Perşembe, Nisan 23, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Tahta At

“Bazı çocuklar hiç büyümez.”

Emin hiç evlenmemişti.

Altı yaşındayken atları çok severdi. Babası, doğum gününde ona elleriyle tahta bir at yapmıştı. Emin o gece oyuncağını merdivenin başına bıraktı.

Gece, susayan babası karanlıkta ayağı o ata takıldı.

Merdivenlerden yuvarlandı.

Ve bir daha kalkamadı.

O günden sonra evde bir sessizlik başladı.

Ama bu sessizlik herkese eşit dağılmadı.

Annesi, diğer çocuklarıyla ilgilendi.

Emin’le konuşmadı.

Sanki evdeydi ama yoktu.

Sanki yaşıyordu ama eksikti.

Yıllar geçti. Emin büyüdü. Kuaför oldu.

İnsanların saçlarına dokundu, ama kimsenin hayatına dokunamadı.

Hep bakımlıydı. Hep düzenliydi.

Ama içinde hâlâ merdivenin başında bırakılmış bir çocuk vardı.

Uzun yıllar lüks bir semtte yaşadı.

Emekli olunca kardeşi Refik’le birlikte, bahçesi geniş, iki odalı bir gecekonduya taşındı.

Hayat ilk kez yavaşladı.

Bir sabah, mahalle bakkalının önünde Fazilet’le karşılaştı.

Emin gözlerini alamadı.

Fazilet de baktı.

Fazilet’in adımları bir an yavaşladı.

Göğsünde hafif bir sıkışma hissetti.

İçinden, “Fötr şapkalı, takım elbiseli, mis gibi kokan bu adamın burada ne işi var?” diye geçirdi.

Sonra durdu.

Gözleri… deniz gibiydi.

Sonraki günlerde sık sık karşılaştılar.

Bir süre sonra Emin, Fazilet’i kardeşi Refik’le tanıştırdı.

Bir gün onu eve davet ettiler.

Fazilet, börek, kek, poğaça yapıp götürdü.

Kapı açıldığında daha içeri girmeden fark etti:

Ev… farklı kokuyordu.

Temizliğin, sabunun ve biraz da yalnızlığın kokusu.

Salona adım attığında nefesi bir an durur gibi oldu.

Omuzları hafifçe gerildi.

Gözleri eşyaların üzerinde dolaştıkça adımları yavaşladı.

Oymalı koltuklar, eski ama zarif bir konsol, duvarlarda fotoğraflar…

Ve balkon kapısının yanında duran tahta bir at.

Orada biraz eğreti duruyordu.

Sanki ait olduğu yer burası değildi.

Göğsünde ince bir huzursuzluk kıpırdadı.

Gözleri attan ayrılmak istemedi ama fazla bakarsa bir şey olacakmış gibi başını çevirdi.

Sormak istedi.

Ama sustu.

İki büyük kütüphane vardı. Kitaplarla dolu.

Emin az konuşuyordu.

Refik ise susmayı bilmez gibiydi.

O akşam birlikte yemek yediler.

Masada fazladan tabaklar, bıçaklar, bardaklar vardı.

Fazilet’in alışık olduğu sofralardan çok farklıydı bu.

Refik sordu:

“Şarap alır mısın?”

Fazilet’in parmakları tepsinin kenarında birbirine dolandı.

Parmak uçları hafifçe titredi.

Bakışlarını kaldırmadan, sesi incelerek:

“Olur,” dedi.

Refik konuştu, anlattı, sordu.

Emin sustu.

“Emin ağabeyim hiç evlenmedi.”

“Ben evlendim, iki çocuğum var. Ama ayrıldım. Çocuklar anneleriyle yurt dışında.”

O akşamdan sonra Fazilet sık sık gelmeye başladı.

Akşamları çorba yapıp getiriyor, birlikte oturuyorlardı.

Yavaş yavaş kitap okumaya başladı.

Sessizliği de öğrendi.

Emin ve Refik her sabah işe gider gibi çıkıyor, akşamüstü dönüyorlardı. Fazilet’in merak konusuydu.

Acaba nereye gidiyorlar?

Bir gün, onlar yokken Fazilet posta kutusuna bıraktıkları anahtarı aldı.

Kapıyı açtı.

Temizlik yaptı.

Yemek hazırladı.

Sonra gözü tahta ata takıldı.

Yavaşça yerinden aldı.

Ortaya getirdi.

Üzerine oturdu.

Hafifçe sallandı.

Tam o sırada kapı açıldı.

Refik gelmişti.

Fazilet’in sırtından aşağı ince bir ürperti indi.

Ellerini ne yapacağını bilemedi.

Refik’in yüzü bir anda sertleşti.

“Onu yerine koyar mısın?”

Fazilet’in yüzüne sıcaklık yürüdü.

Kulakları yanar gibi oldu.

Elleri bir an boşlukta asılı kaldı, sonra aceleyle atı yerine bıraktı.

Ama merakı korkusundan büyüktü.

“Bu atın hikâyesi ne?” diye sordu.

Refik anlattı.

Babalarının ölümünü…

Merdivenleri…

Ve annelerinin Emin’i hiç affetmediğini…

Ama bir şey vardı ki…

Söylemedi.

Söz yarım kaldı.

Kış çok sert geçti.

Bir gün Refik bakkala giderken düştü.

Kafasını taşa çarptı.

Ve öldü.

Emin o günden sonra içine kapandı.

İştahı kesildi.

Evden çıkmaz oldu.

Fazilet yine geliyordu.

Ama ev artık daha sessizdi.

Ve o sessizlik… omuzlarına çöker gibi ağırdı.

İlkbahar geldi.

Bahçe yeniden doğdu.

Erikler, kirazlar, elmalar…

Erguvanlar, laleler, nergisler…

Kekik, nane…

Hava mis gibi kokuyordu.

Bir sabah Fazilet geldiğinde Emin hazırdı.

“Gidiyoruz,”

“Sürprizim var.”

Hipodroma gittiler.

“Bir sayı söyle,” dedi Emin.

Fazilet söyledi.

Emin kağıdı doldurdu.

“Bunun adı altılı ganyan,” dedi.

Sonuçlar açıklandı.

“Kazandık,” dedi Emin.

Büyük bir paraydı.

Şimdi anlamıştı Fazilet neden gecekonduda oturduklarını…

Bankaya gittiler.

Fazilet’in adına bir hesap açıldı.

Ertesi gün kaleye çıktılar.

Sonra çarşıya indiler.

Emin yumuşak sesiyle her şeyi anlattı.

Bir süre sonra durdu.

“İnsan bazen neden yaşadığını geç anlıyor.”

“Ben galiba şimdi anlıyorum.”

Fazilet’in kalbi bir an hızlandı.

Ama konuşmadı.

Dolmuşa bindiklerinde Emin yeniden konuştu:

“Önümüzdeki ay huzurevine gideceğim.”

Fazilet’in göğsünde keskin bir sızı belirdi.

Nefesi daraldı.

“Evde ne istersen al.”

“Geri kalanını dağıtırsın,” dedi Emin.

Fazilet başını eğdi.

Gözlerinden süzülen yaşları silmedi.

Dört gün gitmedi.

Beşinci gün kapıyı çaldı.

Açılmadı.

Anahtarla içeri girdi.

Emin yataktaydı.

Yüzü kıpkırmızı, ter içindeydi.

“Ben geldim.” 

Emin sayıklıyordu:

“Anne… geldin mi?”

Fazilet’in boğazı kurudu.

Kalbi göğsüne sığmıyormuş gibi çarptı.

“Geldim.”

“Beni affettin mi?”

“Affettim.”

“Seviyor musun beni?”

Fazilet eğildi.

Alnına dokundu.

“Seviyorum… hem de çok.”

Emin’in yüzü yumuşadı.

Küçük bir gülümseme belirdi.

Ve sonra…

nefesi durdu.

Oda sessizleşti.

Fazilet bir süre elini bırakmadı.

Sonra yerdeki defteri aldı.

İçinden bir fotoğraf düştü.

Fazilet’in parmakları fotoğrafın kenarında dondu.

Nefesi göğsünde asılı kaldı.

Fotoğraftaki kadın…

kendisine neredeyse tıpatıp benziyordu.

Aynı bakış.

Aynı yüz.

Fazilet yavaşça balkona yürüdü.

Tahta at hâlâ oradaydı.

Yanına yaklaştı.

Elini üzerine koydu.

Ve ilk kez… korkmadan dokundu.

Sanki yıllardır bekleyen bir çocuğun başını okşar gibi.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Gül Canca
Gül Canca
15 Mart 1963’te doğdum. Hayat bana zamanla birçok kimlik verdi: Çocuk, öğrenci, çalışan, eş, anne… Uzun yıllar sekreter olarak çalıştım, emekli oldum. Şimdi ise bütün bu yılların biriktirdiği hayatı ve insan hikâyelerini yazıya dönüştürmek için yazar kimliğine hazırlanıyorum.

POPÜLER YAZILAR