Televizyonun parazit sesi, beynimin içindekileri döven tek şeydi. Kanepeye o kadar uzun süredir gömülmüştüm ki, artık bedenim kumaşın bir parçası hâline gelmiş gibiydi. Tavanın köşesindeki çatlaklarda kendimi arıyordum; bir yerden başlamış, hevesle ilerlemiş ama sonunda hiçbir yere varamadan öylece donup kalmış bir zavallıydım. Yirmi dört yaşındayım ama ruhum, vadesi çoktan dolmuş bir çek gibi ortada kalmıştı. Gelecek, önümde sisli ve sonu görünmeyen bir otoban gibi uzanıyordu. Ben ise o otobanın kenarına çekmiş, kontağı açacak gücü, hatta o yolu gitmek için bir nedeni olmayan bir şofördüm.
Annem, elinde her zamanki ince belli çay bardağıyla televizyona kilitlenmişti. Akşamüstü kuşağının o kaotik programlarından biri sanmıştım önce; hani şu insanların birbirine bağırdığı, dertlerin yarıştırıldığı türden olanlar. Ama bu sefer ses farklıydı. Daha sakin, daha ritmik bir tını odaya sızıyordu. Sunucu, abartılı ama etkileyici bir neşeyle “İkigai” diyordu. Kelime, odada yabancı bir kuş gibi süzülüp kulağıma çarptı. Sert, kısa ve gizemli.
“Bak,” dedi annem, gözlerini ekrandan bir saniye bile ayırmadan. Çayından bir yudum alıp bardağı tabağına o bildik sesle bıraktı. “Bak ne diyor kadın…Bizimki hâlâ yastık iziyle geziyor. Japonlar buna ‘sabah uyanma sebebi’ diyorlarmış. Senin yataktan çıkman öğleni, kendine gelmen akşamı buluyor.”
Gözlerimi devirerek doğruldum. Annemin bu dolaylı eleştirilerine alışıktım ama bu seferki vuruşu tam isabetliydi. Ekranda, kiraz çiçeklerinin altında, huzurla gülümseyen yaşlı bir adam belirdi. Adamın yüzündeki her bir kırışıklık, yaşanmışlığın eseriydi. Benim aksime, bir yere ait olduğu her hâlinden belliydi. Sunucu, ekranın ortasına iç içe geçmiş dört halkadan oluşan bir şema yansıttı. Renkli halkalar dikkatimi çekti.
“Herkesin bir ikigai’si vardır,” diyordu uzman konuk. “Sevdiğin şey, iyi olduğun şey, dünyanın ihtiyacı olan şey ve para kazanabileceğin şey… Eğer bu dördünün tam ortasını bulursanız, hayatın anlamı dediğiniz o büyük gizemi çözmüş olursunuz.”
Annem televizyona daha da yaklaştı. “Gördün mü? Adamlar yapmış şemasını. Sen daha hangi halkadasın, onu bile bilmiyorsun.” Bugün çok formundaydı.
Sessizce yerimden kalkıp odama gittim. Masamın başına oturduğumda, karşımdaki manzara bir enkaz yığını gibiydi. Yıllardır biriktirdiğim karalama defterleri, yarım kalmış karakalem çizimler, lensi tozlanmış fotoğraf makinem ve kenara atılmış onlarca “başlanmış ama bitmemiş” proje… Bir şeyler yapmayı seviyordum, evet. Ama neyde “iyi” olduğumu, hangisinin beni yataktan heyecanla fırlatacak o büyük güç olduğunu hiç düşünmemiştim.
Pencereyi açtım. Dışarıda hayat, tüm karmaşası ve sıradanlığıyla akıyordu. Sokaktaki fırıncının ikigai’si fırından çıkan ilk ekmeğin kokusuydu belki de karşı komşununki ise her sabah bıkmadan suladığı, üzerine titrediği o kırmızı güller. Herkes bir şekilde bir halkanın içine tutunmuş, merkezine doğru ilerliyordu. Ben ise o dört halkanın ortasındaki o büyük, karanlık boşlukta hapsolmuştum. Dünyanın benden bir beklentisi var mıydı? Yoksa ben sadece bu koca kâinatta bir figüran, fazladan bir nefes miydim?
Eski, deri kaplı bir defter çıkardım çekmeceden. Sayfaları çevirdikçe geçmişteki kendimle karşılaştım. Bir sayfada bir şehir taslağı, diğerinde bir karakterin hüzünlü bakışı, bir başkasında ise sadece bir ışık hüzmesinin fotoğrafı için alınmış teknik notlar… Hepsinde bir tutku kırıntısı vardı ama hiçbiri birleşip bir ateş yakmaya yetmemişti.
Masadaki boş bir sayfayı kopardım ve televizyondaki o şemayı çizmeye başladım. Pergelim yoktu, bardak altlığıyla yaptım daireleri. Daireler iç içe geçtikçe, hayatımın parçalarını da o boşluklara yerleştirmeye çalıştım.
Sevdiğim şey: Anlatmak. İster bir fotoğrafla ister bir cümleyle ister bir çizimle olsun; bir duyguyu birinden alıp diğerine aktarmak. Bu halkayı doldurmak kolaydı. Kalbim burada attı.
İyi olduğum şey: İşte burada kalemim duraksadı. Kendime hiç “Bunda iyiyim” dememiştim. Hep bir “yeterince değilim” sesi yankılanırdı zihnimde. Ama sonra fotoğraflarıma baktım. İnsanların yüzündeki o saklı hüznü yakaladığım karelere. Belki de bakmakta ve görmekte iyiydim.
Dünyanın ihtiyacı olan şey: Dünya, benim küçük hikâyelerime mi muhtaçtı? Belki koca dünya değil ama şu an yan odada televizyon izleyen annemin ya da sokakta başı öne eğik yürüyen o gencin, kendinden bir parça bulacağı bir teselliye ihtiyacı vardı. Anlaşılmaya olan o açlık.
Para Kazanabileceğin Şey: En acımasız halka buydu. Hayallerimin üzerine karabasan gibi çöken gerçeklik. Ama o uzman ne demişti? “Diğer üçü tamamsa, dördüncüsü bir yolunu bulur.”
Gece yarısına kadar o masadan kalkmadım. Defterin sayfaları doldukça, omuzlarımdaki o görünmez yükün hafiflediğini hissettim. İkigai, bir gecede bulunacak bir hazine değildi; o, her sabah üzerine bir taş daha koyacağın bir yapıydı. Belki de arayışın kendisi, sabah uyanma sebebimdi şimdilik.
Sabahın ilk ışıkları odama sızarken, annemin mutfaktan gelen çaydanlık sesiyle gözlerimi açtım. Ama bu sefer öğlen olmasını beklememiştim. Yataktan fırlamadım belki ama ilk kez tavandaki çatlağa bakarken bir yıkıntı değil, tamir edilmeyi bekleyen bir yol gördüm.
Annemin yanına gittim. Şaşkınlıkla bana baktı. “Hayırdır? Güneş batıdan mı doğdu?”
Gülümsedim. “Hayır anne, sadece halkaları çizmeye başladım.”
Defterimi koltuğumun altına sıkıştırıp dışarı çıktım. Fotoğraf makinem boynumdaydı. Belki bugün mükemmel bir şey yaratmayacaktım, belki hâlâ kafam karışıktı. Ama artık sabahları neden uyandığımı biliyordum: Henüz anlatılmamış o hikâyeyi bulmak ve o dört halkayı bir gün tam kalbinden vurmak için.
Sokağın köşesindeki fırından gelen sıcak ekmek kokusunu içime çektim. İlk kez kendimi o otobanın kenarında duran bir hurdadan ziyade, yola çıkmaya hazır bir yolcu gibi hissediyordum. Benim ikigai’m attığım bu ilk adımdı.



