Perşembe, Mayıs 28, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Neden?

Her günümüz şikâyetlerle geçiyor. Bir gün bitmek bilmeyen kadın cinayetleri, diğer gün çocuk istismarı; diğer günlerde de in mi, cin mi, ne olduğu belirsiz insanlar tarafından sokakta sebepsizce bıçaklananların haberleriyle doluyor beynimizin içi.

Tüm bunların sebebine gelince de herkes birbirini parmak gösteriyor, ancak hiç kendine dönüp bir bakma zahmetine girişmiyor kimse. Sahi neden?

Sizce tüm bunlar sadece günümüz dünyası sisteminden kaynaklı mı, yoksa toplumun dayattığı tabuların esiri olmuş; duygularını, ne hissettiğini bilmeyen insanlardan mı kaynaklı?
Bence cevabı hepimiz biliyoruz ama dile getirmeye korkuyoruz.

Bu dünya salt aydınlık barındırmayıp aynı zamanda karanlığı da birlikte barındıran bir dünya. Ancak ne yazık ki insanoğlunun haddini bilmez, kendi küçük hesapları yüzünden, dünyanın karanlık tarafının gazabına uğramış durumda.

Bizlere bir birey olarak hep mantığın duygudan üstün olduğu, duygusal olmamamız gerektiği öğretildi. “Eğer duygunu gösterirsen sen zayıfsın, eziksin,” dendi.

Duygulara bile cinsiyetçi bir yaklaşım sergilendi, hâlâ da sergileniyor ve bunu cinsiyet rollerinde de sıkça görmekteyiz.
“Erkek dediğin duygusunu belli etmez. Ne o öyle karı gibi ağlıyorsun?” gibi sözler ya da kadınlar için de, “Kadın dediğin evinde oturur, çalışmaz. Beyinin hizmetkârı olur,” ya da  “Çok hassassın. Yapamazsın seni,” gibi sözler yüzünden; tüm bu kadın cinayetleri, çocuk istismarları ve daha nice kötü şeyler oluşmaya devam ediyor.

Erkekler, toplumun dayattığı bu cinsiyetçi baskı yüzünden duygularını bastırıyor, sonunda da o içe atılan duygularının, çok tehlikeli bir şekilde infilak ettiğini görüyoruz. Aynı şekilde kadınlara dayatılan tüm bu cinsiyetçi baskı yüzünden; kadınlarımız psikolojik çöküntü, kendine güvenmeme ve yalıtılmışlık hissiyle hayatlarına devam etmek zorunda kalıyorlar.

Bizler, içimizde yaşadığımız bu herhangi bir duygu olabilir; ister öfke, ister sevinç, ister üzüntü olsun, ilk başta onu anlamaya ve anlam vermeye çalışmalıyız. Onu dengeli bir şekilde dibine kadar yaşayıp o fırtına sonrası güneşin içimize tezahür etmesine izin vermeliyiz.

Bu nasıl yapılır peki? İlk olarak bizim acilen tüm bu toplumsal, sosyal norm ve tabulardan arınıp küllerimizden yeniden doğmamız gerekiyor. Herkes kurnaz diye, kurnaz olmak zorunda değiliz. Herkesin aynı olduğu bir devirde kendi ışığını yaratmak varken, varsın saf desinler kendilerince, çünkü onlara göre sürüye ayak uydurmayanlar kurnaz; cambaz olmayanlar saf, hiçbir şeyden haberi yok gibi görülüyor. Varsın her şeyi bildiklerini zannetsinler.

Kendi ışığının gölgesinde yürümek varken niçin insanlar, tüm bu yozlaşmış aynılığa kapılıp gitsinler? Niçin tüm bu çürümüş ruhlara hizmet etsinler? Kendin olabilmenin gururu ve onuruyla yaşamak varken neden tüm bu cambazların arasında cambaz olup gitsinler?

Kurnaz olmak bir meziyet değildir. Akıllılık hiç değildir. Kurnaz insan korkak insandır. İçten içe yetersizliğini kurnazlıkla doldurmaya çalışan bir varlıktır, kurnaz insan. Hayatta kendi ışığın altında, kendi olabilmenin gururuyla beraber aynı zamanda olası tehlikelere karşı dikkatli olandır, zeki insan. Dolambaçlı, içi boş, sahte kurnazlıklara, uyanıklıklara girmeyen insandır.

Derler ya, “Hayatta başarılı olmak için mantığını kullanman lazım, duygunu değil,” diye. Ne kadar tehlikeli bir söz öyle değil mi? Halbuki hayatta başarılı olabilmenin yolunun duygusal zekâdan geçtiğini bilmezler. Hayatta başarılı olmak, kendimize ve yaşayan tüm canlılara ve bu dünyaya daha iyi bir yaşam sunmanın yolu, duygusal zâkamızı geliştirmemizden geçer.

Elbette mantığımızı yürütmeliyiz, problem çözmek de bir o kadar mühim, ancak hayatın kendisi sadece mantık oyunlarından oluşmaz. Mantık ve duygu dengesini kurduğumuz anda, hayatın püf noktasını da çözmüş oluruz.

Değişim bizimle başlar ve bizimle biter. Sürekli şikâyet etmek, laf salatası yapmak ya da başkalarını suçlamak bizleri ve bu karanlığı bitmek bilmeyen bir döngüye iter. Her birimiz bir birey olarak tüm bu toplumsal tabuları yıkıp duygularımızın sesini dinleyip onları tanımalı, anlamalı ve dengeli bir şekilde yaşamalıyız.

Bu bayağı aynılığın seline kapılmak zorunda değiliz hiçbirimiz. Düzenbazla düzenbaz, şaklabanla şaklaban olmak zorunda hiç değiliz.

Hayatın aydınlık tarafını bizlere daha çok göstermesini istiyorsak bu aynılığa ve tüm bu tabulara “dur” deme cesaretini göstermeliyiz. Bir şeyleri değiştirmek istiyorsak yangına körükle gitmek yerine, o yangının küllerinden kendimizi yeniden yaratma cesaretini göstermeliyiz.

Bastırılmış, görmezden gelinmiş duygularımızın esiri değil; fark edilmiş, anlaşılmış ve doyasıya yaşanmış duyguların ürünü olmalıyız.

Yeniden güven inşa etmeliyiz.
Kendimize ve birbirimize…

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Ekin Su Bal
Ekin Su Bal
Çukurova Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği mezunuyum. Şarkı söylemek, keman çalmak ve geleneksel Hint danslarıyla ilgileniyorum. Yazı ve üretimle uğraşıyorum; denemelerimde insan ruhu, duygular ve günlük hayata dair gözlemlerime yer veriyorum.

POPÜLER YAZILAR