Bazı evler vardır; duvarlarıyla değil, içlerinde biriken hatıralarla ayakta durur. Bizim evimiz de öyleydi. Salona girince soldaki duvarın orta kısmında duran talaş sobası, yalnızca evimizi ısıtan bir eşya değildi. O soba, ailemizin etrafında toplandığı, dertlerin hafiflediği, sevinçlerin paylaşıldığı bir merkezdi. Şimdi yıllar sonra geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki çocukluğumun en sıcak anıları, gerçekten de sıcak bir yerden yükselmişti: talaş sobasından.
Evimiz Türkiye’nin güneyinde Çukurova bölgesinde bulunan Mersin’in Tarsus ilçesindeydi. Her ne kadar sıcak bölge de olsa kışın insanın içine işleyen nemli soğuğu olurdu. Kısa süren kış döneminde ısınmamızı talaş sobamız karşılardı. Babam marangozdu. Günlerini atölyesinde çalışarak geçirir, tahtalar keser, kapılar, pencereler yapar, elleri akşam olduğunda talaş tozuyla kaplanırdı. Eve geldiğinde montunun ceplerinden, omuzlarından incecik talaşlar dökülürdü yere. Annem bazen söylenirmiş gibi yapardı ama bilirdik ki o talaşlar, yaklaşan kışın ve sıcak akşamların habercisiydi. Babam atölyesinde artan talaşları çuvallara doldurur, bir kısmını satar, bir kısmını da sobada yakmak için eve getirirdi. O talaşlar sadece ısınma aracı değildi; babamın emeği, alın teri ve sessiz sevgisiydi.
“Bu akşam sobayı yakma görevi hanginizde?”
“Bende anne,” dedi Ali.
“Tamam o zaman, hadi oğlum elini çabuk tut hava soğuyor!”
Sobayı yakmak bir törendi. İçinde orta kısmında altı santimetre çapında ve kova yüksekliğinden biraz daha uzun sopa bulunan talaş kovasına talaşları basar sıkıştırırdık. Evin kilerinde bulunan adına talaşlık dediğimiz, talaş deposunda doldurduğumuz kovayı yükler salona getirir, ardından sobanın üst kapağını açıp içine yerleştirdikten sonra kovanın ortasındaki silindirik sopayı usulca çıkarırdık. Artık sobamız yanmaya hazır beklerdi. Hazırda bekleyen çırayı yakıp sobanın alt kapağından uzatınca çıkarılan sopanın oluşturduğu boşluktan tutuşmaya başlar ve sobanın içi aydınlanır, ardından ritmik çıtırtılar başlardı. O ses bana her zaman güven verirdi. Sobanın yanmaya başlamasıyla ev sanki derin bir nefes alırdı.
Babam eve geldiğinde soba zaten yanıyor olurdu. Biz dört kardeş – üç ağabeyim ve ben, en küçük kız kardeş – salondaki çekyatlarda yatardık. Kovayı basma işi sırayla yapılırdı. Babam evde iş yapmazdı; atölye dönüşü yorgun olurdu. Ev hanımı olan annem çoğu işi hallederdi. Salondan çıktığımızda mutfak, tuvalet ve diğer odalar buz gibi olurdu. Sobanın ve annemin çok fonksiyonlu benzerliği vardı: soba ısıtır, yemek pişirir, çamaşır kurutur; annem ise tüm işleri yönetir, aileyi sevgiyle bir arada tutar, her şeyi sorunsuz yürütürdü.
“Hadi kızım bir çay demle de güzel çayından içelim hep birlikte.”
“Hemen hazırlayıp sobanın üstüne getiriyorum anne.”
Sobanın üstü hiçbir zaman boş kalmazdı. Bir köşesinde çaydanlık olurdu mutlaka. Alt kısmında fokurdayan su, üstünde ağır ağır demlenen çay… Sobada demlenen çayın kokusu, başka hiçbir çaya benzemezdi. Annem çayı ince belli bardaklara doldurduğunda, salonun camları buğulanır, dışarıdaki soğuk dünya silikleşirdi. Sobanın çevresinde zaman daha yavaş akardı.
“Kızım ben menemeni pişirene kadar, sen sofra bezini götür, salona ser.”
“Tamam anne, sucukta pişirecek misin?”
“Canın istediyse yaparım kuzum, menemen pişsin de!”
“Hem de nasıl? Sağol annem! Tulum peynirimiz var mı?”
“Var var, şuradan al da sofraya götür kuzum.”
Her sabah, sobanın üstünde ekmek kızartırdık. Ekmek dilimleri yavaş yavaş kararıp çıtırlaşırken mutfağı ve salonu mis gibi bir koku sarardı. Biz çocuklar sabırsızlanır, kimin dilimi önce hazır olacak diye hafifçe itişir, bazen de sıcak ekmeğe parmaklarımızı değdirip hafifçe yakan acıyla gülüşürdük. Annem gülerek uyarırdı: “Yanmayın artık!”. Sobanın üstünde kızaran ekmekler, sabah kahvaltılarının en keyifli ritüeli hâline gelmişti.
“Ben yemek hazırlayacağım mutfakta, sonra da sobanın üstüne koyarım, orada usul usul pişer. Sen de sofrayı kaldırınca evi süpür, tozları al kuzum, bir gelen olur!
“Anne elektrikli süpürge çıkmış, keşke bizim de olsa, ne güzel olurdu.”
“İyi olurdu da, yavrum, şimdilik idare ediver, uygun olunca onu da alırız inşallah!”
Günlerimizin bir başka ritüeli de evin temizliğiydi. Sabahları çalı süpürgesiyle salonu süpürür, sonra tozları özenle alırdım. Özellikle sobanın tablası her zaman tozlanırdı; onu her gün silmek benim küçük görevimdi. Tozları silerken, sobanın etrafındaki sıcaklığın ve çıtırtıların bana verdiği güveni hissederdim. Bu günlük iş, sadece temizlik değil, aynı zamanda evin ritmini hissetmek ve ailenin sıcaklığını yakından gözlemlemek için bir fırsattı.
Salonda köşelerde duran sehpaların üzerinde annemin yetiştirdiği rengarenk menekşeler olurdu. Mor, pembe, kırmızı ve beyaz çiçekler salonun havasını değiştirir, sobanın sıcaklığıyla birleşince bir nevi baharı eve taşır gibi olurdu. Annem çiçeklerin yapraklarını siler, topraklarını karıştırır, sulardı; onların büyümesini izlemek, ona ve bize küçük bir mutluluk kaynağıydı. Menekşeler bir yandan salona güzellik katarken, diğer yandan sobanın yanındaki sıcaklığı tamamlayan sessiz ama canlı birer varlık gibi görünürdü.
Yemekler de çoğu zaman sobada pişerdi. Annem tencereleri dikkatle sobanın üzerine yerleştirir, arada bir karıştırırdı. Sobada pişen yemeğin tadı bana her zaman daha güzel gelirdi. Belki yavaş piştiği için, belki de etrafında sabırla bekleyen insanların sevgisi karıştığı için… Patatesler közlenir, kabukları çıtır çıtır olurdu. Biz çocuklar sabırsızlanır, patatesi erken alıp parmaklarımızı yakardık ama o küçük acılar bile çocukluğun bir parçasıydı.
“Anne bu akşam bize kestane pişirecek misin?”
“Baban getirecekti, gelsin de pişiririm tabii oğlum.”
Kış akşamlarının vazgeçilmezi kestaneydi. Annem kestaneleri sobanın üzerine dizer, arada bir maşa ile çevirirdi. Kestaneler patladıkça çıkan sesler evin içinde küçük kahkahalara dönüşürdü. O patlama sesleri bize oyun gibi gelirdi. Kabuğunu soymaya çalışırken ellerimiz is olur, annem kızar gibi yapar ama yüzündeki gülümseme söylenenleri boşa çıkarırdı.
Sobanın üzerine bazen yediğimiz portakalların kabukları konurdu. Annem özellikle isterdi bunu. Portakal kabuğu ısındıkça yayılan koku en sevdiğim şeydi. Evin içine ferah bir hava yayardı. O koku kışı biraz olsun yumuşatır, eve başka bir mevsim getirirdi. Şimdi bile portakal soyduğumda, kabuğunu elimde tutup bir an dururum. Çünkü o koku, beni yıllar öncesine götürür.
“Hadi bakalım çocuklar, bugün banyo yapacaksınız. Banyo sobasını yaktım, şimdi sırayla girin bakalım. Önce en küçükten başlıyoruz. Banyoda yıkanıp sabunlanın iyice, seslenin bana, sırtınızı ben sabunlayacağım.”
“Tamam anne ben önce giriyorum,” dedi küçük kız.
Banyo günleri sobayla daha anlamlı olurdu. Banyodan çıktığımızda saçlarımız ıslak olur, annem bizi hemen salondaki sobanın yanına oturturdu. Sobaya sırtım dönük halde yere kadar uzanan uzun saçlarımı incitmeden tarardı. Kim bilir çocukluğunu, erken yaşta kaybettiği annesinin kendi saçlarını uzun uzun taramasını hatırlardı… Ölüm döşeğinde iken annesi “Kızımın saçlarını kim tarayacak!” diye tasalanmıştı. Aklına gelince hüzünlenir anlatırdı.
Saçlarımız sobanın sıcaklığıyla ağır ağır kurur, yüzümüz kızarırdı. Sobanın yanında üşümenin ne demek olduğunu bilmezdik. O anlarda soba yalnızca bir eşya değil, bizi koruyan bir şeydi.
Banyo yapmadığımız günlerde ise ayak banyosu ritüellerimiz olurdu. Sobanın üstünde ısınan su güğümü hep hazırdı. Annem büyük leğeni getirir ve suyu leğene boşaltırdı. Biz dört kardeş çoraplarımızı çıkarır, leğenin etrafına dizilirdik. Ayaklarımız soğuktan kızarmış olurdu; suya ilk değdiğinde hafif bir ürperti, ardından derin bir rahatlama hissi yayılırdı. Ayaklarımız suyun içinde neşelenir, birbirimizle gülüşerek konuşurduk. Küçük şakalaşmalar, fısıldaşmalar, bazen kahkahalar…
“Ali Abi ayağını çek!”
“Su sıçrattın ama, yüzüme geldi, dikkat et!”
En büyük abi – Mahmut – en küçüğe göz kırpar işaret verir, komutu alan kız kardeş leğenin içinden iki ayağını muzip bir ifadeyle yukarı kaldırıp sonra tüm gücüyle şaap diye suya vururdu. Herkesin eli yüzü ıslanır sonra;
“Küstüm gülüm, niye yüzümüzü ıslattın” derdi gülerek, abisi.
“Olsun Mehmet abi kurur bişey olmaz ki!” derdim kıkırdayarak.
Bizi mutlu görünce annem gururla karışık sevgiyle gülümser, arada “Su sıçratmayın,” derdi ama sesinde kızmaktan çok şefkat olurdu. Sobanın çıtırtısı, suyun hafif dalgalanma sesi ve bizim gülüşlerimiz birbirine karışırdı. Süre dolduğunda annem havluyu alır, ayaklarımızı tek tek kurulardı; ardından kalın çoraplarımızı giydirir, sobanın biraz daha yakınına oturturdu. Ayak banyosu bittiğinde sadece ayaklarımız değil, içimiz de ısınmış olurdu. O küçük tören, evde kollanmanın ve birlikte olmanın en sade hâliydi.
Sobamızın bir başka fonksiyonu da çamaşır kurutmaktı. Sobanın borusuna takılı çamaşır kurutma aparatı sayesinde annem yıkanan çamaşırları buraya asar, altı kişinin – biz dört kardeş, annem ve babam – çamaşırlarını tek tek kuruturdu. Sobamız adeta ocak, çamaşır kurutma makinesi, saç kurutma makinesi ve ısıtıcı gibi çok fonksiyonlu çalışırdı. Banyodan çıkan saçlarımızı kurutur, bizi ısıtır, yemek pişirir, çay demlerdi. Küçücük talaş sobası evin tüm hayatını tek başına taşır gibiydi.
Akşamları ailemiz salonda yere serilen sofra başında toplanırdı. Masa salonda olsa bile, sadece misafir geldiğinde kullanılırdı. Yemek sonrası babam günün yorgunluğunu annemle sohbet ederken çayını yudumlayarak atardı. Biz çocuklar gün içinde yaşadıklarımızı anlatırdık babama. Sobanın çıtırtıları konuşmalarımıza eşlik ederdi. Sessizlik olduğunda bile, o ses boşluğu doldururdu.
Babam akşam atölyeden eve döndüğünde, çoğu zaman doğrudan sobanın başına gelir, ellerini uzatıp ısınmaya çalışırdı.
Ah, o eller, babamın çalışkan elleri… Hiç aklımdan çıkmaz. Çalışırken birkaç iş kazasında hızara kaptırdığı yarım parmakları, sobanın yanında ısınmaya çalışırken titrerdi. O ellerle para kazanıp ailemizi geçindirdi, bir gün bile şikâyet etmedi. Üç dört parmağı yarıdan kopmuş olmasına rağmen, hiç umursamadı, çalışmaya devam etti. Çünkü babam işine aşıktı. Her sabah heyecanla marangoz atölyesine koşardı. Altmış yedi yaşına kadar severek çalıştığı işinden, ailenin ve yakın çevresinin “artık dinlen, bırak işi” baskısı ile vazgeçebildi. Sobanın yanındaki o küçük sıcaklık, onun emekle dolu kopuk parmaklı ellerini bir nebze de olsa rahatlatır, yorgunluğunu hafifletirdi. Biz çocuklar ise o elleri izlerken dilimiz lal olur, sanki babamın ellerine bakarken emeğin ve sabrın gerçek anlamını bulmaya çalışırdık… Babamızı çok severdik, her daim sevgi dolu, barışçı bir insandı.
“Baba bugün ne getirdin bize?”
“Tel kadayıf getirdim kızım, senin en sevdiğin, abinlere de baklava!”
“Yaşasın baba, sağ ol!”
Bazı akşamlar halamlar, amcamlar, ya da komşular misafirliğe gelirdi. O günler soba daha erken yakılırdı; sanki misafir geleceğini o da bilirmiş gibi daha harlı yanardı. Salon zaten sobanın etrafında şekillenmişti. Misafirler içeri girer girmez sobaya yaklaşır, ellerini uzatıp ısınırdı. Annem çayı tazeler, poğaça ya da börek ikram ederdi. Sobanın sıcaklığında yumuşayan poğaçalar, mis gibi kokan börekler eşliğinde sohbet koyulaşırdı. Misafirler giderken genellikle aynı cümle söylenirdi: “Ne de güzel yanıyor.” O söz, evimize yapılmış en büyük iltifattı. Orada da babamın emeği vardı, onun atölyeden getirdiği talaşlar ısıtıyordu evimizi…
İkramlıklar yenirken büyükler geçmişten konuşur, hatıralarını anlatırlardı. Bazen kahkahalar yükselir, ara ara da sessizlikler olurdu, ama o sessizlikler bile rahatsız edici değildi. Sobanın çıtırtısı her boşluğu doldururdu. En sevdiğim akşamlar da yılbaşına doğru, gelen misafirlerle tombala oynadığımız akşamlardı… Yılbaşını karşılama bir ay, uğurlaması bir ay olarak neredeyse toplam iki ay akşamları ahbaplarla bir araya gelerek, sohbet edilir, tombala oynanırdı. Arada bir kazanınca ne çok mutlu olurdum. Bazen de biz ahbaplara misafirliğe giderdik. Soğuk sokaklardan içeri girer girmez onların sobası başında bir süre ısınırdık. Gittiğimiz evlerin kimisinde odun sobası, kiminde bizimki gibi talaş sobası, biraz zengince olanlarda gaz sobası olurdu.
O yıllarda TV yayınları sadece haftada 3 akşamdan ibaretti. Yine bir akşam sobanın başında TV’de haberleri izlerken; bazı bilindik isimlerin arasında sıklıkla “Deniz Gezmiş!” diye bir isim duymaktaydım. Radyodan da haberler gelmeye başladı. Sıklıkla duyup anlam veremediğim cümle “Deniz Gezmiş!”
Nereden bilebilirdim, onun Ahmet, Ali, Ayşe, Fatma gibi bir insan ismi olduğunu….
Dayanamayıp merakla anneme sordum;
“Anne, deniz hiç gezer mi, sanki denizin ayakları varmış gibi?”
Annem bir an durdu, sonra gözlerini pencereye çevirdi. Cevap vermedi. Endişeyle ve gergin bir merakla haberleri dinleyen annem, sorum üzerine başka konularda konuşup dikkatimi dağıtırdı. Bense kafamda “Olsa olsa deniz dalgalanır, ama deniz nasıl geziyor?” acaba diye düşünmekten kendimi alamazdım.
Sobanın içindeki aydınlık, artık eskisi gibi içimi ısıtmıyordu. Bir akşam hiç anlamadığım bir şekilde sobada talaş yerine kitaplar yakılmıştı. Kitaplar yanarken, ben pencereye koştum. Dışarıda ağaçlar rüzgârla sallanıyordu ama evin içinde bir şey farklıydı. Sobadan yükselen duman, her zamanki sıcak koku yerine hafif bir acılık taşıyordu.
Babam elini yanan kitabın yanına yaklaştırmadan çekti; gözleri eski günlerdeki gibi güven dolu değildi artık. Annem sessizce köşeye oturdu, daha önce hiç görmediğim bir şekilde! Yanan sobadan gelen çıtırtılar sanki “Neden bizi yakıyorsunuz, ne yaptık size?” diyor, kelimeler feryatla göğe karışıyordu. Ortamdaki gerginlik ve hüzünlü havadan bir şeyler olduğunu sezerdim de ne olduğuna bir türlü anlam veremezdim.
O gün fark ettim ki, bazı şeyler yakıldığında, sadece kağıt gitmiyor, evin ruhundan da bir parça kayboluyor. Ben de inatla sormaya devam ediyordum.
“Anne bu kitapları neden yakıyoruz?”
“Kızım bunlar zaten okunan kitaplar.”
“Olsun anne, büyüyünce ben de okurdum.”
“Büyüdüğün zaman baban sana parasını verir, istediğin kitabı alırsın.”
Sorularıma aldığım cevaplar bir türlü yerine oturmaz, aynı sorular kafamın içinde kasvetle dönmeye devam ederdi. Allahtan dedem gelirdi de kasvetli hava dağılıverirdi. Kapı çaldığında içimizi bir sevinç kaplardı.
“Yaşasın dedem geldi! Hoş geldin dede!”
Dedemin kucağına zıplayıp, ona sarılır öperdim.
“Hoş bulduk kızım, abilerin nerede?”
“Onlar futbol oynamaya gittiler, gelirler birazdan. Dede bize ne getirdin?”
“Torbayı aç da bak, ne getirmişim?”
Elinde bağdan topladığı portakal ve mandalinalarla girerdi eve. Meyvelerin üzerinde hâlâ dalın, toprağın kokusu olurdu. Dedem getirdiği için mi bilmem ama o portakallar bana her zaman daha lezzetli gelirdi. Biz çocuklar sevinç içinde etrafında döner dururduk. Dedem gülerek başımızı okşar, bize komik fıkralar anlatırken hepimize birer mandalina uzatırdı. Dedem hem çok becerikli, hem çok da yaratıcı bir insandı. Bağda ağaçlarına bakar, meyve fidanları diker, sebzeler yetiştirir geçimini sağlardı. Her ortamda konuşulan konularda hemen bir hikâye ile cevap verirdi. Aynı zamanda çok nüktedan ve zekice komik fıkralar anlatırdı. Zaten dedem için “ölüyü bile güldürür” derlerdi.
Dedem sobanın yanına oturduğunda ev daha da sakinleşirdi, çünkü onun hikâyelerini dinlemek için sessizce beklerdik. Onun hikâyeleri bambaşka olurdu, çok düşündürürdü, çok güldürürdü. Hikâyelerini anlatırken yediğimiz portakalın kabuklarını sobanın üzerine koymamıza izin verirdi bazen. Isınan kabukların kokusu, dedemin sesiyle karışırdı. Hikâyeleri bitince, bağdan, ağaçlardan, eski günlerden bahsederdi. Biz her şeyi tam anlamasak da dinlerdik. Çünkü dedemin anlattıkları, sobanın sıcaklığı gibi güven verirdi.
Bazı günlerde babaannem gelirdi. Onu çok severdim. Babaannem deyince hatırıma geldi, sobanın üzerinde alüminyum ibrik olurdu, ılık su ile abdest almak için her daim oradaydı… Babaannem gelince sobanın yanına oturur, ellerini ısıtırdı. Sabahları taze ekmek ve tulum peyniri isterdi. Eğer sofrada bunlar yoksa, suratını asar, kahvaltı yapmak istemezdi. Babam bunu çok iyi bilirdi. Babaannem geleceği zaman mutlaka fırından taze ekmek alınır, tulum peyniri hazırlanırdı. Onun isteğini yerine getirmek bizim için bir zorunluluk değil, bir mutluluktu. Babaannem gezmeyi, eğlenmeyi severdi. Onu eğlendirmek için, bazen müzik açar karşısında dans ederdim.. Gerçekten de keyiflenir, mutlulukla el çırpardı…
“Hüsne kızım, ıbrığı getir de Mestanın ayaklarını yuyalım.”
“Tamam babaanne, getiriyorum şimdi.”
Babaannem kedileri çok severdi. Babam da, ben de… Kedimiz kış günleri sobanın yanından ayrılmazdı. Sıcaklığı bulur bulmaz sobanın dibine kıvrılır, mır mır mırlardı. O ses sobanın çıtırtısına karışır, eve derin bir huzur yayardı. Bazen hepimiz susar, sadece sobayı ve kediyi dinlerdik.
Kedimiz dışarıda gezip eve girmişse, babaannem bunu hemen fark ederdi. Kapının yanındaki sehpada hazırda duran sabunlu bir bezi alır, kediyi kucağında tutardı. “Dur bakalım, önce patilerini silelim,” derdi. Kedi biraz mızmızlansa da babaannemin elinden kurtulamazdı. Patilerini tek tek temizler, sonra sobanın yanına bırakırdı. Babaannem için temizlik de sevgi gibiydi; sessiz, özenli ve alışılmış.
Ve sonra annem…
Annem, evi çekip çeviren, her şeyin merkezinde olan fedakâr ve cefakâr kadındı. Neşeli, pozitif, dışa dönük, çözümcü bir insandı. Sobanın yanındaki hayat onun sayesinde düzenli ve huzurlu olurdu. Yıkanan çamaşırları sobanın boru aparatında kurutur, pişen yemekleri kontrol eder, çay demler, mutfakta ve salonda aynı anda birden fazla iş yapardı. Boşluk bulduğu zamanlarda bize kazak, yelek, süveter örerdi. Biz çocuklar ödevlerimizle uğraşırken, annem yanımızda olur, sorularımızı sabırla yanıtlardı. Misafir geldiğinde sofrayı kurar, çayı hazırlar, ikramları özenle sunardı. Sobanın sıcaklığı ve çıtırtısı eşliğinde her işini çabucak ve disiplinle yapardı, annemin emeği tüm evin düzenini taşırdı. Her şeyi aynı anda, hiç telaş etmeden yapabilirdi. Kış geçip te havalar ısınmaya başladığında sökülen sobanın borularının küllerinin boşaltılıp içlerinin temizliği ve seneye kurmak üzere paketlenip kilere kaldırılması işini de annem yapardı.
Annemin fedakârlığı sadece günlük işler ile sınırlı değildi. Biz çocuklar hastalandığımızda sabahlara kadar başımızda bekler, moralimizi yüksek tutmaya çalışırdı. Evde ufak bir sorun çıktığında, her zaman ilk çözümü o bulurdu. Onun sayesinde evimiz, sadece sıcak bir ev değil; huzurlu, güvenli ve sevgi dolu bir yuva haline gelirdi.
Bazen düşünüyorum da, soba bedenlerimizi ısıtırken, annem de olanca gücüyle yüreklerimizi ısıtırdı. Sobanın yanındaki sıcaklık ve yaşamın akışı, büyük ölçüde onun emeği ve sevgisiyle mümkün oluyordu. Babamın marangoz elleri, dedemin bağdan getirdiği meyveler, babaannemin şefkati ve kedimizin mır mırı… Hepsi bir yana, o evi çekip çeviren, bizi büyüten, her şeyi bir arada tutan kişi annemdi.
Zaman içinde tüm çocuklar evlenip gidince, annemle babam birlikte sakin yaşamaya devam ettiler.
Yıllar geçti…
Ve o gün… Sabah işe neşeyle gittim; öyle sevinçliydim ki, herkese akşam iş çıkışı doğrudan terminale gidip annemle babamı alacağımı söyledim. Ankara’ya gelmek için tüm hazırlıklar yapılmıştı. Annem, babama küçük kızım için hediye giysi ve bir paket de baklava almasını tembihlemişti; babam da alıp hazır etmişti. Öğleye doğru Ankara’ya gidecek olan otobüsün kalkmasına bir saat kala ise bir haber geldi: annem mutfakta yemek yaparken felç geçirmişti. Haberle birlikte ellerim ve ayaklarımın bağı çözüldü… Feryat figan ağlayarak arkadaşlarımın kolunda terminale gitmiştim. Nerden bilebilirdim yolcu almaya değil de, Tarsus’a hastaneye gideceğimi… Annem apar topar hastaneye kaldırılmış ama hiçbir şey yapılamamıştı. Konuşamadan, hiç hareket edemeden ancak iki ay dayanabildi.
Annemizin yorgun kalbi durdu, hayata veda etti. Oysa onunla seyahatlere gitmek, tiyatrolara, sinemalara, konserlere götürmek, hayatın keyifli taraflarıyla da tanıştırma planlarım vardı.
Babama gelince; yıllar boyu çalıştığı atölyesinde bizi ısıtan bize mutluluk veren odun talaşı, akciğerlerine sessiz ve sinsice yerleşmiş “pulmoner fibrosiz” hastalığına sebep olmuş, nefes almasını zorlaştırmıştı… Ben babamın kopan parmaklarına üzülürken, talaş içerden içerden sinsi bir düşman gibi akciğerlerine yerleşmeyi sürdürüyormuş meğer…
Her insanın, her canlının, her nesnenin aydınlık ve karanlık tarafı olduğu gibi, odun talaşının da varmış meğer…
Babam ve annem artık aramızda değiller. Talaş sobası da tıpkı onlar gibi, bir gün sessizce hayatımızdan çıktı. Ama hatıralar, sobanın sıcaklığı ve çevresinde paylaşılan sevgiler hâlâ içimde yaşıyor. Babamın kopan parmakları, annemin yorulmuş elleri, dedemin bağdan getirdiği portakallar, babaannemin özenli bakışı, kedimizin mır mırı… Hepsi bir yana, evi gerçek anlamda ısıtan şey ateş değil, paylaşılan sevgiydi.
Her sabah çayımı demlerken, kendi evimde soba olmasa bile o sıcaklığı hissediyorum. Çünkü öğrendim ki bir evi, bir aileyi, bir yuva gibi sıcak ve güvenli kılan şey, ateş değil; emeğin, sevginin ve paylaşmanın kendisidir. Ve bu sıcaklık, yıllar geçse de, fiziksel olarak aramızda olmasalar da, onların hatırasıyla yaşamaya devam ediyor. Ruhları şad olsun.



