Seçkin’le teyzesinin düğününde tanışmıştı. İlk kez bir yabancıyla dans ederken adını bu kadar rahat söylemişti. Müzik bitmişti ama onun sesi Emel’in içinde kalmıştı.
Dansın ortasında eniştesinin en küçük kardeşi olduğunu öğrenmişti. Kendinden on yaş, ablasından iki yaş büyüktü. Daha sonra mektuplar gelmeye başladı. Zarfların içinden bazen bir kolye, bazen bir kitap ayracı, bazen de sadece el yazısıyla dolu sayfalar çıkıyordu. Emel’in sevdiği romanları biliyordu. Hangi filmlere gitmek istediğini, hangi şarkıları dinlediğini… Mektupların sonunda ablana da selam söyle yazardı. Yaz tatilinde geldiğinde birlikte sinemaya gider, kafede oturur dondurma yerken sohbet ederlerdi. Emel konuşurken yüzü kızarır, hafif gözlerini kaçırırdı. Seçkin gayet rahat şakalar yapar, konuşmaların sonunda lafı ablasına getirirdi.
Bir gün odasında ders çalışırken ablasının kitabı yere düştü. İçinden bir fotoğraf kaydı. Seçkin’in fotoğrafı. Arkasından kalınca bir mektup çıktı. Açtı. Okudu. Eli ayağı buz kesti. İki yıldır birbirlerine âşıktılar. Ablasıyla Seçkin. Mektubu usulca yerine koydu. Fotoğrafı da. Kitabı kapattı. O günden sonra hiçbir şey değişmedi. Ya da her şey değişti. Mektupları yine o taşıdı. “Seçkin ağabeyine yazdın mı?” diye sorulduğunda yine gülümsedi. İçindeki kırgınlık bir yere asılmıştı; ne düşüyor ne de çözülüyordu. Kime kızdığını bilmiyordu. Ablasına mı, Seçkin’e mi, yoksa kendisine mi?..
Bilmiyormuş gibi yaşamaya devam etti. Asıl yalan orada başladı. Birkaç yıl geçmişti. Ablasıyla aynı dolabı paylaşmayı sürdürdüler. Kıyafetleri ortak giyerlerdi. Bazı eksiklikleri fark eder, hiçbir şey sormazdı. Bir arkadaşının doğum günü vardı. Aylarca para biriktirip aldığı elbiseyi giyecekti. Dolabı açtı. Elbise yoktu.
“Anne, benim elbisem nerede?”
“Ablan giymiş.”
Başka bir elbise giydi ve hızla kapıyı çarparak çıktı. Doğum günü boyunca güldü. Ama içindeki düğüm biraz daha sıkıldı. Akşam eve döndüğünde ablası henüz gelmemişti. Yarım saat sonra kapı açıldı. Elbise üzerindeydi. Biraz dar geldiği için eteklerini çekiştiriyor, fermuarını düzeltmeye çalışıyordu. Emel sessizce odasına gitti. Masanın çekmecesini açtı. Makası aldı. Geri döndü. Bir tokat attı. Sonra elbiseyi kesmeye başladı. Her makas darbesi yıllardır askıda kalan bir şeyi indiriyordu. Mektupları… Sessizliği… Bekleyişi… Kandırılmışlığını…
“Alt tarafı bir elbise!” dedi babası. “Neden bu kadar büyüttün?” Duymadı. Annesi ağladı. Ablası bağırdı. Duymadı. Elbise, salonun ortasında parça parça yere düştü. Sonra Emel makası kendi saçlarına götürdü. Kesilen saçlar, elbise parçalarının üzerine usulca kondu. Sanki yıllardır aynı askıda bekliyorlardı.
Makası bıraktı. Odasına geçti. Çantasını aldı. Kapıyı sessizce kapattı. Sokağa çıktı. Derin bir nefes aldı. Mahallenin köşesindeki kuaförün kapısını açtı. Koltuğa oturdu. Aynaya baktı. İlk kez, kandırılmamış bir aynada kendi gözlerinin derinliğini gördü.



