“Ben şimdi gözlerimi bir yokluk içinde dinlendiriyorum.
Ben şimdi gözlerimi kırpmıyorum bile… Onu Bekliyorum.”
Her çağ, kendi kahramanlarını yaratır. Kahramanlık kiminin silahında, kiminin neşterinde, kiminin cübbesinde, kiminin ise kalemindedir. Ama kahramanlık, en çok kadına yakışan bir sıfattır. Suat Derviş, işte böyle bir kahramandı. Kalemiyle kendi döneminden dünyaya çalım atan, susturulmaya çalışılsa da geri çekilmeyen, çağının çok ötesinden bizlere seslenen bir kadın.
“Kadın var kadın var,” derim hep. Öyle bir cesaret bahşedilmiştir ki onlara; “Tasa etmeyin ben hepinizin yerine bir ses bırakıyorum, o sese kulak verin,” derler. Suat Derviş’in hayatına baktığımızda birçok avantaja sahip bir kadın olmasına rağmen o kolay olanı değil, doğru olanı seçti. Konforu değil teşbihte hata olmasın rezilliği seçti. Ve bunu yaparken onun beslendiği şey cesaretiydi.
Suat Derviş, 1905’te İstanbul’da doğdu. Babası Abdülhamid döneminde saray hekimi olan İsmail Derviş beyin ve iyi eğitim almış bir annenin kızıydı. İyi bir eğitim almasına, entelektüel ve sanatsal kimliği döneminin koşullarına göre oldukça iyi bir seviyede olmasına rağmen, o yüzünü toplumun içine; yani sana, bana, bize döndü. O, bizim hikâyelerimizin sesi oldu.
Suat Derviş’in yaşamı 1910’lardan 1970’e kadar bir zamanı kapsıyor. Yani onun yaşamı “CUMHURİYET DÖNEMİNE” denk geldi. Bu derviş ruhlu kadın için büyük bir şanstı ama şans ondan yana olmamıştı.
Suat Derviş, 1935 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde, dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen feministlere, kadın hakları savunucularına Atatürk hakkında övgü dolu sözler söylemiştir.
Hayatı sonsuza kadar şatafat içinde geçmeyen Derviş, edebiyat dünyasında da çok acılar çekmiş, kendine yer edinmek için kadın başına mücadele etmiştir. Bizler şimdi Cumhuriyet’in ekmeğini yiyoruz ama takdir edersiniz ki her yeni oluşum pat diye kabul görmez. Suat Derviş öyle zor zamanlar geçirmiştir ki, insan ona hayranlık duymadan edemiyor. Yani direnişine, sabrına, inancına, kadın oluşuna…
“Gazetede neler okudunuz?”
“Dedim ya, öğütler… Bir erkek bir kadına nasıl davranmalı, onu öğrendim.”
Derviş, 211. s
Cumhuriyet Dönemi, Türk toplumunun medenileşme yolunda attığı resmi bir adımdı ancak buna direnç gösteren bir güruh vardı.
Ve Suat Derviş mürekkep yalamış bir kadın olmanın avantajı, cesareti ve kendinden eminliği ile çıktığı her yolda müthiş dirençlerle karşılaşmıştır. Buna rağmen pes etmemiştir. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde aktif bir gazeteci ve yazar olarak İstanbul ve Ankara arasında mekik dokuyordu.
O, Cumhuriyet kadınının en güzel temsilcilerindendir. Kalemi ile edebiyat dünyasında sapasağlam bir yer edindi. Orada da zorluklar ensesine yapışmıştı. Erkek egemen yapı edebiyat dünyasında da vardı. Siyasi görüşü nedeniyle uğradığı baskılar onu iş bulamaz hale getirdi. Her şey ve herkes âdeta iş birliği yapmış, ona sırtını çevirmişti. Haliyle edebiyat dünyası da ona sırtını döndü. Öyle meşakkatli bir yaşam ki. Yıllarca yaşadığı yoksulluk ve yalnızlık duygusu onu yurtdışına itti.
Suat Derviş, bir kuş gibi; bir kanadında mücadele, bir kanadında yalnızlık… ve bütün kanatları kendi memleketinde yolunmuş, cansız bırakılmış, hürriyeti elinden alınmış, en sonunda terk-i diyar eylemiş. Nasıl bir hüzündür ki bu, elin kolun bağlı, çaresizlikler girdabında tutunacak bir umut, bir dal aramak ve tutunduğun dalların hepsinin kırılmış olması, nasıl bir elemdir.
Yazarken gözlerim dolu dolu yazdım, yazdıkça daha çok anladım. Empati yapa yapa içimde derinleşti. Burada uzun uzadıya yazmak elbette isterim ama Suat Derviş ve ona dair her şey bir yazıya sığdırılamayacak kadar özel ve kıymetli benim için.
Kadın olmak azizim, kadın olmak ne zor meseleymiş bu dünyada. Aynı gökyüzünü paylaşırken eşit derecede ondan faydalanamamak ne acı. Buna rağmen yılmadan, korkmadan, bir iz bırakma derdine düşmek, ne kutsal bir gaye.
Şimdi, “Kadın var kadın var,” demekte haksız mıyım? Ve o derviş ruhlu kadın edebiyat dünyasına birden fazla eser bırakmış; çağdaşlarının arasından sesini duyurabilmiştir.
Kadın olmak geçmiş zamanlarda zordu elbette; geçen yıllar kadına dair algıları, var oluş sancılarını başka biçimlerde bizlere sunuyor.
“Bana en fena gelen şey onun nankörlüğü!” Derviş
Ve eserleri…
Fosforlu Cevriye, Onu Bekliyorum, İki Kadın İki Aşk, Şoför Mustafa, Bir Haremağasının Hatıraları, Kadıköy’de Muhakkak Bir Define Var, Yeniden Başlayabilseydik, Hiçbiri, Alev Dudaklı Kadın, Bu Başı Ne Yapalım, Derviş, Çılgın Gibi, Sınır, Sen Benim Babam Değilsin…
Yok etmeye çalışırken ölümsüzleştirmek diye bir şey var ve bu söz onca engeli ‘KADIN BAŞINA’ aşan Suat Derviş için de söylenmiş olmalı. Bıraktığı eserleri görüyorsunuz. Fazla söze hacet yok sanırım.
Yalnızım diye diye de öldü. Hem de yoksulluk içinde. Ölmek eğer bedenin yok olmasıysa evet, öldü. Peki yaşamak, yaşamak nedir? Yaşamak kendi döneminden çağları aşıp bir ses, iz, imza bırakmaksa, kuşkusuz bunun en kıymetli isimlerindendir Suat Derviş.
Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değildir. Bir milletin özgürlüğünü, eşitliğini ve insanca yaşamını sağlamaya çalışan üstün bir idealdir. Ve kadınlar bu üstün idealin en hakiki ve daimi savunucularıdır.
Cumhuriyetin gölgesinde Suat Derviş ve onun gibi nice kadınlarımız sınıfsal eşitsizlikleri, kadın özgürlüğünü, hayatta kalma mücadelesini yazdı. Hepsi birbirinden özgün seslerdi. Biz kadınlar her zaman içimizdeki o özgürlüğün haykıran sesini, bizden öncekilerden ilham ve güç alarak beslemeye, sürdürmeye devam edeceğiz çünkü buna mecburuz.
“Kendi dertlerimize yanmışız. Yan, yan ama insanlık… İnsanlık bu değil, başkalarının derdine çare bulmak insanlık…” Derviş, 188. s.
Yaşamda bir ideale inanıp, o ideal uğruna sefalet içinde yaşamayı göze alan ve Türk edebiyatına ismini yazdıran, Cumhuriyetin Gölgesinde Derviş Ruhlu Kadın Suat Derviş’e gönülden vefa ve sevgi ile…



