İstanbul’un finans merkezi şimdi, eskiden kurt inermiş, bu yüzden kimse arsa almazmış buralarda. Yol bile yokmuş; “Çamurun, çaylağın içinde ne işimiz var?” demişler tarlasını satıp şehre gelen vizyonsuz herifler. O rahmetlilerin torunlarının hepsi, konu açılsa da dedeme sövsem yarışındalar, rahmet dileyene şahit olmadım. Sahi tanıdığım bütün insanların babaları dedeleri Mecidiyeköy’ü, Levent’i Ataşehir’i falan beğenmeyip almayanlardan oluşuyor. Şu beğenip de alanların torunlarıyla, çocuklarıyla bir rast gelemedim. Ya eskiden zengin olup batmışlar ya piyongoyu bir sayıyla kaçırmışlar ya da babası tarafından okutulmamışların çocuklarını çıkardı hayat önüme.
Sürprizsiz bir hayat benimki. Vasat bir liseyi zar zor bitirip babamın deyimiyle, “eşeği bağlasan dört yılda bitirir” tarzı bir üniversiteyi de altı yılda bitirerek paranın lordları ordusuna katıldım. Beş altı ay içinde okuldan kulağıma çalınan; “fon, portföy, Fed” gibi kelimeleri cümle içinde kullanarak, bayramlarda eve gelen eniştelere, dayılara hava attım. Eğer size saygı duymalarını istiyorsanız kurduğunuz cümleyi herkesin anlamamasına özen gösterin.
“Fed’in faiz indiriminin küresel piyasalardaki likiditeyi arttıracak, bu da Asya ve Avrupa borsaları tarafında olumlu etki yapacaktır,” diyorum, hepsi bana kitleniyor bir anda. Annemin gözleri gururla ışıldıyor. Ne de olsa konuşmalarımın en ateşli takipçisi.
Babamsa evde sürekli açık olan muhalif kanalına bakarak, “Ekonomistin biri ülkeyi batırdı, sen de bizi batırırsın artık,” diyor. Bu solculuk da ara ara nükseden hastalık sanki. Adamın ruhuna gençken girmiş sendika ayağına. Apandisit gibi bir lanet bu, faydası da yok bünyeye. “Memleket ağrısı çekiyorum,” diyor içince.
“Bir kenarda otur, çek, bizi darlama,” diyeceğim de ev onun, fazla göze batmamakta fayda var. Gerçi bir noktadan sonra göze batılıyor ister istemez.
Evdekilere ekonomistliğimi göstermem gerekiyor, diye düşünüp annemi finansörüm olması konusunda ikna ettim. Bildiği tek yatırım aracı, koluna “bilezik” takmak olan zavallı kadının üç bileziğini de aldım. Neden aldığımı gerekçeleriyle anlatmak istedim.
“Anne biliyorsun altın piyasalarındaki dalgalanmalar, orta vadede yukarı yönlü seyretse de global konjonktür dolara karşı olumsuz bir ortam yaratıyor, bu da altının ons fiyatında…” diyordum ki cümle bitmeden annem al şunları diye uzattı.
Çok güzel bir bahar günüydü, hiç unutmuyorum. Yirmi altı yıllık hayatımda paraya hiç bu kadar yakın olmamıştım. Bu yakınlık çok kısa sürdü maalesef, insan parayı nasıl bulduğunu anlatırken lafı uzatıyor da tersi durumunda kısaca, “Batırdım,” diyor. Çok kısa bir sürede, annemin deyimiyle fan fin fona yatırıp bilerzikleri batırarak, yatırımcı kimliğimi evdekilerin yüzüne boca ettim. Annemin gözünde de saygınlığım azaldı elbette. Teyzemle telefonda konuşurken benden, “Batırık” diye bahsettiğini duydum. “Altı üstü üç bilezik için insan tek çocuğuna batırık der mi?” diye içlendim.
Asıl hamleyi babamdan bekliyordum. Olanları dişlerini sıkarak izleyen peder efendi, beklenen konuşmayı işsizliğimin sekizinci ayında bir akşam yemeğinin ortasında yaptı. Gayet kibar bir sesle; “Bak oğlum, ben senin adam olacağına dair umudumu ilkokul ikinci sınıftaki karneni görünce yitirdim. Annenin yüzü burada, yalansa yalan desin. Hayat bilgisi dersinde bile başarısız olan çocuk olur mu ya? Sen hayatı öğrenmemeye o zaman karar verdin zaten. Altmış yaşına gelmiş baban çalışıyor, sen telefon elinde götünü büyütüyorsun, milletten de utanmıyorsun. Neyse, yarından itibaren iş arıyorsun, yoksa bu evde sana ekmek yok.” Anneme baktım bir umutla. Zavallı, boş koluna bakarak, “Baban haklı oğlum,” dedi.
İş arama meselesi kolay değil… Bu iş için bütçe ayırmak lazım. İş görüşmelerine hıldır hıldır bir üst başla gidemezsin. Yolu var, yemeği var bunun.
“İş ara demek kolay, size masraf olmasın diye aramıyordum, madem ekonomik olarak gücünüz var buna, bana göre hava hoş,” diyerek babamdan para istedim. Söylene söylene gereken parayı verdi. Bu babalarda da hep kandırılmışlık hissi var. Çocuğu yapma sırasında aldığı keyfin aynı şekilde süreceğine ilişkin teminat mı veriyor anneler bunlara, anlamadım ki. Babalık dediğin zirvede başlar, sonra yokuş aşağıya inersin.
Üstüme başıma bir şeyler alıp İstanbul kartımı da doldurdum. Business man olmak için bütün işlemler tamam. Şu otobüs işi biraz canımı sıkmıyor değil ama şimdilik buna takılmıyorum. İş aramanın adımları var; evvela internet üzerinden cv ni gönderiyorsun firmaya, sonra onlar sana görüşme saatini bildiriyor maille. Sonra da yüksek binaların ortasında otobüs seni bırakıyor. Bu binaları da anlamıyorum zaten. Gökdelene göre kısa, normal binaya göre uzun, yap bi on kat daha, uzat gitsin yukarı doğru. Her iş yarım bu ülkede. Kısa gökdelen mi olur ya?
Düşündüğümden daha kolay alışıyorum, yalnız olmadığımı fark ediyorum. Bütün işi iş arama olan, yirmi beş ile kırk yaş aralığındaki bir kitle bana eşlik ediyor. Bazı yüzlerle sık sık karşılaşıyorum, bazen selamlaşıyoruz. Aynalı binaların etrafında randevu saatini bekliyorlar. Beklerken kahve içebilecek bütçesi olanlar da var. Yeşil kafalı kadın logosunun olduğu karton bardakta içilen kahve, business olmayı ne kadar hak ettiğini gösterir gibi. Ben suyumu evden getiriyorum. Aslında bir tane boş karton istesem şu kafeden diye düşünmüyor değilim. Çaktırmadan suyumu doldurup yavaş yavaş içerim. Sonuçta bu bekleyenlerin bazılarıyla iş arkadaşı olabilir, daha da ileri gidip biriyle sevgili olabilirim. Havalı olmak önemli. Ama çok dikkatli olan biri, kartondan duman çıkmadığını anlarsa…
Neyse, zaten işsiz bir kızla ne işim olur benim? İnsan kaynaklarından bir kız bulmak lazım. En güzel kızlar oradadır, bu sadece benim fikrim değil, geçen batakta Ersin de demişti. O da kimden duyduysa artık, adam ocakçılık yapıyor kahvede. Plaza görse mertek sanır. Herkes her boku biliyor zaten. Bir ben bilmiyorum hiçbir boku.
Acıklı İngilizceme, “Akıcı,” diyorum, kulladığınız bilgisayar programlarına, “Hepsi,” diyorum. “Takım çalışmasına uygun musunuz?” diyorlar, “Takım benim işim,” diyorum. Prezentabl’ın şahikasıyım der gibi bakıyorum insan kaynaklarının bakımlı çalışanlarına.
İnsan kaynakları demişken yaklaşık üç aydır iş arıyorum. Girip çıkmadığım banka, sigorta, finans şirketi kalmadı. Hayatlarında hiç iş aramamış gibi duruyor bu kaynakçılar. Sanki bunlar plazada doğmuşlar, firmalar bunların beşiklerinin üstüne kurulmuş gibi. Öyle buraya aitler ki bankanın sahibi gelse onu da işe almaz bu ik’cılar. Bir özgüven bir rahatlık bir business dil ve tabii ki nezaket.
“Sen sahtekâr, beceriksiz, ayrıca çirkin bir malsın,” demiyorlar yüzüme, “Biz size dönüş yapacağız,” diyorlar.
“Hep birlikte dönmeyin, bir tek sen dön bana,” diyorum Zara pantolonlu, sarı saçlı, İngilizce bilen, ışıltılı makyajlıya. Diyemiyorum tabii.
“Sizinle takım arkadaşı olmak için sabırsızlanıyorum,” deyip plazanın labirentinde kaybolmak üzere yola koyuluyorum.
İş aramada on birinci ayımdayım. Günlerim oldukça keyifli geçiyor Burada çok iyi işsiz insanlarla tanıştım, aralarında iki üç yıldır iş arayanlar bile var. Ucuz bir börekçi bulduk, sabahları orada buluşup CV’mizi atıyoruz sağa sola. Artık finans, borsa şirketi falan aramıyorum; bütün işleri bir fırsat olarak değerlendiriyorum. En son kurumsal bir gayrimenkul firmasına başvurdum. Babama, “Sektör değiştirmeyi düşünüyorum,” dedim. Ağzının içinde bir şeyler mırıldandı, sanıyorum küfür etti.
Arkadaşlara; “Kamp sandalyelerimizi getirip boş bir alan bulup oturalım, hem batak falan da oynarız, zaman geçmiyor böyle,” dedim. Mantıklı buldular. İnanır mısınız, öyle değerli ki buralar, belediyeye park yapacak ufacık alan bile bırakmamışlar. Bir refüj bulduk, oradayız, trafik polisi gelince toparlanıp sonra yeniden oturuyoruz. Kâğıtlar dağılıyor, bir tek o sıkıntı.
Geçen oyun sırasında buralara yeni düşmüş bir bilgisayar mühendisi işsiz, “Dedem taa altmış yıl önce İstanbul’a geldiğinde bu civarlarda arsa bakmış…” diyordu ki cümlesini bitirmesine izin vermeden; “Kalk, siktir git buradan, yavşak,” dedim.
Kâğıtlar elinde titredi çocuğun, “Yanlış bir şey mi söyledim Abi?” dedi.
“Yanlış olan bizzat sensin,” dedim. Döndüm diğerlerine, “Dedesi buradan arsa bakmış da almamış olan kim varsa onlar da siktirsin gitsin,” dedim.
“Yok Abi,” dedi biri, “bizimki direkt Kuştepe’ye yerleşmiş, hiç buraları görmemiş bile.”
“İyi,” dedim, “sen otur.”
Uzun binalarından ardında kaybolona dek baktık ardından çocuğun… Ne diyordum, ha buralar çok değerliymiş bir zamanlar, kurt inermiş…



