Cumartesi, Nisan 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kadın Sesleri – Simone De Beauvoir

Kadın ne zaman ve hangi koşullarda “insan” olur? Daha açık sormaya çalışayım; kadın nasıl yalnızca kadınlığından bahsedilen biri olmaktan çıkıp “kadın” olmanın kıstasları altında ezilmeden varlığını ortaya koyabilir? Daha çok kadınlar tarafından dile getirilmiş ve yanıtları aranmış sorular… (Erkeklerin sorulacak çok daha ciddi ve önemli soruları olmuştur hep!) 

Kadın; köle, cariye, hizmetçi, eş, anne vb sıfatlarından sıyrılmak ya da yalnız bunlardan ibaret olmadığını anlamak için kendi sesini duymaya, anlatmak içinse o sesi duyurmaya, hatta haykırmaya ihtiyaç duymuş. Bazı kadınlarsa yalnız kendi sesini duymakla kalmayıp onlarca, yüzlerce kadını, hem kendi zamanında görüp dinlemiş hem de geçmişin seslerine kulak vermiş…

Simone De Beauvoir eğitim hayatına matematikle başlamışken felsefeyle devam ediyor. İyi ki de öyle yapmış diyorum. Bu kadar parlak bir zihnin bilgiyle donanıp filizlenmesi, olgunlaşıp gelişmesi, dalları ve budaklarıyla bugünlere, bizlere erişebilmesi için… Öğrencilik yıllarında tanıştığı ve tanıştığı andan itibaren ondan ayrılmak istemeyeceği Sartre, onun ruh eşi miydi, bilmiyorum ama zihnini ve ruhunu beslemek adına sahip olabileceği en iyi yoldaştı. Özel hayatlarına dair konuşulacak çok şey olan ikiliyi, bu açıdan değerlendireceksem bu kesinlikle şaşırmalı, yadırgamalı ya da sahiplenmeli bir içerikte olmayacak. Çünkü beni onların ilişkilerine dair ilgilendiren, daha doğrusu etkileyen şey dürüstlükleri ve özgürlük anlayışları. 

Birbirini bulmuş bu iki zihin çalışmalarında, düşünceleri ya da yazılarında adım adım birbirlerini takip ediyor, değerlendiriyor ve katkıda bulunuyor. Burada benim için şaşırtıcı olan şeyse (keşke şaşırtıcı olmasaydı) Simone De Beauvoir’ın Sartre’ın gölgesinde kalmamış olması. Çünkü kadınlar çoğunlukla “büyük” adamların yanında değil, gerisinde yürümüşlerdir. Kimisi yitip gitmiş kimisi de, “Ben buradayım,” demek için mücadele etmek zorunda kalmıştır. 

Örneğin; Sidonie Gabrielle Colette adlı Fransız yazar, eşi tarafından bir odaya kilitleniyor, sırf yazması için. Bu zorbalıkla yazdığı kitabı eşinin adıyla basılıyor ve müthiş bir çıkış yapıyor. Eşi bütün payeyi toplamakta bir sakınca görmüyor. Colette başkaldırmamış olsaydı, onun adını bilmiyor olacaktık. 

Ya da hikâyesi beni derinden yaralayan Camille Claudel geliyor aklıma. Büyük heykeltıraş Auguste Rodin’in önce öğrencisi, sonra sevgilisi, hatta ilham perisi olan genç Camille… Henüz üne kavuşmamış olan hırslı Rodin’in kendisinden beslenmesine izin vermiş ama bu sırada kendini tüketmiş yetenekli heykeltıraş. Birçok eserinin Rodin tarafından kıskanıldığı bile söylenen Camille Claudel, ölümüne kadar otuz üç yıl boyunca bir akıl hastanesinde yaşıyor. Ne yazık hassas ruhu ona başkaldırmak için gerekli cesareti verememiş. Simone De Beauvoir bu örneklerden kendi kişiliğiyle ayrılıyor elbette ama Sartre’ın da bir kadının varlığından rahatsızlık duymayacak, bir kadını ezip geçmeyecek karakterde olduğunu  belirtmek gerek.

Örnekler çoğaltılabilir elbette ama Simone De Beauvoir’a bir an önce geri dönmek istiyorum. Onun hayata, insanlara, ilişkilere karşı varoluşçu görüşleri ve davranışlarına, siyasetin içinde fikirleriyle duruşuna, üstelik kadınların pek de söz sahibi olmadığı o dönemde böyle biri olabilmeyi başarmış olmasına hem saygı hem de hayranlık duyuyorum. 

Öncesinde Sartre, Camus, Koestler gibi isimlerle birlikte fikirler üreten, etkin olan Beauvoir bir noktada kadınlığıyla onlardan ayrılıyor. Çünkü onun herkesten farklı olarak kadınlara dair gözlemleri ve söylenecek sözleri birikiyor. Feminizm denilen olgunun temellerini atan “İkinci Cins” adlı kitabı tüm dünyada yankı buluyor. Tabii ki geri dönüşlerin hepsinin olumlu olması beklenemezdi. Aksine oldukça tepkili bir kalabalıkla karşılaşıyor, çünkü Beauvoir gören, bilen, konuşan bir kadındı! Üstüne üstlük yaşamını yalnız kendi seçimleriyle sürdüren özgür bir kadındı! 

Kitabın ilk sayfasından bir alıntı yapmak isterim fikir vermesi açısından: Kimi zaman, “kadın dünyası” erkek dünyasıyla karşılaştırılır, oysa bir kez daha belirtmek gerekir ki kadınlar hiçbir vakit özerk ve kapalı bir toplum kuramamışlardır. Erkeklerin yönettiği bir topluluğa karışmışlardır ve burada, ikinci derecede bir yerleri vardır; ancak birbirlerine benzedikleri için, mekanik bir dayanışmayla birbirlerine bağlıdırlar. Bir bütün hâlinde olan topluluklardaki organik dayanışma yoktur kadınlar arasında.

Tekrar etmek zorundayım, Beauvoir bunları bir kadının yazmasının komik sayıldığı bir zamanda yazmıştı. (Hâlâ öyle mi?) Virginia Woolf bu konuyu çok net birkaç cümleyle ifade etmişti Kendine Ait Bir Oda’sında: “Dünya kadına, erkeklere dediği gibi ‘Yazmayı seçersen yaz, benim için fark etmez’ demedi. Dünya kahkahalara boğularak şunu dedi: ‘Yazmak mı? Senin yazmandan ne çıkar?” Virginia Wolf Kendine Ait Bir Oda’yı, Simone De Beauvoir İkinci Cins’i, Sylvia Plath Sırça Fanus’u, Ursula K. Le Guin Zihinde Bir Dalga’yı ve daha birçoklarını okumayı tercih etse belki kadınların yazmasının nasıl bir etkisi, nasıl bir anlamı olduğunu anlayabilir dünya!

Simone De Beauvoir yaşayan, deneyen, yanılan ama ilerlemekten vazgeçmeyen bir kadın. Bir noktadan başlayıp, başka bir noktaya ulaşan, onu aşan ve yeni bir aşkınlık için adım atmaya devam eden… “İnsanoğlu nereye ulaşabilir ki! Her ulaşmayı bir gidiş, yeni bir hareket kovalar çünkü. Bu bakımdan denebilir ki, hareket noktalarından başka bir şey yoktur dünyada. Her kişiyle insanlık yeni bir harekete atılır. Her kişi bir gidiş yoludur insanlık için,” diyor Denemeler adlı kitabında. Bu fikirler benim için tüm insanların ölümlü olduğu bu dünyada yaşamayı anlamlı kılmanın anahtarı niteliğinde. 

Varlığımla bir yol, bir etki ama iyi bir etki bırakıyorsam dünyaya, o zaman gerçekten yaşadım demektir! Yaşamak istediğim ve isteyebileceğim onlarca şeyi yaşamamış veya yaşayamayacak olsam da olduğum yerde; fikirlerim, sözlerim ve eylemlerimle varlığıma anlam katabilirim demektir… 

Sylvia Plath’in Günlükler adlı kitabında şu sözlerle karamsarlığa kapılmıştım. “Asla istediğim bütün kitapları okuyamayacağım; olmak istediğim bütün insanlar olamayacağım ve yaşamak istediğim bütün hayatları yaşayamayacağım. Kendimi istediğim bütün becerileri edinecek kadar eğitemeyeceğim. Bunları neden istiyorum? Hayatımda mümkün olan zihinsel ve fiziksel tecrübelerin tüm renklerini, tonlarını ve çeşitlerini tatmak ve hissetmek istiyorum. Ve korkunç derecede sınırlıyım.” 

Simone De Beauvoir olmak istediği bütün insanları olabilmiş midir, bilemiyorum. Ancak varlığı, düşündükleri, yazdıkları ve konuştuklarıyla bana ilham verdiği kesin.

“İnsan kara cahil olunca, nedense kendini pek yürekli sanır,” demişti Beauvoir Mandarinler adlı kitabının bir bölümünde. 

Cahilliğim, öğrenme isteğim var oldukça devam edecek, yazma cesaretimse kadın olmamdan, insanca yaşamak istememden geliyor. Çünkü düşünmek, konuşmak, anlatmak zorundayım!

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Şule Zobar
Şule Zobar
Dokuz Eylül Üniversitesi İngilizce Matematik Bölümü mezunu. 15 yıldır matematik öğretmeni. Edebiyata tutkusu çocukluğundan, ruhu melankolik, merakı coşkulu. Kelimelerle oynamayı seviyor. Kendine sakladığı yazıları paylaşması bir yazı atölyesine katılmakla başladı. Dans eder, suluboya resimler yapar, havayı koklar, izler, tadar, yazar… İstanbul’ a aşık fakat 11 yaşında oğluyla Ankara'da yaşıyor. Pazartesi14 adlı dergide yazıları yayımlanıyor.

POPÜLER YAZILAR