Çin Seddi
Bir Çin atasözü diyor ki; anlamadan önce yüz kere düşün. “Ne olur beni bu kadar kolay anlamayın! Biraz düşünün, siyah beyaz algılayıp üzerime etiketler yapıştırarak birtakım çekmecelere kilitlemeyin beni!” diyor Zülfü Livaneli, Sevdalım Hayat kitabında. “Beni sev de anlama,” diyor Tarkan, 90’ların sonunda çıkan albümünde.
Çin de “Beni bu kadar kolay anlamayın,” der gibi karşıladı beni. Tam bir tanım yapacak, bir tespitte bulunacak oluyorsun; o an şekil değiştiriyor. Tam “Hmm anladım galiba,” deyip zihnindeki kategori çekmecelerinden birine kaldıracaksın, çekmeceyi ters yüz ediyor. Ortalığı dağıtıyor. Dünya içinde bir dünya, âlem içinde bir âlem gibi. Benim gibi, senin gibi aslında…
Çinliler kendi ülkelerine China ya da Çin demiyor. Çok garip değil mi; ülkelerin kendilerine verdiği isim ile dünyanın onlara verdiği ismin farklı olması. Çinliler ülkelerine “ Zhongguo” diyorlar. Türkçe karşılığı “Orta Krallık” ya da “Merkez Ülke”. Tarihsel olarak dünyanın merkezinde olduklarına inandıkları için bu ismi hem günlük dilde hem de uluslararası alanda kullanıyorlar. “Zhongguo Renmin Gongheguo” Çin Halk Cumhuriyeti.
Çin Seddi de Çin’in kendisini tüm olayların orta yerinde, başrolde görmesinin bir göstergesi adeta. Çin gizeminin en ilginç noktalarından belki de çizgilerinden biri. İnsan eliyle yapılmış tarihteki en uzun yapı; 21.196 km. Ardı ardına gelen hanedanlıklar tarafından Çin’in kuzeyinde 2000 yıldan uzun bir süre boyunca inşa edilen bu yapı, askeri savunma ve ticaretin korunması için yapılmış duvar, kale ve gözetleme kulelerinden oluşan bir kompleks aslında. Tek sıra halinde devam eden bir duvardan değil, kesik kesik çizgilerden oluşan ve dağınık hâlde bulunan bir ağdan bahsediyoruz.
İlk yapımının MÖ 7. yy’a kadar uzandığı belirtiliyor. Ancak en iyi korunmuş ve günümüze kadar ulaşan parçası Ming Dynasty Hanedanlığı zamanında inşa edilmiş. (1368-1644)
Çin Seddi, İngilizce adıyla Great Wall of China, en çok bilinen anlatıya göre Avrasya bozkırlarından gelen göçebe kabilelere karşı bir savunma sistemi görevi görmüş. Duvarın sırtında yürüyüp gözetleme kulelerinden geçerken, sanki Çin Seddi’ni değil, minyatürünü geziyormuşum gibi geliyor nedense. Bu duvarla mı korumuşlar koca hanedanlığı, demeden edemiyorum. Çünkü duvarın yüksekliği 6 ilâ 10 metre arasında değişiyor. Hatta doğal yükseltilerin olduğu yerlerde duvar yüksekliği 2 m’ye kadar düşebiliyor. Kulelerin inşa edildiği bölümlerde yükseklik maksimum 14 metreye çıkıyor. Duvarın genişliği ise 6-7 metre civarında. Üzerinden at arabalarının geçebileceği kadar genişlikte yapılmış duvarın örüldüğü coğrafya, dağlık, engebeli, karşıdan bakınca zikzaklar çiziyor.
Gerçekten kısa süreli bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Çin Seddi deyince, devasa yükseklikte ve genişlikte, kilometrelerce uzunlukta devam eden yekpare bir duvar hayal etmiştim. İnsan işte bazı şeyleri gözünde fazla büyütüyor 🙂 Uzaydan görüldüğü bilgisi de aslında bir mit; öyle bir şey yok. Zira uzayı bırakın biz yeryüzünde, dibine kadar geldiğimizde dağların, ormanın arasında çıplak gözle zor seçebiliyoruz. Tabii bu hayal kırıklığım duvarın hikâyesini okudukça, dinledikçe, üzerinde düşünüp tefekkür ettikçe yerini çağrışımlara, metaforlara bırakıyor. Devasa bir yapı görseydim, hayran olacaktım belki, ama şimdi saygı duyuyorum.
Respect!
Respect Latince kökenli bir kelime ve re: yeniden ve specere: bakmak, yani muhatabına “yeniden bakmak” demek. Bugünkü nezaket, itaat anlamlarından öte bir insana, bir fikre, bir kavrama saygı duymak; ona ilk izlenimlerin ötesinde bir kez daha ama ilk kezmişçesine derinden ve dikkatle bakmak. Yeniden bakmaya değer bulmak demek saygı duymak. İşte Çin Seddi’nin göz iştahımı doyurmayan bu cılız, çelimsiz, heybetten yoksun, yeryüzüne parça parça saplanmış çizgiler şeklinde dağınık haline yeniden bakınca, neler görüyorum neler..
Bu duvar sadece Avrasyalı göçebelerin (ki bunların arasında bizim atalarımız da var) ülkelerine saldırılarını engellemek için yapılmamış. İpek Yolu denen o tarihi ticaret yolunun güvenliği ve kontrolü bu duvar sayesinde sağlanmış. Aslında İpek Yolu boyunca ticaret trafiği, bu duvardaki gözetleme kuleleri ve kalelerle kontrol altında tutulmaya çalışılmış. Sınır kontrolü adeta bir hücre zarı gibi çalışmış; seçici geçirgen. O yüzden kesintisiz yekpare bir duvar yok, arada içeri geçişleri mümkün kılan açık alanlar bırakılmış. İmparatorluğun belirlediği “kim geçsin, kim geçmesin” kısıtına göre göçmenlerin ve tacirlerin kontrollü olarak alındığı bir çeşit gümrük.
Gözetleme kuleleri aracılığıyla da iletişim faaliyeti yürütülmüş. Kimler gelmekte? Gelenler kalabalık mı? Topla tüfekle mi? Yayan mı, atlı mı geliyorlar? Gözlem sonucu bilgiler bir diğer kuleye dumanla haber verilmiş. Evet, hani şu “dumanla haberleşsek daha iyi anlaşırdık, nesini anlamadın ki?” diye geyik yaptığımız iletişim yöntemi. Hatta iletişimde öyle ileri gitmişler ki; yandığında farklı renkte ve yoğunlukta duman çıkaracak otlardan kendilerine bir repertuar oluşturmuşlar. Dumanın rengine ve yoğunluğuna göre kendi duman dillerini yaratmışlar. Biz bugünün teknolojisinde birbirimizi anlayamıyoruz, düşünsenize yanlış otlarla yakılan bir ateş ve sonucunda çıkan yanlış duman kim bilir ne savaşlar çıkardı…
Duvarın yapımı iki bin yıl boyunca devam etmiş. Ve duvar inşasında çalışan işçiler için bu bir zorunlulukmuş. Yani bir çeşit askerlik görevi gibi. Süresi belirsiz bir görev. Ne hayatlar yıkılmış duvar örülebilsin diye. Rivayetlere göre inşaat sırasında ölen işçilerin bedenleri duvar diplerine gömülmüş. Çin edebiyatında Çin Seddi’nin önemli bir yeri var. Destanlar, şiirler… Çoğunluğu da eşini, oğlunu, babasını o inşada kaybetmiş kadınların ve çocukların hikâyelerinden oluşan bir külliyat.
Gelelim otoritenin; sansür ve propaganda aracı olarak kullandığı yaygın anlatının arkasındaki gizeme…
Çin Seddi aslında imparator, imparatorluk ve birey arasındaki muğlak ilişkinin taş kesilmiş hâli.
Duvar inşa etmeden önce düşmanı inşa etmeniz gerekir. Duvarın ilk tuğlası konmadan çok önce Çin’in kuzeyinde yaşayan göçebe halkları canavarlaştıran hikâyeler anlatılmaya başlanmış. Onların yaptığı zorbalıklar kulaktan kulağa yayılmış. Yüzlerinin, gözlerinin korkunç şekilde tasvir edildiği görseller yaramazlık yapan çocukları korkutmak için kullanılmış. Huzuru bozan, taşkınlık yapan, otoriteye asilik eden kişileri sindirmek, toplum huzurunu (!) sağlamak için Kuzeyli göçebeler ortak bir düşman olarak inşa edilmiş. Uçsuz bucaksız imparatorluğun güneyinde yaşayan, belki de hayatı boyunca Kuzeyli bir göçebe ile karşılaşma ihtimali olmayan insanlar için bile ortak bir düşman. Ve düşmanla araya çekilmesi zorunlu olan sınır. Önce zihinlerde sonra yeryüzünde çizilen sınır…
Çin Seddi’ni gördüğüm ilk anda şaşırmama sebep olan şeylerin başında sınırın sürekli değil, kesik kesik olmasıydı. Gerçekten tüccarlara giriş-çıkışa izin vermek için mi bırakılmış bu açıklıklar? Düşmandan korunma vaadiyle milyonlarca insanın çalışarak ve ölerek ördüğü duvar neden bir hat boyunca kesintisiz şekilde örülmemiş? Neden parça parça birbirinden bağımsız ve dağınık halde örülmüş? Bin metrelik bir duvar iki uçtan başlayan işçiler tarafından orta noktada birleştirilerek bitirilip, ekip başka bir yere sevkedilmiş. Başka bir bin metrelik duvar inşa etmek üzere. Duvar inşası bitti dendiğinde, aslında boşluklar duvarın kendisinden daha fazlaymış. Bu durumda duvarın asıl işlevinin düşmanı dışarıda tutmak olmadığı anlaşılıyor. Bu da asıl düşmanların dışarıda mı yoksa içeride mi olduğu sorusunu akla getiriyor.
Düşünsenize! Çin Seddi’nin inşasında çalışan bir duvar işçisi için yaptığı işin önemi, duvarın işleviyle doğrudan ilişkili. Acaba dönemin halkı, düşmana karşı bir savunma hattı olarak inşa edildiği söylenen duvarın böyle kesikli, parça parça olduğunu biliyor muydu? Yoksa tıpkı imparatorun neyi ne için yaptığının muğlak bırakılarak, imparatorluğa atfedilen önemin artırılması gibi, böyle dağınık ve kesik kesik bırakılarak bu duvarın aslında çok önemli ve hayati bir görevi yerine getirdiği mi ima ediliyordu? Halk, hiçbir zaman bütünü göremeyeceğine, ancak küçük duvar parçalarını örüp kendi küçük görevlerini ifa ederek bütüne katkı sağlayacağına, böyle mi ikna ediliyordu? Düşman fikri ile duvar inşası fikri arasında tıpkı duvar parçalarının birbiri arasında bulunan boşluklar gibi mantık boşlukları vardı. Ve bu boşluklar tarihin her döneminde olduğu gibi hikâyelerle, efsanelerle, nutuklarla, propagandalarla tuğla tuğla örülüyordu.
Tuğlaları birleştiren zamk gibi, duvar inşası da halkı tek, ulvi ve ortak bir amaç çevresinde birleştiriyordu. Aslında insanlar, otorite, düşman, sınır, duvar ve kendileri arasındaki ilişkinin çelişkili ve ikircikli yapısının farkına zaman zaman varıyorlardı. Ancak bu farkındalığın toplumsal birlik ve bütünlüğü yıkabileceğini içsel bir bilgiyle bildiklerinden farkındalıklarını bir kilit taşı gibi duvar inşasına dahil ediyorlardı. Çünkü bu durum kendi varoluşlarındaki anlaşılmaz, belirsiz ve yüce olana duyulan amansız açlıkla bire bir örtüşüyordu. Tıpkı daha büyük bir güce tâbi olmak için kendi kişisel sınırlarını inşa ederken kimi dışarıda kimi içeride tutacaklarına dair muğlak kesikli çizgiler gibi. Çin’i düşmandan koruyan duvar parçalarının kesikliliği, inşa sürecinin ise sürekliliği, bireylerin kişisel sınır inşasına vakfedilmiş kendi yaşamlarıyla paralellik arz ediyordu. Çünkü sınır örgümüz ile kişiliklerimizin örgüsü atbaşı gider. Duvar örüyoruz zannederken farkında olmadan kimliğimizi öreriz. Ve duvardaki boşluklar kişiliğimizin, kimliğimizin sınırlanamaz, tanımlanamaz hatta anlaşılamaz olduğunun örtük itirafıdır.
Kişilerin, toplumların, çoğunlukların ya da azınlıkların sabit, değişmez, yekpare ve sürekli bir çizgi halinde kimlikleri olamayacağının bir ispatı gibiydi Çin Seddi. Kişilik zamana, mekâna ve ötekine göre her an şekil değiştirir, dönüşür. Melezdir. Tekrarlanamaz. Kopyalanamaz. Duruma özgüdür, özgündür.
Çin Seddi bugün eski anlamların anısı, antik bir güç gösterisi, geçmiş varoluş hallerimizden biri gibi sessizce durmaktadır. Bugünün sınırlarının ileride anlamsızlaşabileceğini, kişiliklerimizi ören sınırlar arasındaki boşlukların en az duvarlar kadar önemli olduğunu, bir gün emek emek örülen duvar parçalarının kırık çizgilere dönüşebileceğini kana kana susarak. Ve bu bana yeni bir hikâye yazılmadan hemen önceki suskunluğu çağrıştırıyordu.
Çin Seddi uzaydan görünmüyor, evet. Ama dağların arasından kıvrılıp giden bu yılankavi duvara bakmanın, uzaydan dünyaya bakmak gibi müthiş bir etki yarattığı kesin. Sanki şu ana kadar okuduğum bütün kitapları unutmak, örülmüş bütün duvarları yıkmak gibi bir etki…



