Büyük ihanetler küçük insanlardan gelirmiş. Birlikte yiyip içip, gezip tozup, kimselere toz kondurmadığı birkaç kişinin hayatından bir anda toz olmasının üzerinden birkaç yıl geçmişti. O günlerde onlar ile ilgili gerçekleri görse dahi arka plana atıyor, gördüklerini görmemezlikten geliyordu. Kendini ikna etmeye çalıştığı zamanları hatırladı. “Ben yanlış anlamışımdır, ben büyütmüşümdür, ben farklı algılamışımdır. Onlar iyi niyetlidir.”
Hayır, hiç iyi niyetli değillerdi.
O günlerde onu ikna etmeye çalışan, gözünü açması ve daha dikkatli olması gerektiğini ima eden ya da direkt söyleyen insanlar olmuştu. Diğer insanlara göre, çevresindeki o birkaç kişi enerji emiciydi, kabaydı, arkasını dönse onun dahi arkasından konuşma kapasiteleri vardı. Birbirlerinin arkasından da atıp tutan bu kişilerin onun arkasından da konuşacağı aşikârdı. Bu birkaç kişinin onu aşağıya çektiğini, onlarla ne işi olabileceğini sorgulamasını isteyen kişilere o günlerde laf söyletmediğini hatırladı. Öyle bir göze perde inmeydi ki onda ahbaplığın getirilerini yerine getirmek adına, onların gönlünü hoş eylemek için yaptığı fedakârlıkları, kaybettiği zamanı düşündü.
Bir cumartesi günüydü. Misafir ağırlamayı fazlasıyla sevdiğinden kapısını çalan çok olurdu. Onları davet etti yine sofrasına. Kuş sütünün eksik olduğu masalar hazırlamayı çok severdi, yine hazırladı. Yediler, içtiler, sohbet ettiler, gülüştüler. Biri “Ellerine sağlık. Bir kuş sütü eksik sofrada,” dedi. Kabalardan biri göz devirerek söze girdi, “Aman hepimizin evinde olanlardan, ne var ki bunda!”
Bedenen yorgunluklar olur ve geçer; ama emeklerin karşısında kalbe gelen yorgunluk oluşturacak yüklerin zaman geçse de geçmeyeceğini an be an öğretmişlerdi.
O gün ki derdi her neyse aralarından birine gayet insani dert yanmaya başladı. Hâlbuki hiç sevmezdi dertleşmeyi, bir sıkıntısını paylaşmayı, öf bile demeyi. Kendisi insan ya, insan sandı. O gün ona ve ailesine zarar veren her kim ve ne varsa bir bir içini döktü. Hem lohusalık hem çevresel faktörler hem tek başına iki çocuğun sorumluluğu vs derken, o an bir boğulmanın verdiği can havliyle çocuklardan birine sesini yükseltti. Bunu sinsice malzeme bekleyen kabalardan birinin yanında yaptığını hiç fark etmedi.
Ta ki bir gün o kabanın arkasından bunu konu yaptığını öğrenene kadar. “Bir daha gitmeyeceğim ona, çok sinirli,” demiş diğerine. Bunu diyen kişi de kendi doğurduğuna çocukluğundan ergenliğine kadar bağıran azarlayan, çocuğunu rezil rüsva ettiğini fark etmeyen biriymiş. Seneler boyunca onun bu azarlarına maruz kalmışlar bir kere yüzüne vurmamış. Ama ufacık bir anı kendi rezilliklerini kapatmak için malzeme olarak etrafına satacak biri olduğunu görmüş. Arkadaş arkadaşın en mutlu gününe değil en kötü gününde de kapı olabilmek. O hep öyle yapmış. Ama kendisinin en buhranlı döneminde karşısındakini insan sanıp içindekileri dökmesi ve o an ki gayet insani tepkileri, karşı tarafın bunu dedikoduya malzeme olarak alması olmuş. O dost sanıyor, karşısındaki aslında bir zavallı. Arkadan iş çevirmekten asla utanmayan biri. Böyle böyle seneler geçmiş. En sonunda öyle gerçekler su yüzüne çıkmış ki bir anda toz olup gitmişler. Kişinin sıkıntısını, sinirini, stresini görmezden gelip, kendi küçücük zihin dünyasına istediği gibi çevirip, kendi kapı önü çöplerini unutturmak adına başkalarını çevreye kötü bildirmeye uğraşanları toz silkeler gibi hayatından silkelemiş.
İnsan doğru bir çevre kuramazsa kendisine hikâyeler, masallar yazarken bile onların adına utanacak çirkinlikte olaylara maruz kalırmış. Bir insanın kendisine yapacağı en büyük kötülük kendisinin dengi olmayan kişiler ile bir yoldaşlık kurmaya çalışmakmış, anlamış.
Ömrü biten büyük yıldızlar patladığında, içlerinde oluşan elementler uzaya saçıldıktan sonra, önce dünyayı ardından da insanları oluşturduğu bilimsel bir gerçektir. Bilimsel olarak insanlar büyük oranda yıldız tozudur. Yıldızlardan gelmek kulağa hoş geliyor. Yıldız tozundan insana dönüşen insanın, cehaletin bedene bürünmüş hâlleriyle denk gelmesi ise evrenin kötü sürprizlerinden biriymiş.



