Küçük bir beyaz çarpması
Nihal için dünya ikiye ayrılırdı: Ütüsüz, sıradan hayatlar ve o jilet gibi beyaz gömleklerin hüküm sürdüğü tılsımlı anlar. Ne zaman Selim’i kollarını hafifçe kıvırdığı, yakası dimdik duran beyaz gömleğiyle görse, Nihal’in içindeki tüm mantıklı cümleler bavulunu toplayıp süresiz tatile çıkardı. Kendi kendine, “Ah şu beyaz gömlek zaafı ah!” diye hayıflandığı çok olurdu. “Bütün karizmayı tek bir parça kumaşa nasıl sığdırıyorlar, biri bana bunu açıklasın!”
Selim, aynanın karşısında düğmelerini iliklerken Nihal’in onu hayranlıkla izlediğini fark edip sırıttı.
“Yine mi o bakış? Alt tarafı bir gömlek Nihal.”
Nihal içinden, “Tabii canım, alt tarafı bir gömlek,” dedi ama dışından sadece gülümsedi. O beyazın Selim’in kavruk tenindeki duruşu, o tertemiz ve kendinden emin hâli… İşte tam o an Selim, Nihal’in gözünde dünyanın en güvenilir, en “tamam işte bu” dedirten adamı oluverirdi.
Gel gelelim, Selim için de durum pek farklı sayılmazdı. Erkeklerin o ana kadar, “Düğün telaşı işte,” diyerek kaçtığı bütün detaylar, o kapıdan süzülen beyazlığın masumiyeti karşısında anlamını yitirirdi. O beyaz, bütün kaçışları sessizce diz çöktürür. Selim, Nihal’i bembeyaz tüllerin içinde ilk gördüğü anı hiç unutmamıştı. Meğer erkeklerin zaafı da o “yeni bir hayat” kokan, sessiz ama güçlü duruştaymış. O an anlamıştı; karşısında duran şey sadece bir gelinlik değil, hayatının geri kalanını emanet etmek istediği bir huzurdu.
Düğün sabahı gelip çattığında, ikisi de kendi beyazlarının içindeydi. Selim, özenle ütülenmiş gömleğinin içinde heyecandan terliyor; Nihal ise tüllerin arasında büyüyen kalbinin sesini dinliyordu. Aynanın karşısında derin bir nefes alacakken o muzır iç sesi “Bal belası,” diye fısıldadı.
“Bak bak, Selim yine beyaz gömleğinin yakasını düzeltiyor. Hadi kızım, bu eşikten geçtin mi geri dönüş yok ama kabul et, bu manzara için değer.”
Kapı açıldı. Selim, kapının eşiğinde durmuş, karşısındaki o beyaz mucizeye hayranlıkla bakıyordu. Nihal ise Selim’in gömleğindeki o jilet gibi duruşa, sanki ilk kez görüyormuş gibi bir kez daha vuruldu.
“Çok güzel olmuşsun,” diyebildi Selim, sesi hafifçe titreyerek.
Nihal muzipçe kıkırdadı.
“Sen de… Beyaz gömleğin bozulmayan büyüsü adına diyelim mi?”
Selim elini uzattı, Nihal o güvenli eli tuttu. Biri karizmasıyla, diğeri zarafetiyle o eşikten beraberce, kocaman bir gülümsemeyle geçtiler. Arkalarından dökülen kahkahalar arasında, beyazın sadece bir renk olmadığını; birbirlerine duydukları o tatlı zaafın en masum şahidi olduğunu çoktan anlamışlardı.



