Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Yangın Var

Tam yılını hatırlayamasam da en az otuz beş senesi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü okul öncesi dönemimdi, seksenlerin sonu. İstanbul’da cadde üstü bir apartman dairesinde yaşıyor, yazları üç ay Akyaka’daki yazlığımıza gidiyorduk. Hangisi önceydi, hangisi sonraydı bilemiyorum ama anlatacaklarım aynı yaş aralığında bu iki evdeki yangınlarla ilgili anılarım. Ve o yangınların yetişkinlik dönemime yansımaları.

İlki sanırım İstanbul evindekiydi. Bir bayram sabahı, hava daha aydınlanmamıştı. Babam adımı seslenerek odama girdi, beni uyandırdı. “Dışarıda festival var, herkes kutlama yapıyor. Hadi, hemen çıkmamız gerek!” O küçük yaşta, uyku sersemliği baba otoritesini sorgulamadan kalktım. Sonrasında babamın kucağında kısacık bir an, yüzüm gözüm sarılı. Evin kapısını açmasıyla apartman boşluğundan eve dolan dumanlar! Üçüncü kat merdivenlerinden nasıl indik, nasıl sokağa döküldük bilmiyorum? (Yalanla ilgili ilk hatıralarımdan. Kandıran babam. Son olmayacaktı.) 

Annem, ağabeyim, üst katımızda yaşayan anneannem, ablam ve tüm apartman sakinleri sağ salim dışarıdaydık. Apartmanımızın altı sıra sıra dükkândı. Tam bizim dairenin hizası dükkânda elektrik kontağından yangın çıkmıştı. Bayram namazından dağılan cemaat dumanları görüp zillere basmış, apartman görevlisini haberdar etmişti. (Tam bu satırları yazarken neredeyse bir yıldır görüşmediğim babamın mesaj atması ve bana “yanık kremi” sorması?! Babamı çok çağrıştıran F. Bey’in evinde.) 

Apartman yangınında annem, ağabeyim yanı sıra sigara ve çakmakla sokağa inmişti. Elinde sigarasıyla yangını izleyip, komşularla sohbet etmişti. Bu durum babam tarafından yıllarca tiye alındı: “O yangında ilk aklına gelen nasıl da sigara çakmaktı?”

Hepimiz itfaiyecilerin yangına müdahalesini izlerken, içimden itfaiyecilere “Gelmenize ne gerek vardı? Babam hallederdi,” dediğimi hatırlıyorum. Babamın süper güçlü olduğunu sandığım yaşlar. 

Evimizi kaybetme tehlikesinde sokaktayken, ebeveynlerimizin gözünde “biz çocuklar” neredeydik? Farklı dairelerde yaşayan üç kardeş sanki orada yoktuk. “Kahraman” babamla sigara içen annemin akıllarına gelmiyorduk. Kimse korkularımızın farkında değildi, bir başımıza yangın izliyorduk. Herhalde o gün ailenin en küçüğü olmama rağmen ebeveynliğe soyunmaya karar verdim. Baktım “onlardan” hayır yok, büyümeyi seçmişim. Ne kötü bir tercih! Biraz bu yüzden bugün yetişkinliğe yetişememem. İnsan çocukluğunu yaşayamayınca ilerleyen yaşlarında yetişkinlik kıyafeti sıkı geliyor.

Kırkıma merdiven dayayıp, bir terapi seansında cadde yangınını hatırladığımda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Aynısı Akyaka yangını için de geçerliydi.

Akyaka, o yıllar pek keşfedilmemişti. Yerleşim azdı, evimiz sahildeydi. Hava karanlık, ormansa alevlerle apaydınlıktı. Çok korkuyordum. Ara ara insanların konuşmalarını duyuyordum: “Adamın ekmek teknesi yanmış!” O yaşta zihnim soyut kavramları anlamıyor, içi ekmek dolu bir teknenin yandığını sanıyordu. Duyduklarımın dehşetiyle, bir kez daha bizden uzakta yangın izleyen annemin yanına yaklaştım: “Anne! Adamın ekmek teknesi yanmış,” dedim. Annem okumuş kadındı, durumumun farkına vardı ve kahkaha attı. “Ekmek teknesi sandığın şey değil,” deyip yangını izlemeye devam etti. (Peki ya “ekmek teknesi” neydi?) Korkmama rağmen anneme sarılmak aklıma bile gelmemişti. Ancak onun sigarasıyla çakmağı yine elindeydi.

Sahi, iki yangında da annemizle babamız neredeydi?

İstanbul ve Akyaka yangınlarından sözde kurtulduk. Ancak neden sonra -anne baba ortak kararıyla- Marmaris’e taşındık. Ortaokula geçmek üzereydim. İlk kez beş kişilik ailemiz bir araya gelecekti. Bu sefer ateş evin ortasına düşecek, Marmaris hiçbirimize iyi gelmeyecekti.

O dönem aile içi uyum yaşandığını söyleyemem. Marmaris’te orman kenarı müstakil evde “beraberce” yandık. Çocuk yetişkinliğimin kaslı kolları aile yangınını söndürmeye yetmedi. (Ne yazık ki yıllarca hiçbirimiz alevlerden kurtulamamışız. Altlı üstlü apartman dairesinden, dublekse geçişte. “EV, en zor olandı.”)  

İki bin yirmi birde, şimdiye kadar yaşadığım beşinci şehir Ankara’ya geleli bir buçuk sene kadar olmuştu. Hatırlarsınız, o sene Manavgat’ta başlayıp Türkiye’nin dört yanında günlerce söndürülemeyen yangınlar çıkmıştı. Bazılarıysa Marmaris’te, İçmeler’de, Orhaniye’de, Selimiye’de: Çocukluğumda, gençlik yıllarımda. Kilometrelerce uzakta, müdavimi olduğum mekânda haberlere bakıp tek başıma ağlıyordum. Çapraz masamda on kadar hanımdan oluşan bir grup vardı. İçlerinden birinin gözü bana takıldı. Utandım. Eğlence mekânında gözyaşı döküyor, insanların tadını kaçırdığımı düşünüyordum. Ancak gözyaşlarımı durduramıyordum. Neden sonra hanım masasından kalktı, bana doğru yürümeye başladı. Gerildim, panikledim. Yanıma gelip nazikçe “Bir şeye ihtiyacınız var mı? Gözyaşlarınız çok üzdü,” cümlesini sarf etti. Teşekkür ettim. “Ben Marmaris’te büyüdüm. Yangın haberlerine ağlıyorum. Çok eşim dostum var orada, diğer yandan haber almaya çalışıyorum. Hassasiyetiniz için teşekkür ederim. Keyfinizi böldüysem özür dilerim,” dedim. Sonrasında tekrar tekrar karşılaşıp gönül bağı kuracağımızı bilmeden, anlık sohbetimizi nezaketle sonlandırdık.

İki bin yirmi ikide yıllar ve yangınlar ardından Marmaris’i ziyaret nedenim, ABD’de yaşayan Marmaris’ten çocukluk arkadaşım Eren’in Türkiye tatiliydi. Marmaris ormanları yanarken, o miller ötesinden ben kilometreler ötesinden çıldırmıştık. Çocukluğumuz yanıyordu. Aramızdaki saat farkına rağmen bir şekilde haberleşiyor, sürekli kaygılarımızı korkularımızı paylaşıyorduk. 

Marmaris buluşmamızda farklı annelerden kız kardeşimi beklerken (Eren, hatun kişi); İçmeler’in çıplak, kahverengi tepelerini ilk kez görmüştüm. Masada sessiz hıçkırıklarla ağlıyor, içimden “Eren’im ne olur şimdi gelin,” diyordum ki; titreyen omuzlarıma arkadan şefkatli, nezaketli, dostane sarılma yetişti. Eren’im kardeşi Beren’le gözyaşlarımı sildi. Artık anlıyorum; bazı yangınların itfaiyecisi göz yaşlarıdır, güvenli sarılmalarsa kalbin yara bandı.

“EV, en zor olandı.” 

Ev, yangın yeriydi. 

İtfaiyecilerin “Gelmelerine ne gerek vardı?”

Sarılmak yeterliydi….

Sahi, iki yangında annem ve babam neredeydi?

O son terapiyi almayacaktım!..

Nefise Sinem Turan
Nefise Sinem Turan
1984 yılında İstanbul'da doğdu. Çeşitli nedenlerle hayatı Türkiye'nin farklı şehirlerinde geçti. Şu anda Ankara'da yaşamaktadır. Hayat yolunda biriktirdiklerini yazmaktan ve paylaşmaktan hoşlanmaktadır.

POPÜLER YAZILAR