Derler ki yüksek dağların ardında, kışın aylarca inmeyi unuttuğu bir vadide, kız çocukları doğduklarında kulaklarına iki isim fısıldanırmış; birini herkes bilirmiş, ötekini yalnız rüzgâr.
Evler yaşlanır, babalar ölür, erkek kardeşler uzaklara gider, savaşlar gelir, yollar kapanırmış; o zaman evlerden birinin kapısı sessizce kapanır, içeriden bir kız çıkarmış.
Saçları kesilir, kadınlığı bezlerle ve sessizlikle saklanır, eteğinin yerini koyu renk bir pantolon ceket alırmış. Rüzgârın bildiği ikinci ad o gün verilirmiş ona.
Bu kararı çoğu zaman kız vermezmiş. Ailenin erkek evladı kalmadığında toprağın, mirasın, güvenliğin ve geleneğin yükü onun omuzlarına bırakılırmış. Ne ağıt yükselir ne kutlama yapılırmış; vadidekiler bunu bir seçim değil, dağdan kopan çığın önünde durulamaması gibi kaçınılmaz sayarmış.
Kar gelir, nehir taşar, bir kız oğul olur ve hayat sürermiş. Kararı bazen aileler, bazen gelenek, bazen de başka yol bırakmayan hayat verirmiş. Kimi bu rolü özgürlük, hareket alanı ya da ailesini koruma gücü olarak benimser, kimi sessizce boyun eğermiş. Çünkü vadide fedakârlığın hikâyesi anlatılır, bedeli ise çoğu zaman suskunluğa bırakılırmış.
Sonraları dağın yollarında uzun adımlarla yürüyen birini görürlermiş; elinde tüfek, cebinde tütün, sesinde taşların sertliği. Köylüler ona erkeklerin adıyla seslenir, o da dönüp bakarmış. Zamanla ilk adını yalnız aynalar hatırlar, sonra aynalar da unutmaya başlarmış. Ama geceleri, rüzgâr çatılara vurup kurtlar uzakta uluduğunda, ocaktaki ateş küçülüp vadinin bütün sesleri çekildiğinde, insanların gündüz taşıdığı isimler de hafiflermiş.
Bir gece yaşlı bir burnesha penceresinin önünde otururken avludan geçen genç kızları izlemiş. Kahkahaları dereye kadar inmiş, rüzgâr saçlarını savurmuş, içlerinden biri dönüp gökyüzüne bakmış. Yaşlı kadın uzun süre onu seyretmiş, sonra elini başına götürmüş; orada olmayan saçlarını düzeltir gibi. Bunu gören olmamış. Dağlar sır tutarmış.
Yıllarca onun gücünden söz etmişler; at sürdüğünü, silah kullandığını, aileyi ayakta tuttuğunu, erkeklerle aynı masaya oturup sözünün dinlendiğini anlatmışlar. Ailesi onunla gurur duymuş, köy ona saygı göstermiş; ama bunun onun içinde nasıl yankılandığını soran pek çıkmamış.
Kimi yeni kimliğinde güç bulmuş, kimi ise bastırılmış duyguların, yalnızlığın ve kimlik çatışmasının yükünü taşımış. Bir insanın yıllarca başka bir isimle yaşamasının ruhunda ne bıraktığını, kendi olmakla ait olmak arasında sıkışmanın nasıl bir his olduğunu kimse kolay kolay konuşmazmış. Hele geceleri hangi rüyaları gördüğünü hiç soran olmamış; çünkü o vadide rüyaların hesabı tutulmazmış.
Bir ilkbahar günü eriyen karlar vadiden aşağı akarken yaşlı kadın dere kenarına oturmuş. Suyun yüzüne bakmış: ne gençliğini ne de yıllarca taşıdığı adı seçebilmiş, çünkü ikisi çoktan birbirine karışmış.
Dere akarken anlamış ki insan bazen kaybolmaz, değişir. Bazı isimler unutulur, bazı hatıralar silikleşir, ama yaşanmış hayat suyun taşıdığı izler gibi bütünüyle yok olmazmış. Belki rüzgâr onun ikinci adını hâlâ biliyordur, dere ise taşıdığı bütün adları.
Ve dağların arasında, kim olduğunu hatırlamakla kim olduğuna dönüşmek arasındaki o uzun yolun hikâyesi sessizce akıp gidermiş.



