Cumartesi, Nisan 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Derinliğin ve Hayatta Kalmanın Anahtarı Sadakat

Sadakat denince ilk akla gelen kavram, birine bağlı kalmak olur. Ama sadakat çok daha geniş kapsamlı düşünülmelidir. En basit tanımıyla zaman içinde koşullar değişirken, insanların maskeleri çoğalıp çeşitlenirken, farklı imkânlar ortaya çıkarken, aynı duruşu sergileyebilmek; her şeye rağmen söz verilen yerde kalmayı seçmektir sadakat.

Günümüz dünyasında sadakat kelimesi yerine “özgürlük”, “kendine sadakat”, “akışta kalmak” gibi daha yumuşak, daha pazarlanabilir ifadeler kullanılmaya başlandı. Böylece modern toplum, insanına en sevdiği “sorumluluktan kaçış” için bir yol açılmış oldu. Sadakatin değeri ve zorluğu, peşinden sorumluğun da üstlenilmesini gerektirmesidir.

Sadık olmayı seçmek; bir anlamda vazgeçmemeyi, susmayı, sıkılmayı hatta belki de insanın dünyayı karşısına alıp yapayalnız kalmayı dahi göze alabilmesidir. Dolayısıyla sadakat romantik bir yaklaşım gibi düşünülse de esasen son derece kararlı hatta inatçı olmayı gerektirir.  

Bir insana sadık olmak, sadece onu sevmek değildir. Aksine, onun her hâlini gördükten sonra da onunla kalmayı seçmektir. Kusurlarına, değiştiremediği zaaflarına, hayal kırıklıklarına rağmen… Sadakatin destek aldığı nokta ideal; kusursuz, pürüzsüz olan değil, gerçek olandır.

Bu yüzden yorucu da olabilir ama bütün bunların yanı sıra sadakatten sonra elde kalan, her şey değişse dahi insanda kendini terk etmediğini bilmenin verdiği manevi bütünlük hissidir.

Bu nedenle sadakat sadece ahlaki değil varoluşsal açıdan da ele alınmalıdır. Byung-Chul Han, metinlerinde içinde bulunduğumuz dönemi, “performans ve pozitiflik çağı” olarak tanımlıyor. Han’ın görüşüne göre sistem tarafından bireye empoze edilen kasıtlı öğreti, her şeyin yapılabilir olmasıdır; her ilişkinin daha iyi olabileceği, her bağlantının bir şekilde optimize edilebileceğidir.

Bu görüşten hareket edildiğinde sadakat, hız ve performans kriterlerinden çok süreklilik, yavaşlama ve derinleşmeye önem verdiği için, verimsiz bir olguymuş gibi gösterilir. Han, “Yorgunluk Toplumu”nda insanın sistem tarafından kendi kendini sömüren bir özneye dönüştürülmesi gibi, ilişkilerin de kendi performanslarını üretmek zorunda olduğuna vurgu yapıldığından bahseder. Sürekli daha iyi ilişki peşinde koşmanın anlamı olmadığı gibi, sonu da yoktur. Hep daha iyisi olabilir düşüncesi, ruhsal uçuruma yuvarlanmanın en kestirme yoludur.

İnsan, daha iyisini mümkün gördükçe elindekine sadık kalmakta zorlanır. Sadakat burada bir yetersizlik hissiyle eşleşir: “Daha fazlası mümkünken neden buradayım?” Oysa sadakat, Han’ın dikkatle altını çizdiği günümüz dünyasının önemli bir eksikliği olan derinlik ile ilişkilidir. Şeffaflık toplumunda yüzeyler, alternatifler çoğaltır ama derinlik yok olmaya başlar.

Sadakat zaman ve aynının tekrarını ister, bunun karşılığında derinlik ve tamamlanma duygusu verir. Modern toplum insanı için hızla akıp giden sistemin içinde dağılmadan kalabilmek, bütünlüğünü muhafaza edebilmek çok önemlidir. Anlamlı bir hayat sürebilmek için bireyin bütünlüğünü muhafaza edebilmesi şarttır.

Değerlerin hızla içinin boşaltıldığı, hemen her şeyin öz değerinden çok sergi değerinin önemsenmesinin empoze edildiği modern toplumda sadakat, zaman istediği ve yenilik yerine aynı tekrarı istediği için tüketime ve sürekli (ölümüne) üretmeye dayalı hız çağını sabote eder. Anlamsız yaşama itilmeye çalışılan toplumda, insanın sadık olması istenmez. Anlamın içini boşaltmak, bireyin yaşamının içini boşaltmak olur. Yaşam anlamını kaybeden birey, içsel boşluğunu doldurabilmek için sürekli tüketim döngüsünden medet umar. Yaşamını anlamlı bulan bireyin, sürekli tüketime ve arayışa ihtiyacı yoktur.

Buradan hareketle denilebilir ki yorgunluk çağında sadakat yalnızca bir erdem olmakla kalmaz; aynı zamanda bireyin kendini koruyarak yaşamını anlamlı kılmak için tercih ettiği bir direniş biçimidir.

Sadakat gösterişli değildir. Alkış almaz. Anlatılacak bir hikâyesi yoktur. Ama insanı, yaşamın içinde çeşitli odaklara savrulurken tutan, görünmez bağlantıdır. Kopmadığı sürece ne kadar önemli ve değerli olduğu fark edilmez. Koptuğunda ise her şeyle beraber insan temelinden dağılır.

Sadık olmayı tercih etmek, yorgunluk çağında güçlü olmak değil; dağılmamayı seçmektir.

Füsun Esen Günaydın
Füsun Esen Günaydın
1965 Ankara doğumlu. Ankara ve Kuşadası’nda ikamet ediyor. Lisans ve yüksek lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Müh. Bölümünde tamamladı. 15 yıl çeşitli alanlarda çeviriler yaptı. Halen değişik platformlarda deneme ve öykülerini yayınlıyor. Ayrıca “fusunesen.com” adresinde bir web sitesi yönetiyor.

POPÜLER YAZILAR