Cumartesi, Nisan 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Özgür Sadakat

Bazı kelimeler vardır. Dudaklarımızdan döküldüğü an, kimsenin itiraz edemediği, derin bir saygı ile kabul edilen kelimeler…“SADAKAT” gibi…

Ama bazı kelimeler de vardır; yükü çok ağır, anlamı aşılmış ve kutsallığa zincirlenmiş kelimeler…

Gitmemek gibi.
Dayanmak gibi.
Vazgeçmemek gibi. 

“Kal,” derler… “İdare et,” derler… “Düzenini bozma, beterin beteri var,” derler.

Bazen de “Tadımız kaçmasın, büyüklük sende kalsın,” derler… Sanki yapan, eden, giden hep suçlu; susan, katlanan, kalan hep erdemliymiş gibi.

Oysa bugün dönüp baktığımda hayatıma, en çok canımın yandığı, kendime en çok kızdığım yerlerin hepsinde aynı cümle var: “Ben sadık kaldım.” Bir dostluğa, bir ilişkiye, bir sırra ya da bir susuşa… Ama aslında ben hep sessiz kaldım. Ve her kaldığım susuşta bir yaprak döktüm. 

Şimdi düşünüyorum da, bu asla sadakat değildi. Bu sadece bir korkuydu. Yalnız kalma ya da yanlış anlaşılma korkusu. Bize çocukluğumuzdan beri öğretilen o katlanma öğretisiydi bu… Bunu geç fark ettim.

Ve çok tuhaftır ki bütün bu düşüncelerimi, hiç beklemediğim bir yerde sınadım. Bir konserde. Tarkan konseri. Saatlerce ayakta bekledim. Normalde olsa şikâyet edeceğim, yorulacağım, söyleneceğim ve hiç sevmediğim bir şey bu. Ama olumsuz hiçbir şey hissetmedim. Ne bir öfke ne de bir yorgunluk… Zaman sanki akmıyordu. Kalabalık vardı ama bunaltıcı değildi. Herkes birbirine yabancıydı, hiç kimse birbirinden bir şey talep etmiyordu, sadece ve sadece aynı yerden atıyordu kalpler.

Bir şarkı başladı. Binlerce insan aynı anda söyledi. Bir şarkı başladı. Binlerce insan aynı anda dans etti. Bir şarkı daha başladı. Binlerce insan gözleri dolu dolu anılarının içinde yüzdü. O an tuhaf bir şey oldu bende. Sanki yıllardır üstüme yapışan bütün roller düştü. Anne değildim. Eş değildim. Sorumluluk yoktu ve ben yetişkin bile değildim. Ben, sadece bendim. Gerçek ben.

Duyguları filtrelenmemiş, içi hafif, çocuk gibi biri. Sanki zaman makinesi açılmış da tanımadığım binlerce insan ile hep birlikte geçmişe gitmiştik. Daha saf olduğumuz o unutulmaz yıllara… Tarkan ile boyut değiştirmiştik.

Konser bitti. Eve geldim. Ama o his bitmedi. Günlerdir de içimde bir rüyanın tortusu ve hayali var.

Ve ilk kez şunu düşündüm: Demek ki sadakat aslında insanı ağırlaştırmıyormuş. Hatta iyileştiriyormuş. Çünkü oradaki bağlılık kör değildi. Kimse mecbur değildi. Kimse korkudan durmuyordu. Kimse birine biat etmiyordu. Sevgi ve kendine duyduğun hakiki sadakatle çoktan unutulmuş bir nezaketin içine düşmüştük. Herkes isteyerek oradaydı. Sevdiği bir şeye doğru yürümüştü. Belki de çok uzun bir zamandan sonra ilk kez bu kadar “özgür bir sadakat” görmüştüm.

Ve o gece anladım ki sorun, tam olarak sadakatten ne anladığımız, neyi seçtiğimizmiş. Çünkü aynı kelime, başka yerlerde bambaşka bir şeye dönüşüyor.

Uzun zamandır aynı şeyi görüyorum, insanlar fikirlere değil, kişilere sadık. Adalete değil, güce. Doğruya değil, “bizden olana”. Yanlış olduğunu bile bile savunulan cümleler… Sırf taraf değişmemek için edilen susuşlar… Bazen kötülükten değil, sadece bu kör bağlılıktan çürüyor insan. Bu memlekette de böyle, evlerin içinde de… İnsanları da toplumları da çoğu zaman kötülük değil, bu kör sadakat yıkıyor.

İşte tam burada aklıma Sokrates’in Savunması geliyor. Okuyanlarınız bilir, Sokrates’in mahkeme salonundaki hâli… Hayatını kurtarması için tek yapması gereken şey çok basitti aslında: Biraz susmak, geri adım atmak ve “uyumlu” olmak. Yani hepimizin çok çok iyi bildiği şeyler. Ama Sokrates yapmıyor. Çünkü o kimseye sadık değil. Ne kalabalığa ne yönetime ne de korkuya… Sokrates’in bağlı olduğu tek şey doğruluk…

Şunu söylüyor neredeyse iki bin beş yüz yıl önce: “Önemli olan yaşamak değil, doğru yaşamaktır.” Bu cümle okuduğumda da şimdi de beni hâlâ ürpertiyor. Çünkü biz çoğu zaman tam tersini yapıyoruz. Doğru kalmaktansa, sadece kalmayı seçiyoruz. Sevilmediğimiz yerde duruyor, görmezden gelindiğimiz masada oturuyor, ait olmadığımız kalabalıklara kendimizi aitmiş gibi anlatıyoruz. Sırf yalnız kalmamak için.

Oysa insanın kendine ihanet ettiği yer tam da burası. Kendine sadık olmayanın doğruya sadık kalması mümkün değil.

Sokrates kaçmıyor. Arkadaşları ne derse desin vazgeçmiyor. Hem yalnız kalmayı göze alıyor hem de ölümü. Çünkü onun sadakati bir insana değil, bir ilkeye.

İşte burada anlıyorum ki insana körü körüne sadakat tehlikeli, kalabalığa sadakat daha da tehlikeli, güce sadakat ise insanı yavaş yavaş kendinden koparıyor. Çünkü hepsinde insan biraz eksiliyor, biraz susuyor, biraz da vazgeçiyor kendinden.

Ama hakikate sadakat… Belki tek kurtuluşumuz bu. Ve kurtuluş önce insanın kendi özünde başlıyor. Soruyorum kendime ben kime sadığım? Birilerine mi? Alışkanlıklarıma mı? Korkularıma mı? Yoksa gece başımı yastığa koyduğumda içimde konuşan o küçük sese mi?

Evet. Sadece, “Burada bir yanlış var” diyen o sese…

O yüzden sadakat kalmak değildir. Sadakat bazen gitmektir. İnsanın en büyük sadakati, yanlış yerde kalmamaktır. Ve belki bazen bırakmak ya da gitmek, insanın kendine verdiği en dürüst sözdür.

Bazı bağlılıklar zincirdir, bazıları ise kanat. Ben artık o sesi kaybetmemek istiyorum. Bana göre tek sadakat, insanın kendi vicdanına verdiği sözdür. Ve bazen binlerce insan, tek bir ağızdan aynı cümleyi haykırır:

“Başkası olma, kendin ol.”

Merve Zorlu
Merve Zorlu
1985 İstanbul doğumluyum. Turist Rehberliği ve İşletme eğitimi aldım. Bir süre alanlarımda çalışsam da hayat bana bambaşka yollar çizdi. Şu sıralar bir cam sanat merkezinde usta olmak için eğitim alıyorum. Psikoloji, felsefe, sosyoloji, mitoloji ve dinler tarihi en çok dolaştığım zihinsel duraklar. Okumak benim için bir alışkanlık değil, dünyayı anlama ve onunla baş etme biçimim diyebilirim. Bir dönem hayatın sonluğuyla yüzleşmek zorunda kaldığımda, aklıma ilk gelen şey “okumam gereken çok kitap var” olmuştu. O günden beri dilimde hep aynı dua var: “Bana zaman içinde zaman ver”.

POPÜLER YAZILAR