Adım atmak bir irade beyanı mıdır, yoksa koşulların getirdiği bir zorunluluk mu?
Bir adım…
Bazen bir kapıyı aralar, bazen bir kapıyı kapatır. Bazen suskunluğu bozar, bazen sessizliği seçer. Ama her durumda bir yön tayin eder. Peki, kadın için atılan adım, gerçekten özgür bir irade beyanı mıdır; yoksa tarihsel, kültürel ve toplumsal koşulların zorunlu kıldığı bir hareket midir?
Felsefe bu soruyu iki temel eksende ele alır: özgürlük ve belirlenim. Tarih boyunca kadın, çoğu toplumda belirlenmiş roller ve sıfatlar içinde konumlandırılmıştır. Anne, eş, fedakâr, sabırlı, suskun… Bu roller çoğu zaman bir seçim değil, bir beklenti olarak sunulmuştur. Bu durumda atılan adımlar, gerçekten “ben istedim” diyerek mi atılmıştır, yoksa “böyle olması gerekiyordu” düşüncesiyle mi?
Varoluşçu bakış burada önemli bir pencere açar. İnsan, koşulların içine doğar fakat o koşullar karşısında aldığı tavır, onun özgürlüğünü belirler. Kadın da toplumsal kalıpların içine doğabilir; ancak o kalıplara boyun eğmek ya da onları dönüştürmek arasında bir bilinç alanı vardır. İşte adım tam da burada başlar: bilinçte.
Bir kadın eğitim almak için mücadele ettiğinde, bu yalnızca bir zorunluluk mudur? Belki ekonomik koşullar onu çalışmaya iter. Belki aile sorumlulukları onu güçlü olmaya zorlar. Ancak o, bu zorunluluğu bir kimlik inşasına dönüştürdüğünde, artık sadece koşulların ürünü değildir; iradesinin öznesidir.
İrade, yalnızca “özgür ortamda” ortaya çıkan bir şey değildir. Bazen en dar alanlarda filizlenir. Bir kadının “hayır” demesi, çoğu zaman sadece bir kelime değildir; tarihsel bir zincirin kırılmasıdır. Bu kırılma, dışarıdan bakıldığında bir zorunluluğun sonucu gibi görünebilir. Ama içeriden bakıldığında, bir bilinç sıçramasıdır.
Öte yandan koşulları tamamen yok saymak da gerçekçi değildir. Kadının attığı her adım, sosyal yapının, ekonomik düzenin, kültürel kodların içinden geçer. Cam tavan sendromu, ücret eşitsizliği, görünmeyen emek… Tüm bunlar adımın yönünü etkiler. Bir kadın bazen seçtiğini zannederken aslında seçeneklerinin daraltıldığını fark etmeyebilir. Bu noktada adım, özgür bir irade beyanından çok, sınırlandırılmış bir hareket alanı içinde yapılan tercihe dönüşür.
Peki, bu ikilem nasıl aşılır?
Felsefî açıdan özgürlük, koşulların yokluğu değil; koşulların farkındalığıdır. Kadın, kendisini belirleyen yapıları tanıdıkça, o yapıların içinde bilinçli tercihler yapma gücü kazanır. Bilinç, zorunluluğu dönüştürür. Zorunluluk, ancak bilinçle birleştiğinde iradeye evrilir.
Bir annenin çalışmaya devam etmesi…
Bir genç kızın ailesinin beklentilerine rağmen farklı bir meslek seçmesi…
Bir kadının şiddet döngüsünü kırarak yeni bir hayat kurması…
Bu adımlar hem zorunluluğun hem iradenin iç içe geçtiği anlardır. Çünkü insan bütünüyle özgür değildir; ama bütünüyle belirlenmiş de değildir.
Kadın teması üzerinden baktığımızda, adım atmak çoğu zaman iki katmanlıdır: İlk katman hayatta kalma zorunluluğudur. İkinci katman ise anlam üretme iradesidir. İlk katman, koşulların dayattığı gerçekliktir. İkinci katman, o gerçekliği nasıl yorumladığımızdır.
Bir kadın sadece “mecbur olduğu için” değil, “anlamlı bulduğu için” adım attığında, eylem ontolojik bir derinlik kazanır. Artık o adım, sadece fiziksel bir hareket değil; etik bir pozisyondur. Kendi varlığını tanıma ve tanıtma biçimidir.
Bu yüzden adım atmak ne tamamen iradedir ne de tamamen zorunluluk. O, ikisinin kesişiminde doğan bilinçli bir eylemdir.
Belki de asıl soru şudur: Kadın attığı adımın farkında mı?
Adımı sahipleniyor mu, yoksa yalnızca sürükleniyor mu?
Farkındalık burada dönüştürücü bir güçtür. Kadın, kendi hikâyesinin öznesi olduğunu idrak ettiğinde, koşulların içinden geçse bile onların ötesine uzanabilir.
Sonuçta adım, yönü olan bir karardır. Yön ise değerlerle belirlenir. Eğer bir kadın, değerleriyle uyumlu bir adım atıyorsa, o adım iradedir. Eğer değerlerini bastırarak, yalnızca baskıdan kaçmak için hareket ediyorsa, o adım zorunluluktur. Ama en güçlü adım, zorunluluktan doğup iradeye dönüşendir. Çünkü o adım, hem direniş hem de inşadır.
Hem hayatta kalmadır hem de var olmaktır. Ve belki de kadın için en derin özgürlük, koşulların ortasında bile “Bu benim seçimim!” diyebilme cesaretidir.



