Bir zamanlar devasa konser salonlarında piyanosunun üzerinde kusursuz bir şiir gibi dans eden ince parmaklarını yüzünde gezdirdi. Botoks yaptırma zamanı gelmişti. Sol gözünün kenarında yeni bir çizgi buldu. Derinleşmeden bir çözüm bulunması gerekiyordu buna. Çoktan titremeye başlamış parmaklarıyla dudaklarına dokundu. Yaşlandıkça dudaklar da mı inceliyordu acaba? Buna da dolgu gerekecekti.
Aynada tüm vücudunu inceleyebilmek için birkaç adım geriye yürüdü. İçinde küçük bir hamamı ve saunası da olan banyosunda çırılçıplak ve yalnızdı. Etrafı gerçek altın kabartmalarla süslü boy aynasında kendine baktı. Ellerini karnının üzerinde gezdirdi. Neredeyse sıfır karbonhidratla yaşadığı hâlde, eskisi gibi düz değildi. Ellerini memelerine götürdü. Acaba kalem koysa düşer miydi? Yeni bir dikleştirme operasyonu zamanı gelmişti. Canı sıkıldı.
Yerden ipek sabahlığını alarak üzerine giydi. Menekşe rengi gözlerinden ilham alarak ona özel tasarlamıştı Karl bunu. Tasarımcıların kıyafetlerini, giydirmek için kulis kapısında yattığı başka bir hayatta. O gece Karl iki ayrı elbise torbasıyla çıkagelmişti. Birinden leylak renginde, üzerine kendi elleriyle inciler ve elmaslar diktiği, kadife bir elbise çıkmıştı. Gilmore Artist ödülünü almak için sahneye çıktığında, tüm konukların nefesini kesen o elbise. Üzerinde gezinen bakışlardaki hayranlık ve hasedi hatırladı ürpererek. Parmaklarını klitorisinde gezdirdi. O geceyi her hatırladığında olduğu gibi, yine ıslanmıştı. Yerde duran samur kürkünden paspasının üzerine uzanıp uzun parmaklarını içine soktu. Dünyada bu ödülü kazanan en genç piyanist olmuştu. Daha on dokuz bile değildi. İnledi ve daha derine girdi. Sahnedeki yürüyüşünü hatırladı. Scarlet’ten bile ince beline kadar inen bukleleriyle geyşa adımlarıyla ilerlemişti. Ayakta alkışlamışlardı onu. “Ahhh,” dedi ve yan döndü. Tüm Avrupa sosyetesi hatta soylular bile vardı orada. Hepsinin gözleri ona kenetlenmişti. Konuşmaya başlamak için alkışın dinmesini bekleyen Clark’ın ona bakışındaki hayranlığı ve arzuyu teninde hissetti. Gelmek üzereydi, boştaki eliyle memesini kavradı ve iyice kıvrıldı. Salon sessizleştiğinde, “Dünya tarihinin tartışmasız en büyük piyanisti ve en güzel kadını,” demişti. Küçük bir çığlık bırakarak boşaldı. Artık kendini daha iyi hissediyordu.
Odasına gittiğinde kocası çoktan uyanmış ve yatağı toplamıştı. Ezik kölesi. Prens olmasaydı asla evlenmezdi onunla ama kendi başına elde edemeyeceği tek şeye sahipti. Başına takacağı gerçek bir taç. O taç için çok şeyi feda etmişti. O sümsüğe bir çocuk vermek için tam sekiz kilo almıştı. Parmakları bile şişmişti. Bu kadar sıkıntıya sadece geleceğin kralının annesi olmak için katlanmışken, babasından bile sümsük bir kız çıkmıştı. Eskiden kızının çirkinliğinden utanırdı. Artık takmıyordu. Babasının genlerini almışsa bu benim suçum mu, diye düşündü. Giyinme salonuna girip akşamdan seçtiği ipek gömleği ve bej pantolonu giydi. Bir zamanlar hiçbir tokanın dizginleyemediği saçlarını kolayca topuz yaptı. Yüzüne kremlerini sürdü; dudaklarımı ve yanaklarımı renklendirsem mi, diye düşündü. Vazgeçti. Bu bakımsız hâliyle bile kocasından ve kızından birkaç lig üstteydi. Diğerleri de sadece hizmetçiydi. Ayağına stilettolarını geçirip asansöre bindi ve salona indi. Kocası masada gazete okuyarak çayını içiyordu. Kızı ise kaç yüzyıl önce yapıldığını bile bilmediği, antika bir sallanan sandalyede kitap okuyordu. Marangozu İsa bile olabilirdi, o kadar eskiydi işte. Sadece o sandalyeyle küçük bir ülkeyi satın alabilirdi. Bir de üzerinde oturana bak, diye düşündü. Bir an hissettiği tiksintiye hafif bir acıma geldi. En azından gözlerinin rengini benden alsaydı zavallıcık, diye düşündü. Babası gibi çamur kahverengisi gözleri olması yetmiyor, bir de üzerine şişe dibi gözlüklerle anca okuyabiliyordu. Yüzünü buruşturup kocasını yanağından öperek masaya oturdu. Hizmetçi de neredeydi? Adı neydi şu kızın? Bu ayki dört numaralı hizmetçiydi işte. Diğer üçünü kovmuştu. Saatine baktı, bir dakika içinde kahvesiyle gelmezse bunu da kovmaya karar verdi.
Elmas yelkovan on ikiye gelip kızın ipini çekmesine saniyeler kalmışken elindeki tepsiyle içeri girdi hizmetçi.
“Kahveniz, prensesim.”
“Çekilebilirsin. Ya da dur. Asistanım geldi mi?”
“Geldiler Efendim. Çalışma odanızda sizi bekliyorlar, emrettiğiniz gibi.”
“Tamam, tamam,” dedi, eliyle kıza git git yaparak. Kahvesinden bir yudum aldı ve yüzünü buruşturdu. Tam istediği gibi yapılmıştı. Gözü yine kızına takıldı. Onun yaşındayken Avrupa’da konser vermediği salon kalmamıştı. Kızı ise pijamaları ve çıplak ayaklarıyla Agatha Christie okuyordu. Kocasına baktı. İnce dudağının üzerine yağ bulaşmıştı. Midesi bulandı ve sofradan kalktı.
“Ben çalışma odasına gidiyorum,” dedi.
“Kahveni bile bitirmedin hayatım.”
“Becerememişler yine, içmeyeceğim bunu.”
“İstersen mutfağa bir barista alalım, ister misin?”
“Olabilir. Sıradan birini işe alma sakın. Referanslarını kontrol et,” diyerek odadan çıktı Lizzie. Çalışma odasına girdiğinde asistanı Dafne’yi masada çalışırken buldu. Bu kız neredeyse altı aydır yanındaydı. Dayanıklı ve hırslıydı. Güzel de sayılırdı. Madem bir kızım olacaktı bari bu olsaydı, diye düşündü bir kez daha.
“Doktor randevusunu ayarladın mı?” diye sordu.
Prenses’in sesini duyunca yerinden sıçrayarak ayağa fırladı Dafne. Ellerini önünde kenetleyerek;
“Günaydın Prensesim,” dedi. “Doktor Marcus ile görüştüm. Ameliyat için tarih veremeyeceğini söyledi.”
“Ne demek tarih veremezmiş? Bu ne hadsizlik. Daha önemli ne işi olabilir ki?”
“Efendim, ben de çok sinirlendim ilk başta. Hastaneye gittim dün akşam. Bu sene çok fazla narkoz aldığınızı söyledi. Kan testlerinize göre bir anesteziyi daha kaldıramazmışsınız. ‘Yaza kadar beklesin,’ dedi.”
“Yaza daha iki ay var. İki ay daha bu memelerle dolaşmamı nasıl bekler? Bahar balosunda giyeceğim kıyafet için bir beden küçültüp dikleştirmem gerekiyor. Söylemedin mi?”
“Söyledim Prensesim ama sağlığınızın memelerinizin dikliğinden daha önemli olduğunu söyledi.”
“Peh. Erkekler işte. Ne anlarlar ki?” dedi Lizzie odanın içinde yürüyerek. Ellerini yumruk yapıp sıkıyordu.
“Bir de şey dedi.”
“Ne?”
“Başka bir kıyafet seçip içine sütyen giymeyi denesin,” dedi Dafne. Başını öne eğmiş, Prensesin gözlerine bakamıyordu. Dudaklarını üzgün gibi bükse de kenardaki kıvrımdan gülmemek için kendini zor tutuğunu anlayabiliyordu.
“Hadsiz! Bu adama haddini bildirmemin zamanı gelmiş de geçmiş. Sayemde Avrupa’nın en zengin ve ünlü doktoru oldu. Bugün bir görüşme ayarla Dafne. Bizzat ben gidip hizaya sokacağım onu.”
“Ayarladım zaten. İki saat sonraya MR randevusu aldım. Sonrasında sizi görecek. Onkolog bir arkadaşını da davet etmiş.”
“Ne MR’ı, ne onkoloğu? Ne saçmalıyorsun sen?”
“Ameliyat için meme ultrasonu yapılırken gördüğü bir şey kafasına takılmış. ‘Muhtemelen önemli değildir,’ dedi ama ‘İçimiz rahat etsin,’ dedi.”
“Öyle sıradan bir doktorun yanında soyunacağımı düşünüyorsa beni hiç tanımamış!” diye bağırdı Lizzie.
“Sıradan biri değil. Geçen sene ürettiği akıllı haplarla Nobel Tıp ödülünü almış. Ayrıca ben gerekli belgeleri hazırladım. Muayeneden önce gizlilik sözleşmelerini imzalatacağım,” dedi Dafne. İçinden, sanki Avrupa’da yanında soyunmadığın erkek kalmış gibi asalet numaraları yapıyor, diye düşünerek.
Lizzie pencerenin yanındaki koltuğa oturarak Dafne’yi inceledi. Ne düşündüğünü biliyor ama ona kızamıyordu. Bu kızda onun hamurundan bir şeyler vardı. Tabii sadece sıradan bir asistandı. Güzelliği de vasattı. Yine de hiç fena değil, diye düşündü. Cambridge de Hukuk London School of Economics de siyaset bilimi yüksek lisansı yapmış, yirmi yaşında Kuğu Gölü’nde baş kuğu olmuştu. Bir kez daha asistan olmak için fazla nitelikli olduğunu düşündü. Başka bir hedefi olmalıydı, kendisi olsa mutlaka olurdu. Belki prensi ayartmak, geleceğin kraliçesi olmak.
“Asla!” diye bağırarak ayağa kalktı Lizzie. “Buna izin vermem.”
“Efendim, öyle demeyin. Sadece rutin bir kontrol. Hem sizin yaşınızdaki tüm kadınların yaptırması gerekiyor normalde de.”
“Benim yaşımdaki mi?” diye bağırarak kızın üzerine yürüdü Lizzie.
“Ne oluyor burada? Sesin salona kadar geliyor hayatım?” diyerek Prens Charlie içeri girdi. Dafne birden dudaklarını titreterek ağlamaya başladı ve arkasına döndü.
“Numaracı küçük sürtük,” diye çıkıştı Lizzie. Ama içinden, Aferin, diye düşündü, “iyi hamleydi.”
“Lizzie, bu üsluptan hiç hoşlanmıyorum. Kaç kere dedim? Annem duysa ki her yerde, bu evde bile kuşları var. Beni anında taht sırasından çıkartır.”
“Zaten en başından beri hiç istemedi beni. Tek aradığı bir bahane. Değil mi? Açıkça desene. Beni kraliçe olmaya layık bulmuyor kendini beğenmiş buruşuk cadı.”
“Lizzie, sevgilim, rica ediyorum. Sakin ol. Sana hiç yakışmıyor bu sözler,” dedi Prens.
“Kes ya, senden adap öğrenecek değilim. Ben on iki yaşımdan beri saraylarda konserler veriyorum. Sadece senin züppe anneni değil, tüm aristokratları tanıyorum. Hepsi bana hayrandı. İspanya Kralı Frederick benim için davet vermişti. Sadece benim onuruma. Beni nasıl takdim etmişti, hatırlamıyor musun? ‘Dünyanın en zarif kadını,’ demişti. ‘Siz eşine az rastlanır, nadide bir çiçeksiniz,’ demişti. ‘Bu saraylarda prenses olarak doğan kızlarımdan daha asil ve soylusun,’ demişti. Ne çabuk unuttun?”
“Hayatım, bunların hepsini ve daha fazlasını ben de sana söyledim. Ama işte saray kuralları çok net. Bağırarak konuşmak, argo kelimeler uygunsuz kaçıyor.”
“Yeter be, sen kimsin? Hayattaki tek başarın, bir kraliçenin içinden çıkmak. Tek başına ne başardın şu hayatta, söyle. Peki ya ben? Ben bu dünyanın en iyi piyanistiyim. Şimdi çekil önümden. Doktor Marcus beliyor beni,” diye bağırdı Lizzie ve Prensi iterek odadan çıktı.
Şimdi o sürtük kocasını teselli edecekti. “Aklı varsa bu fırsatı kaçırmaz,” dedi ve içi sıkıldı. “Acaba geri mi dönsem?” Sonra, “Aman, neyse ne. Nasıl olsa benim kocam, benim malım. Ne önemi var?” dedi ve odasına girdi.
Giyinme odasında uzun süre dolaşarak elbiselerini inceledi. “Sütyen giyecekmişim,” diye söyleniyordu. “Bak şu densize. Bir de dalga geçiyor benimle.” Lacivert, zarif bir elbise seçti ve içine hiçbir şey giymedi. Elbisenin kumaşı o kadar narindi ki göğüs uçları belli oluyordu. “O kendini beğenmiş doktor şimdi görsün bakalım, sütyenmiş,” diye sırıttı. Parmaklarıyla hafifçe ovalayarak iyice belirginleşmelerini sağladı. Güzel. Paparazziler bir fotoğraf çekerse kahrolası kaynanası çıldırırdı. Telefonu eline alıp Daily News Magazin müdürüne mesaj attı.
“Saat ikide Doktor Marcus’a muayene olacağım. Benim için çok endişeli.”
Telefonu elinden bırakırken aynadaki kendine memnun bakışlarla bakıp gülümsüyordu. Yarın tüm manşetlerde o olacaktı. O ve meme uçları, tüm Avrupa’nın manşetlerinde.
“Halkın sevgilisi, güzel prensesimiz korkuttu. Doktorlar bilgi vermeyi reddederken, yakın bir kaynaktan aldığımız habere göre, dünyanın en iyi piyanisti de olan Prenses Lizzie’nin durumu ciddiyetini koruyor.”
Makyaj masasına oturup uzun uzun makyaj yaptı. İşi bittiğinde en az on yaş genç görünüyordu. Saçını açıp omuzlarına bıraktı. Şu yeni doktor, ödül alan Onkolog, nasıl biriydi acaba? Birazdan iki başarılı erkeğin önünde soyunacağını düşünerek heyecanlandı. Ayağa kalkıp aynada kendine bakarak, yavaş yavaş düğmelerini çözerken nasıl bakacağını çalışıyordu. Evet, böyle hem endişeli ama hem de cesur bakışlarla. Çok yavaş hareket edip aşağıdan uzun kirpiklerinin altından bakacaktı. Tüm düğmeleri açınca elbisesini yere bırakıverdi. Bu an çok önemliydi işte. İkisinin önünde çırılçıplak kalacağı o an, nasıl bakacağını biliyordu. Onları önemsemediğini anlayacaklardı. Ne kadar heyecanlandığını belli etmeyecekti. Ama o iki adama hayran hayran bakabilecekleri zamanı tanıyacaktı. İkisi de dokunacaktı herhalde. Keşke aynı anda dokunsalar, diye düşünürken eli yine istemeden oraya gitti. “Hayır hayır, şimdi değil. Çıkmam lazım,” diyerek yerden kıyafetini aldı, giydi ve çıktı.
Doktorun kliniğine girerken fotoğrafları çekilmiş, tüm personel saygı ve beğenerek bakmıştı. MR çekiminden sonra doktorun odasına girdi. İki adam da hemen ayağa fırladılar. O ana kadar her şey planladığı gibi gitmişti. Ama bir tuhaflık vardı. Adamlar çok sessizdi. Gözlerinde gördüğü hayranlık değil, ona bakılırken daha önce hiç fark etmediği bir duyguydu. Korku, olabilir mi? Niye ama?
“Prenses Lizzie, sizi meslektaşım Dr. Doyle ile tanıştırmama izin verin. Kendisi Avrupa’nın en iyi onkoloğu. Özellikle onu davet ettim. Bu, şüphelendiğim şey, benim uzmanlık alanımın dışındaydı ve ben…”
“Ne diyorsunuz Dr. Marcus, açık konuşun.”
İki adam birbirlerine bakarak sustular. Dr. Doyle elindeki MR görüntülerini yeniden inceledi.
“Kesin bir şey demeden önce, izniniz olursa muayene de etmek isterim,” dedi.
İşte beklediği an gelmişti. Çantasını koltuğa fırlatıp ellerini düğmelerinin üzerine götürdü.
“Şu kabinin arkasında soyunabilirsiniz Prensesim. Sonra oradaki sedyeye uzanıp üzerinizi örtün. Hazır olunca seslenin,” dedi Dr. Marcus. “Bir saniye, Hemşire Agnes’i de çağırayım. Size yardımcı olsun,” diye ekleyerek elini telefona götürdü.
Bu da ne demek oluyordu? Sanki önlerinde soyunmasını istemiyor gibi davranıyorlardı. Hadsizler. Bu yetmezmiş gibi, yavru balina ağırlığındaki, erkek saçlı bir kadını da çağırıyorlar. Vakur bir şeklide kabinin arkasına geçti.
“Hemşire ’ye gerek yok. Kendim soyunabilirim,” dedi.
“Prosedür gereği bir kadın tıbbi personelimizin de odada bulunması gerekiyor Prenses,” dedi Dr. Marcus ve telefonda dahili numarayı tuşladı.
“Kendileri bilir, hayatlarının fırsatını kaçıracaklar,” diye kendini teskin ederek hızlıca elbisesini çıkardı ve sedyeye uzandı. Üzerine örtüyü örttü ama biraz yanlardan açık kalacak şekilde ayarladı. Hemşire de odaya gelince iki doktor yanına geldi. Dr. Doyle hiç bakmadan, bakışları bira fıçısı şeklindeki hemşirede, örtünün altından memelerine dokunmaya başladı. Bir an bile gözü kaymıyordu. Belki de eşcinseldi. Bu ikisinin arasında bir şeyler vardı kesin.
Dr. Doyle, “Tamam, giyinebilirsiniz,” diyerek uzaklaştı. Canı hepten sıkılmıştı Lizzie’nin.
“Neler oluyor, açıklama istiyorum hemen?”
“Giyinip gelin Prenses, burada konuşalım.”
Elbisesini hızla başından aşağı geçirip ayağa kalktı Prenses. Masanın önündeki en büyük koltuğa bıraktı kendini ve bacak bacak üstüne attı. Dr. Marcus kendi koltuğunda, Dr. Doyle ise onun arkasındaydı. Lizzie onları bu masanın arkasında birbirlerini becerirken hayal etti, fark etmeden sırıtmaya başlamıştı.
“….. tabii ki daha fazla tetkik yapacağız, isterseniz başka doktorlara da görünebilirsiniz,” dedi Dr. Doyle.
“Ne? Anlamadım. Ne diyorsunuz?”
“Sol memede tümör var. Üçüncü evre kanser. Metastaz yapmadan almamız gerekiyor.”
“Tümörü mü alacaksınız? Hazır anestezi almışken şu iptal ettiğiniz dikleştirme ameliyatını da aradan çıkarın bari.”
“Efendim? Anlamadınız galiba. Tüm memeyi almalıyız. Çok ilerlemiş.”
“Ne diyorsunuz siz? Mememi almak da ne demek? Kendinize gelin.”
“Korkarım çok geç kalınmış. Şimdi onları alıp kemoterapiye başlayalım. İyileştiğinizde ben en güzel memeleri yaparım size.”
“Kemoterapi mi, ama o. Saçımı dökmez mi?”
“Prenses, olayın ciddiyetini anladığınız sanmıyorum. Bu ölümcül bir tehlike. Şu anda yan etkilerini düşünemezsiniz.”
“Ne demek düşünemem. Tabii ki de düşünürüm. Siz iki doktor, benim gibi birine bulduğunuz çözüm bu. Göğüsleri olmayan, kel bir kadın olarak yaşayacağımı mı sanıyorsunuz? Ölmeyi tercih ederim.”
“Prenses, lütfen makul olun. Durumunuz çok ciddi. Ameliyat ve tedaviyi reddederseniz bahar balosunu bile göremeyebilirsiniz.”
“Saçmalık. Siz bir bakın bana. Hiç ölecek biri gibi miyim? Daha elli yaşımda bile değilim. Beden analizime göre yirmi beş çıkıyorum. Ben ölmem, ölemem. Ben bir prensesim. Ben bu dünyanın en iyi piyanistiyim. Başka bir çözüm bulun.”
“Prenses, başka çözüm yok. Prens’e haber verin ve bu akşam sizi acil ameliyata alalım.”
“Hayır. Hayır diyorum. Kimseye hiçbir şey söylemeyeceksiniz!” diye bağırarak çantasını alıp odadan dışarı fırladı.
Eve geldiğinde kocası ve kızı onu kapıda karşıladı. Kızı koşarak sarıldı. Küçük kurbağa. Asistanı Dafne şimdiden prensin yanına geçmişti. Hepsi birden onu ikna etmeye çalışıyordu. Kızını itip hiçbirini dinlemeden odasına koştu ve kapıyı kilitledi. Memesiz ve saçsız yaşamayacaktı. O sürtüğün kocasını teselli ederek, yerine geçeceğini düşününce parfüm şişesini aynaya fırlattı. Bunca yıl o şişko domuzun salyalarına katlandıktan sonra kraliçe olamadan ölecekti demek.
“Ben kraliçe olamazsam hiçbiri olamayacak,” dedi kendi kendine. Tuvalet masasındaki her şeyi yere devirdi. Bir hışımla odadan fırladı. Asistanı kapının önündeydi.
“Herkesi çalışma odasında topla Dafne,” dedi.
“Prens ve Prensesi?”
“Hayır herkesi. Onları ve tüm çalışanları. Oraya gidin ve beni bekleyin. Durumum hakkında açıklama yapacağım.”
“Tamam Efendim.”
Biraz sakinleşmişti. Odasına geri dönüp saçlarını düzeltti ve beyaz uzun bir gece kıyafeti giydi. Beyaz topuklu ayakkabılarını da giydikten sonra evlenirken başına taktıkları tacı taktı. Kırılmış aynada kendine bakıp gülümsedi. Çalışma odasının yedek anahtarını çekmecesinden aldı. Ayakkabılarını çıkarıp sessizce odaya yöneldi. Hepsi gelmişti. Emrettiği gibi. Hızlıca kapıyı çekip kilitledi. Sonra çıldırmış gibi koşarak kalorifer deposuna gitti. Babası kalorifer kazancısıydı Lizzie’nin. Bu makineyi nasıl kullanacağını, daha küçükken öğrenmişti. Basıncı patlamaya hazır hâle getirip evin tüm kapılarını kilitledi. Şimdi çalışma odasının kapısını yumrukluyordu. Ama o kapıyı özel yaptırmıştı Lizzie. İçerde günlükleri vardı. Kolay kıramayacakları, kale kapısı gibi istemişti. Biraz sakinleşti. Salona girdi. Piyanosunun önüne oturup kapağını açtı. Alt kattan kalorifer kazanının ıslığını duymaya başlayınca uzun ince parmaklarını tuşların üzerinde gezdirerek, kazanın çığlığına uygun bir melodi tutturdu. Birkaç dakika sonra artık orada değildi. On dokuzdu tekrar, sahnede Chopin çalıyordu. Tüm salon nefesini tutmuş, gözleri yaşlı, hayranlıkla onu seyrediyordu. Clark onu ödülü için çağırırken, “Dünyanın en iyi piyanisti,” dedi. Tüm salon, aristokratlar ve ünlüler, hepsi aynı anda ayağa fırladılar. Alkış bir anda bomba gibi patladı. Lizzie başında tacı, ayağa kalkıp seyircileri zarifçe selamladı. Gözlerini yere eğmiş, en mahcup gülümsemesini takınmıştı. Tam reverans yaparken odaya alevler doldu. Dünyanın en iyi piyanisti alevlere gülümsedi ve kollarını açtı. “İşte bu,” dedi, “tam da olması gerektiği gibi.”



