Bir tereddüttün, endişenin kokusunu çok uzun zamandır duymuyorum. Üzerimde tek bir anı kaldı. Kokusu zaman içerisinde kaybolsa da o ilk soğukluğu hiç unutmadım.
Kapının önünde durup ev ahalisinin gölgelerini izliyorum. Onları görebildiğimi, hatta duyabildiğimin farkında bile olmadan üzerime astıkları ucuz şeyleri taşıyorum. Bu bazen ceket, bazen çanta, hatta bazen anahtar… Evi de bana emanet ediyorlar.
Sadece bir kişi var ki ona dair hiçbir şey bilmiyorum. Evin içerisinde küçük adımlar atıyor, etrafı temizliyor. Bazen çiçeklerle konuştuğu da oluyor. “Ay benim güzelim. Dur, sana biraz su getireyim.”
Benim yanımdan geçerken tedirgin gözlerle bakıyor etrafına. Kapıya, ayakkabılığa hiç yaklaşmıyor. Ayakkabıları toplamadan önce derin derin nefes alıyor; alnında biriken teri de kıvırdığı kazağıyla siliyor. Bana genelde arkasını dönüyor. Boğazım da yok ki temizlesem, ses çıkarsam, desem ki; “Hey, ben buradayım!” ama yok, sesimi duyuramıyorum. Kokusu ne? Yükleri ne kadar ağır, hiç bilmiyorum. Günden güne merakım arttı.
Evdeki ayak sesleri yıllar içerisinde azaldı. Anladığım kadarıyla eşi ve kadın kaldı. Sol tarafımdaki çıkıntının üzerindeki hırka hiç alınmadı. En son genç bir çocuk asıp gitmişti. Onun kokusunun silindiğini hissediyorum.
Kadın karşımda ellerini sımsıkı tutmuş, çökmüş omuzlarıyla bana bakıyor. İlk defa yüzünü bana döndü. Yaklaşmaya niyeti yok gibi. Kırmızı gözleri, kabuğu kalkmış dudaklarıyla duruyor karşımda. Hemen arkasında eşi… Kadının omzuna elini koymuş, anlaşılmaz yüzle o da bana bakıyor. Sanırım üstümdeki hırkadan dolayı. Hareket etsem ya da ne bileyim, bir şey olsa da o hırkayı onlara versem. Sanki bana baktıkça hırka ağırlaştı. Atomlarımı sıkıştırsam, belki şöyle bir genişlesem, kavuşturabilir miydim onları?
Bir hava akımı oldu sanki. Değişik bir koku duyuyorum. Bu evde olmayan, hiç bilmediğim bir koku… Direnemedim. Kollarım taşımak için var oldu; hiç bilmem ben tutunmayı. Sanırım başımı çarptım. İçimdeki titreşim büyüdükçe büyüdü. İnceden bir “çın” sesi sardı her yerimi.
Adam atıldı hemen üstüme. Yumuşak, buruşuk ellerle kavradı beni. Ne kadar sıcak elleri… Hırka düştü ayak ucuna. Kadın ağlıyor, adam eğildi yamacıma. Titreyen elleriyle aldı hırkayı, uzun uzun kokladı. Nedendir bilinmez, bu görüntü hiç hoşuma gitmedi. Başını gömdü, öylece kaldı. Kadın arkasını dönüp odasına girdi.
Hırka da epey ağırmış. Yılların boşluğunun bu kadar ağır olduğunu ancak üstümden düşünce anladım. Artık tümden çırılçıplak kaldım. Ne kimse yanımdan geçip gidiyor ne de üzerime bir şey asıyorlar.
Ev soğudu, karardı. Mis gibi pişen yemek kokusu, yerini çürümüşlüğe bıraktı. Öyle bir kokuydu ki salondaki sümbülün kokusunu bastırdı. Adam ve kadını göremez oldum. Keşke ayaklarım olsaydı da onları kolaçan etseydim.
Kapı zorlanıyor. Hiç duymadığım sesler hararetle bir şeyler konuşuyor. Kapıya vuruyorlar. Bizimkilere bakmaya geldiler sanırım. Kapıyı gürültüyle açıldı. Kolu duvarı deldi. Yıllardır özenle bakılan duvar çatladı. Alçının gözyaşları toz gibi döküldü yere. Uzun süredir görmediğim birkaç kişi ayakkabılarını bile çıkarmadan içeri daldı.
Telaşlı ayaklar arkamda duran odanın önünde durdu. Sesleri değişti; titrek ve boğuk boğuk duyuluyorlardı.
Önümden geçip gittiler, sonra başkaları geldi. Önümden iki tane boş beyaz yatak geçti; biraz sonra aynı yataklar bu kez dolu olarak geri döndü. Morarmış bir el gördüm. Daha önce hiç öyle bir el görmemiştim.
Bir anda üzerime soğuk, hiç bilmediğim bir şey asıldı. Kadının değişmiş kokusu üzerimde bütün cansızlığıyla asılı kaldı.



