Uzun zamandır düşünmeden yaşıyormuşum gibi geliyor. Güne başlamanın, bir sandalyeye oturmanın, ekmek kesmenin bir anlamı yok ama yadırgamıyorum da doğrusu. Günlerin birbirine benzemesi artık beni şaşırtmıyor. Zaman akmıyor diyemem, akıyor elbet, ama benimle ilgilenmeden. Bazen saatler boyunca oturduğum yerden kalkmıyorum. Aslında kalkmamak için bir nedenin yok, kalkmak için de. Bilirsin sen de, insan bazen kendi hayatının ortasında bir yabancı gibi dolaşabiliyor. Ben bunu fark ettiğim gün yabancı olmaya devam ettim.
Bu sabah giysi dolabımı açtığımda kıpkırmızı rengiyle ve nereden geldiğini bilmediğim, belki yıllar önce tıpkı hiç düşünmeden aldığım birçok eşyam gibi, belki de gerçekten sevdiğim için aldığım kırmızı bir eşarp orada bana bakıyordu. Bulunduğu yerin sessizliğini bozacak kadar belirgindi. Orada, tüm o giysilerin arasında sanki kendi başına düşünüyormuş gibi duruyordu.
Tabii ki aldım onu, uzun zaman sonra bu kadar dikkatimi çeken bir şeye kayıtsız kalacağımı düşünmüyorsun, değil mi? Uzunca inceledim, dokusunu hissetmeye çalıştım, tanıdık bir koku var mı diye derin derin kokladım. Hiçbir şey hissettirmedi önce, sadece rengin bu kadar ısrarcı olması bana tuhaf geldi. Bırakamadım, içimde bir yere sesleniyordu sanki. Bir eşyanın üstelik de ne zaman nasıl dolabımda kendine bir yer edinmiş olduğunu bilmediğim bu kırmızı eşarbın, insanın içinde bir yere seslenebileceğini daha önce hiç düşünmemiştim.
Kadın olmak yankılandı içimde. İnsanlara görünmeden yaşayıp giden kadınları, diğerlerine yer açmak için kendi varlığından çalanları… Belki ben de onlardan biriydim, bilmiyorum. Evet hayatımı sürdürüyordum ama sürdürdüğüm şeyin adı tam olarak yaşamak mıydı? Emin değilim! Bunun için üzülmeli miydim? Üzülmek için gerekli enerjiyi pek de hissetmiyorum.
Eşarbı boynuma sardım ve aynada uzun uzun kendime baktım. Farklı bir ben göremedim. Yüzüm aynıydı, çizgiler aynı, bakış aynı. Sadece daha netti. Belki de bütün mesele buydu: netleşmek. Kendi benliğinin, kendi çizgilerinin farkına varmak. Neden biliyor musun? Çünkü bir kadın gözden kaybolmaya alıştığında geri döneceği bir yer kalmayabiliyor.
Kırmızı rengini etrafa âdeta “ben buradayım” diye yayan eşarbımı günler boyunca yanımdan hiç ayırmadım. Bazen boynumda, bazen kolumda bazen de saçlarımın arasında hep benimle oldu. Sanki bir alışkanlık oluştu ama nedeni belirsizdi. Kendimi daha iyi hissettiğim için mi benimleydi? Sanmıyorum. Sadece eşarbı bırakmayı düşünemediğim için taşımaya devam ettim. Bu da bir tür bağlılıktı; hem de anlamı olmayan ama bir şekilde süren bağlılıklardan.
Ne çok anlamsız bağlılıklarımız var değil mi? Üstelik birçoğunu alışkanlık olarak tanımlıyoruz. İnsan bazen alışkanlıklarını açıklamak zorunda olmadığını fark ediyor. Bu da bir kolaylık sağlıyor, değil mi?
Bir akşam, penceremden dışarı baktım, hoşuma gidince daha uzun kalabilmek için, rengi biraz soluklaşmış ama halen çok konforlu hissettiğim emektar berjerimi penceremin kenarına çektim. Ben ve üzerimde parlayan kırmızılık sokakta yürüyen insanları, arada hızla geçen arabaları, evlerin bir bir yanan ışıklarını sessizce izledik. Hiçbiri bana bir şey söylemiyordu. Ama ilk defa hiçbir şey söylememelerinin tuhaf bir huzuru vardı. Hayatın beni onaylamasına ya da anlatmasına gerek olmadığını anladım. Belki bir anda hissedilen bir hafifleme ya da olmadık bir anda fark edilen küçük bir ayrıntı.
Eşarbımı masaya koydum; ne çabuk benim olmuştu, insan evladı her şeyi nasıl da hızlı sahipleniyor değil mi? O anda ne düşündüğümü tam hatırlayamıyorum fakat bir şey belirginleşti: uzun zamandır yok saydığım ben artık sessiz değil, yine sessiz gibi ama yok değil. Tıpkı dolabımda aniden karşıma çıkan kırmızı eşarp gibi. Bir şey söylemeden, söylemeye gerek kalmadan sessizce yer kaplayan bir varlık.
Ve ben onun yanındaki boşlukta kendi yerimi ilk kez net görüyorum. Eksik değil, fazla değil. Sadece orada.



