Tabii ki mutfaktayım her zamanki gibi. Heh oturdu işte masa başına hemen, ağzından belli belirsiz bir “Günaydın,” çıktı o kadar.
Birazdan kahvaltısını yaparken, “Arayan soran var mı?” diye soracak kocam ve ben yine.
“Yok,” diyeceğim. Yok işte be adam. Kim arasın bizi? Neden arasınlar ayrıca? Düşmüşüz bir dünya telaşına. Herkes kendi başına.
Ama tabii ki öyle demeyeceğim sana. “Dün ablamla konuştum, selam söylemişti sana, öyle işte,” deyip geçiştireceğim seni. Sonra senin peynir, zeytin yemeni izleyeceğim. Ağzını kocaman açıp hızla bir şeyler mırıldanışını, çayını içerken çıkardığın o hüp sesini, ekmeği bala banarken parmağına bulaşan o balı yalayışını ve yüzüme, “Ne oldu?” der gibi bakışını göreceğim.
Hatta sonra, “Hava nasıl?” diye soracaksın.
“Hava soğuk,” dediğimde, “Sıkı giyin,” diyeceksin.
“Bugün doktor randevum var,” diyeceğim, “Yine neyin var?” diyeceksin mesela. “Karşıdan karşıya geçerken dikkat et, sen çok dikkatsizsin,” diyeceksin ama “Ben de seninle geleyim,” demeyeceksin.
İşe diye erkenden evden çıkışlarını takip ettiğimi, gelen mesajlarını ve aramalarının hepsini bildiğimi bilmeyeceksin. Beni hep o saf kadın olarak göreceksin. Sonra… Sonrası ne mi? Yalan dünya işte.
O doktora gideceğim, yolda karşıdan karşıya geçeceğim. Hızla geçen otobüslere el sallayacağım öyle. “Artık her şey bana ağır geliyor,” diyeceğim, “ne yapacağımı bilmiyorum,” diyeceğim. Ama yine de devam edeceğim bu görmezden gelmelere.
Ya da belki saçmalayacağım, kim bilir. Otobüse binip bir sonraki durakta ineceğim. Belki sen de beni takip ediyorsundur. Önce izimi kaybettireceğim sana sonra senin izlerini bulacağım. Her hafta sonu o kadına çiçek yolladığın çiçekçinin önünden geçeceğim, bana yollanmayan her bir tomurcuğa lanet okuyup. Oradan da doktora gideceğim. Yatıştırıcı ilaçlarımı alıp kaldığım yerden devam edeceğim yalan hayatıma…



