Cumartesi, Kasım 22, 2025

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Bir Cumhuriyet Kadını

Füreya Koral

Ayşe Kulin, ‘Füreya’ adlı romanında Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk kadın seramik sanatçısı Füreya Koral’ın yaşam öyküsünü kaleme alıyor.

Atatürk’ün “Ülkemizi sizin gibi yetişmiş gençler inşa edecek,” dediği sanatçının zorluklarla dolu hayatını okumak, bizlere motive edici bir deneyim sunuyor. 

Ben bu yazımda özellikle sanatçının yaşadığı talihsiz ilk evliliğinden bahsederek, kadınların yol almasını engelleyen kötü ilişkilere ve evliliklere dikkat çekmek istiyorum.

Füreya’nın ilk evliliği, pek çok genç kızınki gibi bir kaçış düşüncesiyle başlıyor:

“Kendini boğulacakmış gibi hissediyor, evde sürekli yaşanan dramlardan, boğazına kadar kedere ve suça batmış bu aileden uzaklaşmak, bambaşka bir yerlere gitmek istiyordu.”

Annesi, damat adayının kızına uygun olmadığını seziyor. Kızına gelin gideceği Bursa Ovası’ndaki çiftlikte yalnız kalabileceğini hatırlatarak, “Orada kimlerle dostluk edeceksin?” diye soruyor. Füreya dosta ihtiyacının olmayacağını, kendi dünyasını kuracağını, çocuklara eğitim vereceğini söylüyor. Oysa eşi evlendiği gün kabul ettiği bu dileğini, evlendikten sonra “Çocukların olunca, onları eğitirsin,” diyerek reddediyor.

Evliliğe romantik beklentilerle adım atıyor ama aradığını bulamıyor:  

“Buraya ne umutlarla gelmişti. Ne kadar mutlu olacağını sanmıştı. Âşık olduğu genç bir kocası, pırıl pırıl idealleri vardı. Cumhuriyet’in umut bağladığı genç bir kadındı o. Burada, bu harap dört duvarın arasında, tek başına Bursa’ya bile inmeye hakkı olmadan, esir pazarından alınmış bir köle gibi, koca dayağı yiyerek mi katkıda bulunacaktı Cumhuriyet’e?”

Füreya fiziksel ve sözlü şiddete maruz kalsa da, hamile kalınca eşinin düzeleceği beklentisine kapılıyor:

“Füreya bu çocuğu istiyordu. Onu, evliliğinin, daha doğrusu kocasının içki bağımlığının bir kurtarıcısı olarak görüyordu. Sabahattin aslında, neşeli, hoş sohbet bir adamdı, iyi bir insandı. Ama rakıyı yarıladıktan sonra her şeyden şüphe eden, her şeye kızan bir manyağa dönüşüyordu.”

Genç kadın ne yazık ki bel bağladığı bu bebeği kaybediyor. Hamileliği doğru dürüst takip edilmediği, sorumluluğu bir ebe kadına bırakıldığı, İstanbul’a vaktinde getirilmediği için ölümle burun buruna geliyor. Tahta mutfak masasının üstüne yaydıkları çarşafa yatırılıp bebeği içinden sökülüp alınıyor.

Annesi Hakkiye Hanım onu İstanbul’a getirerek bir kliniğe yatırıyor. Tedavisi bitince Nişantaşı’ndaki evlerinde yaşamaya başlıyor. Eşine çiftliğe dönmek istemediğini belirten bir mektup yazıyor:

Beni söylediğin kadar çok seviyorsan, bana anlayış göster. Çiftliğe dönmek, benim için ölümle eş anlamlı. İstersen beni tabancanla vurabilirsin. Bursa’ya geri gelirsem, zaten bir ölüden farkım kalmayacak. Büyük bir ihtimalle, intihar edeceğim.” 

Füreya tekrar hamile kalıyor fakat bir apandisit krizi sonrası ikinci bebeğini de kaybediyor. Kötü giden evliliğini daha fazla sürdürmek istemiyor. Kocasına kendisinden boşanmak istediğini söylüyor:

“Senden boşanıyorum Sabahattin, istiyorsan hep üzerinde taşıdığın tabancayı çek ve beni hemen vur. Ama dönüşüm yok, bunu bil. Seni istemiyorum. Sana asla dönmeyeceğim.”

Bu öykü Cumhuriyet’imizin ilk kadın seramik sanatçısının yaşamından bir kesit sergilese de, içinde onun kadar şanslı olmayan pek çok kadınımızın ruhunu barındırıyor.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Meral Saylar
Meral Saylar
Uludağ Üniversitesi öğretim görevlisi olarak çalıştı, halen İngilizce öğretmenliği yapıyor. Atölyelere katılarak çocukluğundan beri severek yaptığı yazma çalışmalarına ağırlık verdi. Öyküleri çeşitli dergilerde yayımlandı. "Bakla Falı" adlı öykü kitabı ve "Boz Yaz" adlı şiir kitabı yayımlandı.

POPÜLER YAZILAR