolu halklarıyla bütünleşmesi hakkında konuşmacı olarak kasabaya davet edilmiş, belediye de fazlaca misafirperverlikle karşılamış, şarapları tadımlatmışlar, kaşıkçılar ve antikacılar çarşısında tavşan kanı çayı sıcak havaya rağmen içmişler. Anadolu’nun esmerleşmiş insanlarının gür sesi, her fırsatta yemek sunan sofraları, koynuna çağıran deniziyle konferans sonrası tanışıyor heykeltraş. Heykelsiz medeniyetin geçmişine dalmasına ramak kalıyor. Bakır döven işçilerin yanından geçiyor, gözleme açan kadınları selamlıyor, akan derede ayaklarını yıkayıp yola devam ediyor. Saatler sonrasında kemikleri çıkmış kedilere, gözlerine sinek üşüşen eşeklere rastlıyor.
Bulutlanan havanın boşalmasıyla çamurlaşan toprakta koşmaya başlıyor. Koştukça çoğalıyor, çoğaldıkça taşıyor. Dut ağacına dadanıyor, karadut yatağına düşüyor. Tırnakları kararıyor, dili morarıyor. İskandinav kasabasındaki küçük David, dutların ülkesinde yeniden doğuyor. Annesinin sabah yaktığı üstünde tüten kahve kokusu odayı doldurmuş, tarçınlı çörek körüklü fırından çıkarılıyor. Minik David büyük iştahla lokmaları çiğnerken aklının köşesinde kozalaklarını yığacağı bir yer arıyor.
“Haydi minik böceğim, büyükannene gideceğiz.”
Ladin ağaçlarının içinden annesinin buz gibi elini tutarak gidiyor büyükannesine.
“Dikkat David, çok yumuşak topraklara girme, bataklık olabilir. Patikayı terk etmek yok.”
Ormanda bir gezgin var. David bazen uzun sakallı bu adamla konuşmayı çok seviyor. Kendisine itiraf edemese de bu patika yolu her kullandığında, paçaları yerde sürünen bu adamı görmeyi diliyor. Ondan başkası ile de konuşuyor mu? Onlara da aradığı kadını soruyor mu? Bu sırrını tanımadığı başkalarına da açıyor mu? Kıskançlığın tanımını bilmese de midesini yakan o acısını hissediyor David. Annesiyle geçerken bu yoldan içinden gezginin orada olmaması için dua ediyor. Ona isim bile taktı. Orman Adam. Ne olur çıkma Orman Adam, yabancılarla konuşmam yasak. Annem öğrenirse ben biterim.
Bir kadın var. Elleriyle gösteriyor. Saçları omzunda, bak buralarda. Kırmızı, dalgalı saçlı. Alnı böyle açık. Kocaman bir boşluk. Ertesi gün yine aynı adam. Ne sormaktan bıkıyor ne de aramaktan. Kadını bulsa aşkından boğacak gibi. Bir yanı özlemden tutuşurken bir yanı hayal kırıklığından buz tutmuş. Kırmızı saçlarını kokladığı an, yüzündeki ifade biçim değiştirecek.
Şimdi ise Anadolu’nun kurak, güneşten yanmış ağaçlarının altında nereye yürüdüğünü bilmiyor. David, ünlü heykeltıraş. Ladin ağaçlarının kabuklarını kemiren çocuk.
Genç kadın, buldan bezinden yapılmış şalvar ve gömlekleri inceledi. Fiyatını makul buldu ve kredi kartına borçlandı. Pansiyonu da kendisine hediye etmemiş miydi zaten? Her ay gelen faturaları dolabına asıyor, bazen unutuyor, bazen ise tarihinden önce ödüyordu. Hayatı geldiğine yaşamayı öğrenmişti ya da tesadüflerin zorunlu kıldığı bir teslimiyet hâlindeydi. Alacakaranlıkta uyanıyor, saçına fön çekiyor, şeftali tonlarında bir allık sürüyor, evden çıkıyordu. Bazı sabahlarsa yüzünü yıkamak kâfiydi. Enerjisini dengelemek için yedi güne bölünüyordu. Kâh istekli ve şefkatli, kâh suskun ve hoyrat. Kimi zaman Gaye’ye çat kapı gidiyor, fal baktırıyor. Kimi zaman da çalan kapıyı dahi açmıyor, telefonlara yanıt vermiyordu. Enerjisini içinde saklıyor, kimseye göstermiyordu.
Temmuzun ortasındaki bu kasabada peşine takılan bir sarmanla tuz ve balık kokan Arnavut kaldırımında yürüyordu. Motosikletlerle su taşıyan bir adam, “Bu ne sıcak, gavur şeyi gibi yanıyor,” diye söylendi bir ahbabına. Takım taklavatı toplayan belediye işçileri ise öğle molasına çıkıyordu. Arkalarda bir yerde karaltı gördü. Asfalttan yükselen sıcaklık dalgasının arkasındaki adamı gözlerini kısarak inceledi. Uzaktan yüzüne dikilen bir çift mavi göz oradaydı. Kavruk tenli işçilerin arkasında güneş görmemiş saydam teni elmas gibi parlıyordu. Gri saçları üçgen çehresine uyumsuz olmasına karşın ona derin bir çekicilik katıyordu.
Kadın adamın olduğu yere doğru koşar adımlarla ilerlemeye başladı. Sarman da öte yandan bir balık kafasını ağzına almış dört nala koşuyordu. Havada atomlarına ayrılmış su tutulmuş, toprağa dalmak için sabırsızlanıyordu. Havuzda gördüğü adam yine kaybolup gitmişti ya da her şey bir sanrıdan ibaretti. Gerçek ve sahte öylesine birbirine geçerek günlerine sızmıştı ki kendisi de hangisiyle muhatap olduğunu bilemiyordu.
Akşam yatağında bir sağa bir sola dönmekten sabahı zor etti. Geceden kalma meze artıklarını toplayan meyhane emekçilerinden başka kimse uyanmamıştı daha. Düşen çatallar, kırılan bardaklar, asfalta sinen anason kokusu, korna seslerinin çirkin yankıları tüm duyularını harekete geçirmişti. Altına bir şort giyip çarşıya daldı, dün hayal meyal gördüğü adamın olduğu yerden devam etti ve kapısında David B. anısına yazan, taş oymalı eski bir binaya daldı. Parmak arası terliklerinin çıkardığı ses, tavanı kubbe şeklindeki koca yapıda yankılanırken bunu umursamadı, nitekim o terliklerdeki ayaklar onu sürüklüyordu.
Yan yana dizilmiş insan vücutları, hayvanlarla bütünleşmiş insanlar, ağaç ve cinsel organ simgeleri ile işlenmiş türlü heykeller. İlerledi, ilerledi, her birinin altında aynı imza vardı. Hoş, imza olmasa da tek elden çıkmış sanat eserleri olduğu anlaşılabilirdi.
Kuşları tutmaya çalışan eller ile buluşmuş dallar, kadınların karnının tam ortasında büyümüş bir ceylan yavrusu, yüzü olmayan insan heykelleri… Koridorun en sonunda yer alan bir büst dikkatini çekti ve hızlıca ona ilerledi. Kısa saçları, çenesi, alnındaki kırışıklıklar, dudakları. Tek tek bakıldığında dahi kimin olduğu belli olan çehre, şimdi ona bakıyordu. Pürüzsüz mermerde hiçbir iz yoktu. Şakaklarına dokundu, gözlerine baktı. Kendi yüzünün işlendiği bu sanat eseri, kadını titretmeye yetmişti. Kendisine bile yabancı olan bu yüz, nasıl olurdu da kıyıda köşede kalmış, bu üçüncü sınıf tatil yöresinde tüm utanmazlığıyla karşısında dikilirdi?
Altında yazan yazının tercümesini okumak için eğildi. Kendi bedenini dahi taşıyamayacak kadar yorgun hissediyordu.
(Ladin ağaçlı ormanda kızıl saçlı kadını arayan dostuma ithafen. O bunu hiç bilmeyecek.)
Tek başına mıydım, yoksa zaten çok muydum? Evet karnımdaki ceylan yavrusu büyüyecek ve ellerim kuşları tüm arzusuyla yakalayacak. Sıcak bir nefese ihtiyaç duyan kişiliğim onunla buluşacak ve tüm halı altına süpürdüklerimi bir anda yok edeceğim. Özgürüm.
Onu kaybettiğim o karanlık gecede her şeyin bittiğini sanmıştım ancak öyle olmadı. Toprağın altında artık işlevsiz olan cinsel organı çürürken ben mutfak masasında oturup şişeleri deviriyordum. Kutuplardan daha uzaktaydı, belki de daha yakın. Her midem ağrıdığında annemin yaptığı o naneli çayın kokusuna öyle ihtiyaç duyuyorum ki şimdi. Seni geri getirebilir mi ılık naneli çay? Ya da kederimi yerle bir edebilir mi, annemin koynundaki bir gecelik uyku?
Dün gördüğü sarman bu defa miskince boyaları dökülmüş bir tekneye uzanmış uyukluyordu. Mütevazı pansiyonuna doğru yol alırken karşısına çıkıp kaybolan o adamı düşündü. Neden dönmemişti?



