Elleri her sabah aynı sırayla harekete geçerdi: önce ocak, sonra çaydanlık, ardından dolap. Dört yıldır böyleydi bu.
Dört yıl önce bir sabah, kahvaltıyı hazırlamak istediğinde çay kutusunu arıyordu. Sergül Hanım, sırtında battaniyesiyle oturduğu sandalyeden yavaşça doğrulup sağdaki dolabın orta rafına uzanırken ona gülümsemiş ve biraz alaycı bir tavırla, “Mutfağa hâkim olan birinin elleri asla şaşmaz,” demişti. Ama bu sabah dolabı açtığında parmakları tuz kavanozunun üzerinde dondu. Kavanozun içi boştu.
Kavanozu en son ne zaman doldurduğunu hatırlamıyordu. Belki de hiç doldurmamıştı. Belki hep evde olmuştu tuz; karısı gibi, su gibi, gün ışığı gibi… Geçen hafta içilen çorbayı düşündü. “Bu çorba tuzsuz,” demişti Bahadır. Oğlu Bahadır. O zaman da duymamıştı sanki. Duymuş ama içine işlememişti.
Çaydanlık ıslık çalmaya başlayınca kendine geldi. Çayını doldurup mutfak masasına oturdu. Pencerenin pervazına bir kumru kondu. Onu izledi. Kumru uçunca pencereyi izledi. Camda kendi yansımasını gördü; küçülmüş, beyazlamış, buruşmuştu.
“Sen kimsin?” diyecek oldu. Sonra vazgeçti. Cevabı bilmiyordu çünkü.
Bahadır hemen her gün öğle paydosunda arardı, üç dakika kadar konuşurlardı.
“İyi misin baba?”
“İyiyim.”
“Bir şeye ihtiyacın var mı?”
“Yok.”
“Tamam o zaman.”
Sonra telefon kapanırdı ve Nazım Bey elindeki aleti masaya koyup soğuyan çayına bakardı.
Bugün pazar mıydı, pazartesi miydi? Ayağa kalktı ve yatak odasına geçti.
Sergül’ün tarafı hâlâ düzgün yatmış gibiydi, sanki sıkı sıkı kimse dokunmamış gibi. Aslında o tarafa dört yıldır kimse yatmamıştı ama Nazım Bey her sabah yatağın iki tarafını da yapardı. Sergül’ün yastığını düzeltirken başını hafifçe eğdi, koklamaya çalışıyordu.
Artık bir şey kalmamıştı. Kapının arkasındaki askı da bomboştu, üzerinde asılı duran sabahlığının ağırlığını çoktan unutmuş gibiydi.
Parfümü de gitmişti, saç yağı da, hastalığının o acı, metalik kokusu da… Sadece deterjanın kokusu vardı. Temiz, yabancı, hiçbir şeyin kokusu.
Balkona çıktı. Saat yedi buçuk olmak üzereydi. Aşağıda Hikmet Bey’in torunu koşarak çıkıyordu apartmandan. Mavi çantasıyla, kıvırcık saçları darmadağınık hâlde gülüyordu. Birinin onu beklediği belliydi. Aceleyle gülen insanlar hep birini bekletenlerdi.
Nazım Bey bunu bilirdi. Kendisi de böyle gülmüştü bir zamanlar.
Çayı soğumuştu. Yeniden mutfağa geçti ve çayı lavaboya döktü. Yenisini doldurmak için çaydanlığa uzandı, durdu. Aslında çay istemiyordu. Ne istediğinden emin değildi. Bu his onu korkutmadı, çünkü artık alışmıştı. İnsanın içindeki boşluk zamanla bir mobilyaya dönüşüyordu. Onunla yaşamayı öğreniyordun. Ona çarpıp incinmekten bile vazgeçiyordun bir gün.
Sergül hastalığının son aylarında bir şey söylemişti. “Nazım,” demişti, sesi o zaman bile sakindi, “sen benden sonra ne yapacaksın?”
Nazım Bey kızmıştı ona. “Hadi oradan,” demişti, “sen beni bırakmazsın.”
Sergül gülmemişti. Gözleri tavana dikilmiş, bekliyordu. “Ne yapacaksın?” diye sormuştu yeniden. Nazım Bey cevap vermemişti. Vermek istememişti. Sanki cevap verirse bir şeyi kabullenmek zorunda kalacaktı. Şimdi cevabı biliyordu.
Hiçbir şey. Hiçbir şey yapmayacaktı. Bu farkın acısından çok ağırlığını hissetti.
Sandalyeye oturdu. Bir süre eliyle masanın ahşap yüzeyini okşadı. Marangoz olan dedesinden kalmıştı bu masa, ceviz ağacından el işçiliğiyle yapılmış dört sandalyeli bir takımdı. Dedesi ölünce babasına, babası ölünce de ona kalmıştı. Ondan sonra kime kalacaktı?
Bahadır’ın mutfağında yer yoktu. Gelini bir gün nahifçe yüzüne gülümseyerek, “Eski eşyalardan pek hoşlanmıyorum,” demişti. Sergül ise masayı yıllardır severek kullanmış, üstelik tığ işiyle üzerine şeftali rengi bir örtü örmüş, dört sandalyeye de aynı renkten keten minderler kondurmuştu.
Berjere geçti ve oturdu. Bahçeye bakan camın önündeydi berjer. Sergül’ün oturduğu bir koltuktu bu aslında, ancak o gidince Nazım Bey o tarafa geçmişti. İlk oturduğunda suçluluk duymuştu. Sonra alışmıştı. İnsan her şeye alışıyordu. Bu iyi bir şey miydi, kötü bir şey miydi, bilmiyordu. Sadece böyle olduğunu biliyordu.
Bahçe kapısının önünde bir çocuk bağırıyordu; neşeyle, çılgınca, sebepsizce. Nazım Bey onu izledi. Çocuk düşüyor, kalkıyor, koşmaya devam ediyordu. Yine de ağlamıyordu. Küçük ve güçlüydü bu hâliyle.
Büyüyünce ne olacaktı bu çocuk? Kim olacaktı? Sevdiği biri ölecek miydi, tuzu bitecek miydi, sabahları kalkarken gövdesindeki o demir ağırlığı o da hissedecek miydi?
Hissedecekti elbette. Herkese geliyordu bunlar. Belki de bu yüzden ağlamıyordu şimdi. Bilmiyordu henüz.
Zaman yavaş yavaş ilerledi. Salondaki sessizlik büyüdü, küçüldü, yeniden büyüdü. Telefon çaldığında saat tam on iki buçuktu. Öğle paydosu vaktiydi. Bahadır’dı.
“İyi misin baba?”
“İyiyim.”
Bir sessizlik oldu. Oğlunun o sessizliğe bir şey doldurmaya çalıştığını duyabiliyordu.
“Baba,” dedi sonunda, “sesin farklı.”
Nazım Bey bir an duraksadı. Dört yıldır böyle bir şey söylememişti. “Tuz bitti,” dedi. Başka bir şey gelmedi aklına. Sadece bu.
“Tuz mu?” dedi Bahadır.
“Evet. Dışarı çıkacak hâlim de yok bugün.”
Uzun bir suskunluk… “E geleyim yanına?” dedi Bahadır. Sesi birden yükselmişti.
Nazım Bey bunu duyunca gözlerinin dolduğunu hissetti. “Gelmene gerek yok,” demek üzereydi. Bu cümle dilinin ucundaydı, dört yıldır orada duruyordu. Ama bu sefer boğazında takıldı. Durup bekledi. Bahadır da bekliyordu. İki kişi telefonun iki ucunda sessizce birbirini tutuyordu. Dışarıda çocuk hâlâ koşuyordu.
“Gel,” dedi Nazım Bey. Gel oğlum!



