Haberlerde aynı safsatalar dönüyordu. Şık giyimli kadın kameraya dimdik baktı. Gülümsedi. “Sayın seyirciler, evet, yanlış duymadınız, iki yıl boyunca günde bir çeyrek altına bir ev…” diyordu.
Sabah yedide evden çıkmıştı. Şimdi saatin kaç olduğuna bakacak takati kalmamıştı. Ayakkabılarını çıkarınca gün de sırtından indi. Ceketini birkaç kez havalandırıp kendisi gibi koltuğa attı. Elinde siyah ve uzun kumanda, saçında kereste tozları, başparmağında eprimiş ayakkabının kiri… Boş boş ekrana baktı bir süre. Karnının gurultusu televizyonu bastırmaya başlayınca kapı koluna astığı ekmeğine gözü takıldı. İki yumurta, bir bardak çay, bir de ekmek… Tamam. Plan hazırdı.
Mutfağa gitti. İçini ısıtacak kadar suyu koydu. Beklerken olancasını hazırladı. Fokurdayan suyu çaya katarken üzerinden düşenler de deme karıştı. Önemsemedi. Dışındaki zaten içindeydi. Biliyordu. Yeniden televizyon karşısına geçti. Sessizliği yaran bu kutu, en sadık dostuydu. Duyduğu o sesle irkildi:
“Evet, bugün 19 Mart Perşembe yine sizinleydik, yarın görüşmek üzere efendim, iyi akşamlar.”
Uzun süre düşündü. Sayılarla arası oldum olası iyi değildi. “19 Mart… 19 Mart… 19 Mart…” diye mırıldandı. Ne olduğunu bulamadı. Sadece tekrarladı. Gözleri kapanıyordu.
“Günlerden neydi? Perşembe, dedi şık giyimli kadın. Ha çarşamba, ha perşembe… Ben her gün çalışıyorum onun aksine.”
Tek göz ocağının yanmadığına emin oldu. Çok geçmeden kendini şiltesi kâğıttan hâllice yatağına bıraktı.
Alarmı çalmadan uyandı. Ağzındaki acılık yine dişlerini sızlatıyordu. Midesi bulandı. Aynanın karşısına geçti, birkaç saniye kendine baktı. Yarım yamalak gülümsedi. Olanca gücüyle tükürdü. Aynaya doğru savuracaktı. Vazgeçti. Suyu açtı. Akıp giden kabarcıklara baktı. Aynaya tekrar döndü. İki gözünü de araladı bu kez. Saçındaki birkaç çıkıntıya takıldı. Suyla yatıştırmaya çalışırken bağırdı. Kıymık parmağına geçmişti. Bu kez uyandı. Onu seçemiyordu. Çekmeceleri karıştırdı. Bir cımbız buldu. Pasını dondurmak için çakmakla ucunu yaktı. Çekti, çekti, çekti… Birkaç darbeden sonra kıymığa ulaştı. İştahı hepten gitti. Kıymık çıktı. Parmak ucundan ince bir kan yürüdü. Eli bir süre titremeyi bırakmadı. İyiden iyiye sızlıyordu. Diğer gömleğini giydi. Sağlam eliyle yakasından birkaç kez geçti. Pantolonunu giyerken sabahın ilk ışıkları da evi tozlarla yüzleştiriyordu.
Kapıyı iki kez kilitleyip sokağa çıktı. Köşeyi dönünce Simitçi Hayri ile selamlaştı. Bir tane aldı. Dokunmadı. Atölyeye girdiğinde ustabaşıyla göz göze geldi. Selamlaşacaktı ki “Bitecek bunlar!” diyen davudi sesten tiksindi. Simidini kenara bıraktı. Üç beş derken keresteler hizaya geldi. Tozlar bir o kadar coştu. Ellerini savururken etrafına baktı. Herkesin yüzünde bir bulut sezdi. Kimisi hastane masraflarını kimisi gelinlik kızını kimisi de bisiklet bekleyen çocuklarını düşünüyordu belki. Dudağına belli belirsiz bir acıma yerleşti. “Mola!..” dedi Kel Hasan. Bu ses onu kendine getirdi. Ellerine baktı. Yine kat kat olmuştu. Üstüne sildi. Suya kadar idare ederdi.
Herkes masaya oturdu. Bir televizyon karşısında, bir de burada oturmayı seviyordu. Birinde sadece tabak çanak sesi vardı ama yalnız olmadığını görmek hoşuna gidiyordu. Bacağı hareketlendi.
“Git şu adama artık!”
“Giderim Ali Ağabey, giderim.”
“Kaç aydır aynı maval okumalar, kötüsün be…”
Gözlerini kaçıra kaçıra yemeğini yedi. Sonra çayını alıp dışarı çıktı. Beş dakikasını canlı kerestelere ayırdı. Kısacık da olsa içi açıldı. Sanki toz, ilk kez ciğerine değil de göğe karışıyordu. “İş başıııı!..” diye haykıran Kel Hasan’la göz göze geldi. Atölye bir anda yine zerrelere büründü. Herkes yorgun… Herkes bezgin… Herkes her şeye rağmen işinin başında…
Gün bitince yine evine döndü. Bugün ceketi her zamankinden ağırdı. Koltuğa savurdu. Üzerinden dökülen talaş, boylu boyunca yayıldı. Sadece baktı. Yanından sessizce geçti. Televizyonu açık bırakmıştı. Kimsenin yalnız olmasına gerek yoktu. Şık giyimli kadının sesini duydu. Bu kez “Altın düne göre değer kaybetti. Satacaklar telaşlı,” diyordu. Yüzündeki ciddiyetten ürktü. Boğazı düğümlendi birden. Ardı ardınca öksürmeye başladı. Sanki bütün günü içinden atıyordu. Az önceki tozun içinden geçti. Bardağa uzandı. Tutamadı. Dizlerinin bağı çözüldü. Düştü. Kırık camların üstüne ince bir talaş tabakası çöktü. Bir anda evde en çok ışığı onlar gördü. Tavana baktı. Lambalardan biri sönüktü. Diğerinin üzerindeki toz, ona çok tanıdık geldi. O da parlamak için tozu aşmalıydı.
Televizyondaki ses yükseldi:
“Evet, bugün 20 Mart Cuma, yine sizinleydik. Pazartesi görüşmek üzere efendim, iyi akşamlar.”
Yavaşça yerden kalktı. Ceketinin iç cebine uzandı. Simit taş kesilmişti. Üzerindeki susamları tek tek ayıkladı. Eskisi gibi bir anda ağzına atmadı. Avucunda tuttu. Bir süre baktı. O zaman hatırladı:
Dün 19 Mart’tı.
Çocuk Ömer’in doğum günüydü.
Cebindeki simit, kutlanamamış bir gün kadar bayattı.



