Japonya-1
Dağ; yeryüzü ayetleri içinde belki de en hırçını, en yalçını, en bilgesi…
Düşünsene, dağsın ama duruyorsun, dağsın ama susuyorsun. Yetmezmiş gibi yanardağsın; içinde korlarla, lavlarla susarak ve durarak yüceliyorsun. Fuji Dağı yılın sadece seksen günü zirvesini gösteriyor. Zirveleri görmenin en iyi yolu ona uzaktan, yüksekten ve göz hizasından bakmak. Arakurayama Sengen Parkın’dan Fuji’yi izlemek üzere parkın içindeki merdivenli patikadan dört yüz basamağı tırmanmaya başlıyoruz. Daha tırmanışa geçtiğimiz anda zirveyi sisler kaplamaya başlıyor. Ama ben böyle, boynuna buluttan bir gerdanlık takmış hâlini daha çok seviyorum. Görünme telaşında olmayan, gölgesiyle barışmış, kendinden razı hâli daha mânidar geliyor. Sönmüş bir yanardağ olarak geçse de adı, Japonlar bu tabiri kullanmak yerine “Pasif Yanardağ” demeyi tercih ediyor. Her an aktif olabileceğine atıf gibi bu ifade. “Sönmüş” diyerek tenzil-i rütbeyi Fuji’ye yakıştıramıyorlar herhalde. Öyle ya, bir kere yanmış olan elbet yine yanar.
“Sönmüş diyenler, hiç yanmamış olanlara baksın. Söndüysek yandığımız içindir, yandıysak razı olduğumuz içindir…” diyor sanki durarak ve susarak Fuji.
Daha anlatacak çok şeyi var belli ki; daha ilk bakışta Fuji bizi seviyor, biz de Fuji’yi.
Fuji Dağı, Japonya coğrafyasının en ayırt edici oluşumlarından biri. 3,776 m yüksekliğinde, Tokyo’nun güneybatısında, Pasifik kıyısının yakınında tüm haşmetiyle yükseliyor. Matematikçileri kıskandıracak bu kusursuz konik yapının zirvesinde dairesel bir krater bulunuyor. Ülkenin neredeyse tam ortasında yer alan bu geometri harikasının etrafı, ülkenin tatlı su kaynaklarını oluşturan beş tane göl ile çevrili. Bu sebeple Japonlar Fuji’ye “Su Dağı” da diyor. Ne kadar enteresan, değil mi? Su dağı! “Dağ suyu” kulağa daha tanıdık gelirken Su Dağı insanın merakını gıdıklayan bir ifade. Bu tabirin bir gerekçesi var tabii ki; dağın kendine özgü tektonik yapısı, bazaltik akiferleri (fazla teknik bir tabir ama sadede geleceğim) yeraltı sularını öyle bir filtreliyor, öyle bir süzüyor ki hem mikrobiyolojik olarak hem de mineral içeriği olarak ideal içme suyu formuna getiriyor. Yani Fuji Dağı’nın yapısı, morfolojisi âdeta bir arıtma sistemi gibi çalışıyor. O yüzden Su Dağı ünvanını fazlasıyla hak ediyor.
Ateş, su, toprak, hava; dört elementin birleştiği, birlenerek yükseldiği dağ Fuji Dağı. Dünya üzerindeki fay hatlarının önemli kesişim noktalarından birinde yükselen bu yanardağ en son 1707 yılında patlamış. Yüzlerce yıl öncesine dayanan bir gelenek ile her yıl Ağustos ayının sonunda gerçekleşen Ateş Festivali adında bir etkinlik ile bu sönmüş yanardağın öfkesinin yatıştırdırıldığına ve bu seramoninin Fuji’nin patlamasına engel olduğuna inanılıyor. Biz de arada bu çeşit seremoniler yapsak belki içimizdeki ateşi sakinleştirir, patlamalarımızın önüne geçeriz.
Fuji Dağı, estetik harikası görüntüsüyle, sönmüş de olsa yanardağ olmasının verdiği sessiz, sakin gücüyle sanatçıların, sarp, dik yamaçlarıyla spor ve doğa tutkunlarının, zirvesine atfedilen kutsallığıyla ruhsal derinliğe sahip olanların ilgi odağı olmuş yüzyıllar boyunca. Japon ruhsal/spiritüel uygulamalarının kalbinde yer almış. Öyle ki Fuji Dağı’nın zirvesine tırmanmak Şintoizm, Budizm gibi dinsel inanışlarda hac görevini yerine getirmekle eşdeğer görülmüş. Bu tırmanışın insanın kendini arındırmasına ve manevi deneyimler yaşamasına imkân verdiğine inanılmış. Gel gör ki antik çağlardan beri kutsal sayılan bu zirveye kadınların tırmanması yasaklanmış. Kadın olmak başlı başına bir mücadele hikâyesi…
Diri diri gömülmekten tutun, cadı diye yakılmaya kadar kadınların yeryüzündeki mücadelesi tek kelimeyle “var olma” mücadelesi. Bakar mısınız! “Zirve kutsal, bu nedenle kadınlar zirveye çıkamaz. Zirveye çıkmak arınma, manevi olarak derinleşme, bu nedenle(!) kadınlar zirveye çıkamaz.” Bu düşünceyi şöyle tercüme ediyorum: Kadınların kutsal olana gitmesine, tırmanmasına gerek yok. Çünkü kutsallığın bizatihi kendisini ruhlarında barındırıyorlar. Kadınların arınması için, manevi olarak derinleşmesi için zirveyi görmesine de gerek yok. Yasaklarla çarpışa çarpışa, görmezden geline geline, yok sayıla sayıla arındığı, tüm benliklerden kendilerini kazıya kazıya sıyırdıkları ve manevi olarak derinleştikleri için evet zirveye tırmanmasalar da olur!
Bu faşist, cinsiyetçi, ayrımcı yasak 1872’de yayınlanan bir ferman ile kaldırılmış. “Tapınak ve tapınak topraklarında kadınların dışlanmasına yönelik tüm uygulamalar derhal kaldırılacak ve ibadet vb. amaçlarla dağa tırmanmaya izin verilecektir.” Lütfetmişler, sağ olsunlar!
Ancak, bu fermandan önce Tatsu Takayama adlı bir Japon kadın, 1832 sonbaharında Fuji Dağı’nın zirvesine çıkan kayıtlı ilk kadın olmuş.
Bugün hâlâ dünyanın birçok yerinde kadınların inandıkları dinin gerekliliklerini yerine getirmeleri yasaklanıyor, zorlaştırılıyor. Mesela camilerin kadınlar için ayrılan yerlerini hiç gördünüz mü? En büyük, azametli camilerin, ulu insanların kabirlerinin bulunduğu camilerin kadınlar için ayrılan bölmelerinin rutubetli, küf kokulu, derme çatma yapılmış odalardan ibaret olduğunu biliyor musunuz? O bölmeleri güzelleştirmeye, temizlemeye, düzenlemeye gerek görmüyorlar. Kadınların varlığıyla temizleneceğini, derlenip toplanacağını, güzelleşeceğini düşünüyorlar zaar!
Dağın kutsallığı ve kadınların zirveye çıkma yasağı üzerine sayfalarca yazabilirim. Ama Fuji’nin bende uyandırdığı, sakin, dingin, munis, latif çağrışımları kaçırmamak için bu sevimsiz konuyu burada bırakıyorum.
Japonların Fuji ile ilgili atasözüne hızlı bir geçiş yaparak hem sizi hem kendimi sakinleştirmeyi seçiyorum. Bu atasözü diyor ki; “He who climbs fuji once is a wise man, he who climbs it twice is a fool.” Bak burada da “man/he” demişler, hey Allah’ım. Neyse, atasözü diyor ki; “Her kim ki bu Fuji nâm-ı ulu dağa bir kez olsun tırmanır, o hikmet sahibi bir kişidir. Her kim ki iki kez tırmanmaya kalkar budaladır, ahmaktır.” Japonlar bu sözü hangi durumlar için kullanıyorlar bilmiyorum ama bana çağrıştırdıkları: Zorlukların sonunda ödüller gizlidir. Tırmanmak sonunda harika bir manzara hediye eder. Zorlanmayla gelen adrenalin, kortizol yani stres, kaygı, anksiyete başarmış olmanın tetiklediği duygularla sakince azalır. Ve yerine gelen dopamin, seratoninden oluşan kokteyl ile tüm hücreleriniz dans etmeye, ışıldamaya başlar. Kasılan, gerilen, zorlanan beden gevşer. Odaklanan, uyarılan, teyakkuzda olan âdeta bir kılıç gibi keskinleşen zihin kınına girer, sakinleşir, susar. Ruh- beden- zihin; gez-göz-arpacık gibi hizalanmıştır. Kalp mutmain olmuştur. Peki sonra? Tekrar tekrar zorlanırsa yine sonunda aynı tatmini yaşar mı? Hayır! İktisattaki marjinal faydanın düşüşü gibi, nörobilimdeki dopamin bağımlılığı sonucu sürekli doz artışı ihtiyacı gibi artık reseptörlerin dopamine duyarlılığı azalmıştır. Tıpkı koku reseptörlerimizin yorulup bir süre sonra artık odadaki kokuyu algılayamaması gibi. Zahmetin sonundaki rahmet farkedilmez olur. İkinci kez Fuji’ye tırmanmak sadece zahmetini çekip mükafatını alamayacağınız bir fiil olup çıkar. Zamanı geldiğinde zorluklardan kolaylıklara hicret etmeyi bilmeli insan. Yoksa ilk zorluğun sonundaki ödül ikincide cezaya dönüşebilir.
Gelin yamacıma, tam da burada size bir hikâye anlatayım:
Rivayet o ki uzak bir diyarda bir Bilge yaşarmış. Uzak-yakın demeden insanlar devasız hastalıklarını, üstesinden gelemedikleri dertlerini, tasalarını, yürüyüp yürüyüp vardıkları çıkmazlarını ona danışmaya gelirlermiş. Bir gün çocuğuyla beraber bir kadın gelmiş. Diz kırıp oturmuş Bilge’nin önüne. Kadın gözlerini yerden kaldırmadan, bir eliyle çocuğunun elini sıkıca tutarak derdini açmış; “Efendim bizim çocuk kavanoz kavanoz bal yiyor, ne yaptıysak vazgeçiremedik. Bal bulamadığında şirazesinden çıkıyor. Babası ona bal yetiştiremez oldu. Son çare size geldik. Ne yapalım, ne edelim?” demiş. Bilge, kadına bakmış, çocuğa bakmış, kadının avucunun içindeki çocuğun eline bakmış. “Bir ay sonra gelin,” demiş. Kadın şaşkın, “Ama Efendim, biz bir ay daha bu çocuğu nasıl zapt edelim?” derken Bilge, “Var git yoluna hanım, sana ne deniyorsa onu yap, bir ay sonra tekrar gelin,” demiş. Zaman bu; bazen su gibi, bazen bal gibi akar. Bunlarınki bal gibi koyu kıvamlı, ağır ağır akmış. Vakit gelmiş, Bilge’nin huzuruna çıkmışlar. Kadın yine gözleri yerde ümitsiz, yılgın, argın, kıpır kıpır yerinde duramayan çocuğun artan asabiyesini dizginlemeye çalışarak “Biz geldik,” demiş. Bilge çocuğa çevirmiş gözlerini: “Evladım,” demiş tok, şefkatli ve buyurgan bir sesle: “Evladım, bundan sonra bal yeme!” Çocuğun kıpırtısı aniden donakalmış. Annesi sözün devamını beklemiş. Bilge bir anneye, bir çocuğa telaşsız gözlerle bakarak tekrarlamış. “Evladım bundan sonra bal yeme!” Kadın şaşkınlıkla ve kaygıyla, “Efendim biz bunun için mi geldik? Sadece demeyle olacak mı?” diye söylenirken Bilge kalkıp odasına çekilmiş. Zaman geçmiş, bu sefer bal gibi değil, su gibi akarak. Bal yiyen çocuğun annesi yine huzura gelmiş; bu sefer yalnız ve mutlu. “Efendim sen ne mübarek bir insansın. Bizim çocuk balın yüzüne bakmaz oldu. Bir sözünle nasıl ikna ediverdin? Bir de madem bir sözün yeterliydi, niye bizi bir ay beklettin?” diye sormuş. Bilge, bu sefer doğrudan yüzüne bakan kadına tebessüm etmiş. “Ben de balı çok sever, her gün yerdim. Bir ay boyunca bal yemeyi bırakmaya çalıştım. Sonunda başardım. Balsız duramayan biri, balsız duramayan bir diğerine “bal yeme” derse ne işe yarar? Sözün tesiri, o sözün sende hayat bulmasıyla, sende hüküm sürmesiyle olur. Sende hüküm sürmeyen bir söz, başkasına nasıl geçsin? Söz geçirmek demek, o sözün önce senden geçmesi demektir,” demiş. Kadın, Bilge Hanım’ın bilgeliği karşısında âdeta mest olmuş. Evet Bilge bir kadınmış. Bilge bir kadın…
Fuji’yi izlerken, yasaklara rağmen o zirveye çıkan Tatsu Takayama’yı düşünürken, aklımdan bu hikâye geçti. Dağların bizdeki otoritesi, etkisi de bu hâl dilinden geliyor sanki. Vaaz ettiği şeyi hâl edinmesinden…
Kim bilir belki Fuji, Tatsu’ya dağ olmanın hakikatini de anlatmıştır. Sadece bir manzara, bir arka plan için yaratılmadığını, aşağılarda bir yerde sürekli çalkalanan, kabaran, fokurdayan, yukarı çıkmaya çalışan o dengesiz, tekinsiz hâli dizginleyen, sakinleştiren bir çapa gibi yeryüzüne çakıldığını anlatmıştır. Peki öfke, kaygı, korku, hırs, kin, nefret, kıskançlık gibi duygular içinde çalkalandığında, köpürdüğünde, yüzeye çıkmaya çalıştığında seni merkezinde tutan, sakinleştiren bir dağın var mı? “Buraya, benim zirveme tırmandın da kendi dağının kutsal zirvesine tırmandın mı hiç?” diye sormuştur belki.
Ruhun şad olsun Tatsu. Fuji seni sevmiş, ben de seni sevdim…



