Bora telefonun alarm sesiyle dakikalarca süren erteleme mücadelesinden sonra zar zor vedalaştı yastığıyla. Yenilgiyi kabullenmiş bir savaşçı edasıyla usulca doğruldu ve yatağın kenarına oturdu. Uyku ile uyanıklık arasındaki o sevimsiz arafta, görünmez iplerle tavana asılmış kalmıştı ruhu. Boş bakışlarla halıda bir noktaya dikti gözlerini. Düşünmeye başladı: Ne gereği vardı her gün sabahın köründe uyanmanın? Kargalar bile henüz kahvaltılarını etmemişken güne başlama fikri kimden çıkmıştı? Dün de yaşamıştı aynı sahneyi, evvelki gün de. Takılmış bir plak gibiydi hayat. Değişen hiçbir şey yoktu. Zaman su gibi akıp geçerken insanlar, akıntıya kapılmış küçük dal parçaları gibi oradan oraya savruluyorlardı çaresizce.
Tüm bunları düşünürken ertelediği alarm tekrar çaldı. Bir daha erteleme şansı olmadığını anlayınca bir iki küfür mırıldandı ve yeni güne güzel bir başlangıç yaptı yine. Hayatının dönüm noktasının sabahına uyandığını bilmiyordu henüz.
Yüzünü yıkamak için banyoya girecekti ki ışığın yanmadığını hatırladı. Bir önceki gün yaptığı gibi yine söylendi kendine. Ampul patlayalı günler olmuştu ama bir önceki gece de “Yarın sabah değiştiririm,” diye düşünerek yatmıştı; tıpkı önceki gecelerde yaptığı gibi. Yüzünü aceleyle yıkadı, kafasını kaldırıp aynadan yansıyan suretine baktı. Aynadaki adamın asık suratı loş ışıkta bile bir gölge gibi kabarıyordu. Uzunca bir zamandır sevmiyordu bu adamı, çevirdi kafasını.
Mutfağa geçti, kahvesini makineye koydu. En iyi arkadaşıydı bu makine; sessiz ve sadık bir yoldaş. Gözü lavaboda birikmiş bulaşıklara takıldı. Onları görmezden gelerek kahve fincanını aldı, klavyenin başına oturdu. Çalışma masasının üzerinde her şey yerli yerindeydi; telveleri dibine çökmüş kahve fincanları, ağzına kadar izmarit dolu kül tablası, içi boş cips ve kuruyemiş paketleri, yarısından çoğu yenmemiş çikolata parçaları, boş bira kutuları… Ertelenmiş günlerinin fosilleşmiş kalıntılarıydı her biri. Onları da görmezden gelerek hayatla tek bağlantısı olan bilgisayarını açtı.
Mesleği gereği sabahları erkenden kalkması gerekiyordu. Bir gazetede köşe yazarlığı yapıyordu. Yazarlıktan ziyade okuyuculardan gelen e-postalara cevap yazıyordu. Onların dertlerine derman olmaktı görevi; kendine umutsuz bir umut taciriydi. Akşama kadar okuyup cevaplamak zorunda olduğu bir yığın e-posta gelmişti yine. Onlarca yazıyı okuyacak ve her birinin yarasına ayrı ayrı merhem olacaktı. Ruhsal ambulansa dönüşmüştü yine. “Pöfff!” dedi. Sanki dünyanın tüm dertleri gelen kutusunda birikmişti, başladı okumaya. İlk posta mutluluğunu yitirmiş bir kadından geliyordu. Pür dikkat okudu ve hiç vakit kaybetmeden cevabını yazmaya koyuldu. Yazdığı her kelimeyle kendi hayatındaki boşluğu bir tık daha büyüttüğünün farkında bile değildi. Bir psikolog gibi en olası çözümleri sunuyor, yüreklere su serpiyordu:
“Sevgili Seçil,
Mutlu olmayı bilmektir yaşamak. Sabahları cıvıldayan kuşlara kulak verir, gülümseyerek ‘günaydın’ dersen yeni güne, gün de seni selamlayacaktır tüm güzellikleriyle.”
Bir an durdu. Gözleri ekrana takıldı, parmakları havada asılı kaldı. Sabahları kendisine cıvıldayan kuşlar değil, telefonun alarm sesiydi. Günlere içinden saydırarak günaydın diyordu. Günün sonunda da kucakladığı tek şey yorganı oluyordu. Bu nasıl bir tezattı? Hayaller Apollo, gerçekler Hades! Acı bir tebessüm belirdi yüzünde; kırık bir aynanın yansıması gibi.
Kahvesinden bir yudum içti, derin bir nefes aldı ve devam etti:
“Hayaller Apollo gibi hayat dolu ve aydınlık olabilir ama Hades’in soğuk karanlığında yürümeyi de öğrenmek gerek.”
Yazdığı satır aralarında nasıl da yakalamıştı kendini. Hafifçe gülümsedi yine; bu kez içten, sıcak ve gerçek bir tebessümle. Kendi kanayan yaralarına bant yapıştırmayı bile beceremeyen acemi bir doktordu; neşteri başkalarına, acıyı kendine saklayan.
Sıradaki mesajı açtı. Evinde bir kedisiyle yaşayan, onun sağı solu kırıp dökmesinden bezmiş, baş edemediği dağınıklıktan veryansın eden bir adam yazmıştı bu kez. Evde bulaşık çıkmasın diye çoğunlukla dışarıdan yemek siparişi veriyormuş. Kirli bulaşıklar; birer sanat eseriymişçesine günlerce evin her köşesinde sergileniyormuş. Haftada bir eve gelen yardımcısı da olmasa ev tam bir çöp eve dönecekmiş. Bora son satırları tekrar okudu. Sanki gizli bir kamera tam da o anda onun evini çekiyordu. Suratı asıldı. Çalışma masasının üzerinde çaresizce makineye girecekleri günü bekleyen bulaşıklara kaçamak bir bakış attı. Kim bilir kaç gündür ona eşlik ediyorlardı. Sonra karşıdaki kanepeye kaydı bakışları. Hırkası, kemeri ve çorapları sere serpe uzanmışlardı; küçük bir isyanın bayrakları gibi. Kedisi de yoktu ki suçu üzerine atsın.
Kaçacak yerinin olmadığını anlayınca birden ayağa kalktı. Düğmesine basılmış bir robot gibi önüne çıkan bulaşıkları alarak koşar adımlarla mutfağa taşıdı. Geç kalmaların ve ertelemelerin ağırlığı çökmüştü içine.
Lavabonun başına geçti ve bulaşıkları makineye yerleştirmeye başladı. Ne yaşıyorduysa o dakikalarda, bu kez kendini şuursuzca ıslık çalarken yakaladı. Dudaklarının arasından süzülen melodi Bella Chiao’ydu; özgürlüğün şarkısı. İçinde epeydir yer etmiş düğümler çözülmeye başlamıştı. Sarı bezi de lavabonun kenarına koyduğuna göre bulaşık işi tamamdı. Aklına banyo geldi. Çekmeceyi açtı, bir ampul aldı ve yine koşar adımlarla karanlık banyoya girdi. Ampulü taktığı an aydınlanan sadece banyo değildi; ruhunda uzun zamandır kapalı kalmış bir odanın kapısı da aralanmıştı. Çalışma masasına geri döndüğünde ıslık sesi daha coşku doluydu. Oturdu ve yazmaya devam etti:
“Sevgili Osman,
Beni bana anlatarak nicedir uyanamadığım uykudan uyandırdığın için teşekkür ederim. Yarım saat öncesine kadar benim evim senin evindi. Üstelik kedim de olmadığı için tüm dağınıklığın suçunu üstlenmek zorundayım.
Dağınıklığın içimde bir yerlerde başladığını biliyordum. Ruhumu tıka basa doldurunca da usul usul dışarıya sızdığını fark ettim. Tabaklar, bardaklar ve kül tablaları masamda, çoraplar ve kıyafetler de kanepemde özerkliklerini ilan etmişlerdi. Evin sakini ben değildim, misafiri olmuştum eşyaların.
Yazdıkların içimde bir şeyleri yerinden oynattı. Tek bir bardağı kaldırmamla başladı her şey. Bu yüzden lafı uzatmayacağım. Yapman gereken tek bir şey var: Önünde duran o bardağı al ve mutfağa götür. Ha, bir de patlamış ampulün varsa, onu da değiştirmeyi ihmal etme!”
Gelen tüm e-postaları cevaplayınca havalandırılmış bir oda gibi bir ferahlık yayılmıştı ruhuna. Bilgisayarını kapatıp derin bir oh çekti. Karşı kanepede dinlenmekte olan kıyafetlerine dikti gözünü. Düşmana saldırmak üzere olan bir savaşçı edasıyla fişek gibi fırladı yerinden. Bu kez kendini durdurmak gibi bir niyeti yoktu. Evin her yanına virüs gibi yayılmış olan tüm dağınıklığı topladı; ruhunu temizlercesine.
Hava çoktan kararmıştı. Kim bilir kaç zaman sonra nihayet kanepesiyle baş başa kalabilmişti Bora. Sere serpe uzandı, battaniyesine sarıldı ve televizyonu açtı. Günün yorgunluğu ile televizyonun karşısında sızıp kalmıştı.
Telefonun alarmı henüz çalmamıştı, derinden gelen kuş cıvıltılarının melodisiyle uyandı. Kalkıp pencereyi açtı. İki minik serçe oracıkta sohbetteydi. Güneşe baktı. Yeni güne sıcacık bir başlangıç yapmıştı. Üstelik halıyla bakışıp, isyan dolu monologlara da girmemişti. Banyoya gitti. Işığı açıp aynaya baktığında gülümsedi karşısındaki adama.
Evet, tek bir bardağı kaldırmasıyla başlamıştı her şey. Değişen bir şey yoktu aslında ama hayat farklıydı artık. İçindeki düğümü çözmüş, kendini kendinden azat etmişti.



