Ben alarmı çalmadan uyananlardanım. Telefonuna bakmadan önce balkona çıkıp selam çakan, daha doğmamış güneşi görmeye çalışanlardanım. Her sabaha açıp geçebileceğim yeni bir kapı her güne yeni bir macera gibi başlayan biriyim. İlk kahvemin kokusundan, sabah duşumun ferahlığından, kulaklığımı takıp dinlediğim ilk şarkının ritminden keyiflenen bir insanım. Parmaklarını çapraz yapıp yeni kararlar alınca işlerinin yolunda gideceğine inanan bir kadınım.
Bu sabah da güne böyle başlamıştım. Henüz sabah ezanı okunmamıştı ki ben yataktan fırlamıştım. Sabah ritüellerimi sırayla yaparken içim içime sığmıyordu. Belki de bugün o gündü. Olmaması için bir neden, yapamamam için bir eksiğim yoktu. Şimdiye kadar başaramamıştım ama hep bir aksilik hep bir dış etken bana mâni olmuştu. Bu sefer her şey kusursuz başlamış, öyle de devam edecekti. Planlarım vardı benim, hedeflerim ve hayallerim. Yapacak çok işi olan bir kızdım ben, senin potansiyelin çok yüksek denilenlerden. Ama, hep bir ama vardı işte, bir türlü yaşayamıyordum o günü. O kusursuz günü. Bir yerinde bir an oluyordu. Belki küçük belki önemsiz ama benim tüm planlarımı bozuyordu. Kaçan ince çorabın tüm görüntünü nasıl bozarsa öyle bozuyordu. Yeni başladığın diyeti bozan bir parça kurabiye gibi günümü tepetaklak ediyor ve düşüşümü başlatıyordu. O andan sonra “Tamam,” diyordum kendime “Bugün de olmadı, o zaman dibine kadar düşeyim.”
Ama bu sabah, bir farklılık olduğunu sezerek uyanmıştım. Yolda yürürken üzerime su sıçramayacak, rimelim akmayacak, saçımın her teli bana itaat edecekti. Şimdiden memnundum kendimden, kim bilir gece yatağıma girerken nasıl da gururlu hissedecektim nasıl da şişinecektim. İçinde kaybolduğum iki kişilik yorganım belki ayaklarımı bile örtemeyecekti ama yüzümdeki mağrur bir gülümseme karanlıkta bile görülecekti.
İşte ben güne böyle başlamıştım. Önüme çıkabilecek küçük engelleri bir gece önceden temizlemiştim. Mutfağım temiz ve düzenli, kıyafetlerim ütülenmiş, saçlarım fönlü ve kahvaltım hazırdı. Dans ederek hazırlandım, şarkı söyleyerek süslendim. Tanrı şahidim olsun sabah meditasyonumu bile ihmal etmedim. Biraz sabah sayfaları yazdım, biraz kitap okudum. Planlarım tıkır tıkır işliyordu. Evden çıkmam gerektiğinde önceden hazırladığım çantamı elime alırken kendimle gurur duydum. Yeni potinlerimi giydim, pek de güzeldiler. Topuklarımı birbirine vurdum ve evden çıktım.
Güneşin bunaltmadan ısıttığı bir gündü, tatlı bir esinti vardı. Bir leylek gördüm yürürken. Hemen Marteniçkamı çıkarıp asacak bir ağaç aradım. Karşıma ne çıktı biliyor musunuz, bir kiraz çiçeği ağacı. Anlıyor musunuz beni, ne demek istediğimi? Durağa gittim ve ne benden önce gelip beni koşturmuş ne de geç kalıp bekletmiş olan otobüse bindim. Üstüne bir de en önde cam kenarı boş olmasın mı? Ben de her önüme çıkana “Günaydınlar,” diyerek ve en tatlı gülümsememle onları ödüllendirerek yoluma devam ettim.
Şehir merkezine gelince otobüsten bir durak önce indim. Yolumda çiçekçiler sıralıydı. Sarı ve beyaz nergisler gelmiş, hâlâ ıslaktılar. Bir demet aldım kendime, koklayarak yürüdüm. Elinde çiçekleri var, acaba kim verdi? Güzel ve alımlı bir kadın, pek de şık giyinmiş, demek ki hâli vakti de yerinde. Diğer elinde bir laptop çantası. Belki bir eğitimci belki de yönetici. Belli ki çok kültürlü. Saçları dalgalanıyor, gözleri parlıyor ve podyumdaymışçasına yürüyor. Aman Tanrım, herkes bana bakıyor.
Sonra ayaklarım havalanıyor. Bir gümbürtü duyuyorum. Çantam bir tarafa çiçeklerim diğer tarafa savruluyor. Havada takla atıyorum. Sonra geri düşüp yapışıyorum kaldırıma, tam da çamurlu tarafına. Topuklu ayakkabılarımdan biri fırlıyor havadayken, benim peşimden o da iniş yapıyor yere, kırmızı tabanı yukarı bakacak bir şekilde. Birkaç saniye sonra kalkıyorum ayağa. Bakıyorum ayağında tek ayakkabısı yüz üstü yatan bu kadına. Nergisler hâlâ elinde, kan sıçramış üzerlerine. Tek başına değil bu parkta, başkaları da saçılmış etrafa. Bazıları iki büklüm olmuş, ağızları bile açık kalmış. Bak şuradaki adama ve onun delik çorabından fırlayan parmağına. En azından bu kadının çıplak ayağında kırmızı ojeli parmakları var. Aferin ona. Aferin bana.
Sonra yeniden oynata basıyor biri. Acımasız şakalarıyla bilinen o zalim yönetici belki. Koşmaya başlıyor insanlar, çığlıklar atıyorlar. Sirenler çalıyor, polisler parka doluşuyor. Bir adam, belki de deminki çiçekçi, gözlerimi kapatıyor kirli elleriyle. Gazete örtüyor üzerime. Gülümsüyorum birdenbire. Etrafımda tam bir tur dönüp her yere ve herkese son kez bakıyorum neşeyle. “Nihayet,” diyorum “Kusursuz bir güne yakışan kusursuz bir bitiş.”



