‘açılın açılın tekrar, çocuk dizlerimdeki yaralar’
Kadıköy vapuruyla bir ileri, bir geri gittim bugün. Kaç yolculuk yaptım, saymadım bile. Yüzümü denize ve dalgalara gömüp rüzgârı buyur ettim yanıma. Telaşsız bir özümseme seansıydı bu benim için. Kırmızı ressam şapkamı da çıkardım bir süre sonra, istedim ki saçlarım ahenkle dans etsin benimle. Ne zamandır böyle aylak aylak dolaşmamıştım. Ne zamandır kendime hiçbir şeyi düşünmeme özgürlüğünü sunmamıştım. Şimdi sadece deniz, rüzgâr ve birkaç martı var içimde huzurla kıpırdanan.
***
İlk iş sahafları dolaşıyorum yavaş yavaş. Elimde susamları beni takip eden gevrek simit olmazsa olmazım. Çocukluğumdan hatırlıyorum bu sepya tonlarını, içimde heyecandan yerinde duramayan genç bir kız var, hissediyorum… Bilmediğim yazarların kitaplarından rastgele sayfalar okuyorum. Ne büyük bir özgürlüktür bu, ne basit bir kendimle buluşma hâlidir, şimdi anlıyorum. Bir tokat gibi vuruyor bu gerçek yüzüme.
***
Önceleri tek bir yağmur damlası görmemle beraber dışarı atardım kendimi. Şimdi de çok seviyorum yağmurları, ama nereye gitti o telaşsız mutluluk hissi bilmiyorum. İnce bir hırkayla yağmur altında dolaşırken aslında hiç bilmediğim bir yüzünü görürdüm sokakların. Yalnız olurdu sokaklar, kimse ıslanmak istemezdi ılık damlalarla. İşte o zaman tüm sokakların benim olması düşüncesiyle daha da mutlu olurdum. Saçlarım ıslanıp yüzüme yapışana, çoraplarım su içinde kalana kadar yürürdüm sessiz bir ahenkle. Şimdi yağmuru sadece camın ardından izlemek ne üzücü…
***
Bir yerlerden kulağıma o ünlü Fransız nağmeleri çalınıyor, mıhlanıyorum olduğum yere. En son ne zaman dinledim Edith Piaf’ı, hatırlayamıyorum. Bir zamanlar elime küçük gelen telefonumun ekranındaki fotoğrafı geliyor gözümün önüne, pembeler, morlar havada uçuşuyor. Canım Fransızca çekiyor. Bazen insan anlamadığı şeyleri duymak istiyor belki, diye düşünüyorum. Böyle zamanlarda ruhum süzülüp saklambaç oynuyor sanki benimle. Kendime dışarıdan bakınca o kadar yabancı ki bu duruş. Hafif ürkek, alabildiğine özgür, düşünceleri fırdolayı hırçın buklelerle sarılı dingin bir beden… Belki kimse farkında değil ama, o çok iyi bu saklambaç oyununda. Sahi, bir insanın ruhu kaç mevsim saklanabilir kendinden?
***
Burada kendimle olmak ne güzel, diye geçiriyorum içimden. Her yer ışıl ışılken, gördüğüm her güzel şeyi incelerken… Tüm bu güzelliklerin içinde çoktan beri beklediğim bir haber alıyorum. Hanidir boğazımın bir köşesinde yer etmiş nefesim bir ıslık gibi dökülüyor dudaklarımın arasından. Seksek oynamak, şapkamı fırlatıp atmak, içim soğuyana kadar rüzgârı da yanıma katıp koşmak istiyorum. Gülsem nasıl olur, diye düşünüyorum. Hiçbiri için izin vermiyorum kendime. Birdenbire ak bir köpük gibi temizlenen göğün altında nefes alıp veriyorum sadece. Silinip gidiyor etrafımdaki her bir şekil ve kadim bir tekerleme süzülüyor boşluğa doğru;
Aldım…
Verdim…
Ben seni yendim!



