“Bu öykülerin doğru ya da yanlış olmaları önemli değil. Önemli olan, bunların gerçekten, ‘benim’ öyküm ve benim ‘gerçeğim mi’ oldukları sorusu”
Carl Gustav Jung, Anılar Düşler Düşünceler, Çevirmen: İris Kantemir, Can Yayınları, s.19
Herkesin, artık eskisi gibi olmadığını anladığı; yeni bir ‘ben’ e geçiş yaptığı anlar vardır. Aksiliklerle başlayan bu sabah, onun geçişi için özellikle hazırlanmış gibiydi.
İşte böyle bir günde tanıdı onu. Ne düşündüğünüzü biliyorum, hayır, hayatının aşkı değil. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde mimarlık bölümüne adım atma cesaretini gösteren, ilk iki kadından biri olan Leman Cevat Tomsu ile tanıştı.
Gerçekten tanıştı mı? Siz karar verin.
*********************************
Alelacele kendini dışarıya attı. Ziya Bey, sabah dokuza toplantı ayarlamış ve sakın gecikme diye de sıkı sıkı tembih etmişti. Apartmandan çıkar çıkmaz korktuğu şey başına geldi.19 numaralı dairenin serseri oğlu arabasını yine gelişigüzel park etmişti. Bu üçüncü kez oluyordu. Arabasının etrafında bir tur attı, çıkamayacağına kanaat getirince içinden okkalı olmasa da birkaç küfür savurdu. Bir dahakine çekici çağıracağına yemin ederek yürümeye başladı.
İki dirhem bir çekirdek giyinip süslenmişken olacak şey miydi şimdi bu? Yağmurun eli kulağındaydı, ilk damla yüzüne düşmüştü bile. Yeni aldığı eteği ve marka ayakkabılarını tam da giyecek zamanı bulmuştu, üstüne üstlük toplantıya da geç kalacaktı. Yukarı çıkıp üzerini değiştirmeye vakti de yoktu. Ziya Bey ona, projelerinden birkaçını yeni gelen kıza devretmesini söylemişti bile. Bunu düşününce yüzü asıldı, sabah alarmı üç kez ertelediği için kendine kızdı. Pimpirikli Ziya Bey birazdan aramaya başlardı. Bu havada taksi bulmak imkânsızdı, adımlarını sıklaştırarak daha hızlı yürümeye gayret etti.
Kentsel dönüşümün, koca bir şantiyeye çevirdiği İstanbul’un kaldırımlarında yürümek başlı başına bir mücadeleydi. Kırık dökük taşlar ve şantiyelerin etrafını çeviren trapez sac paneller yüzünden iyice daralmıştı kaldırımlar. On beş dakika yürüdükten sonra mobil uygulamadan taksi çağırmayı akıl edemediği için bir kez daha kendisine kızdı.
‘Yağmurlu Hava Olimpiyatları-Yayaları Islatma Dalı’ sporunda dünya birincisi olan şoförlerden, o da nasibini almıştı bu sabah. İyice daralmış kaldırımda yürümeye çalışırken, kırılmış bir taşın üzerine basınca, çamurlu sular konfeti gibi patlayarak dizlerine kadar ıslattı. Gökyüzü tanrısı Zeus bunun yeterli olmadığını düşünmüş olacaktı ki; son darbeyi bir taksicinin çukura giren lastiğinden yedi. Bu haline sinirlenmesi gerekirken, aklına gelen bir düşünceyle aniden keyfi yerine geldi. Ziya Bey, üstü başı ıslanmış ve çamura batmış ayakkabılarını görünce nasıl olsa fazla söylenemezdi.
Yolun karşısına geçerse daha rahat yürüyeceğini düşündü, orası biraz daha genişti sanki. Tam yola adımını atmıştı ki, nereden çıktığını anlayamadığı bir minibüsü fark edince, tekrar kaldırıma çıkmaya çalıştı. Öyle hızlı dönmüştü ki dengesini kaybetti; ayağı biraz önce indiği kaldırıma takılınca son hızla yere kapaklandı. Yere düşerken gördüğü tek şey, demir bir bahçe kapısıydı. Tutunacak bir yer de olmadığından kale kapılarını zorlayan koçbaşı gibi başını sertçe demir kapıya vurdu. Öyle sert çarpmıştı ki, gözlerinde şimşekler çaktı ve yere yığıldı.
Sonrası mı? Sonra çok acayip bir şey oldu.
***********************************
Gözlerini açtığında karşısında 70’lerin moda dergilerinden fırlamış bir kadın duruyordu. Greta Garbo ile Ingrid Bergman karışımı güzel bir yüzü vardı kadının. Ellinin üzerinde gibiydi. Yattığı yerden hızlıca ortama bir göz attı. Demode ama zevkli döşenmiş bir evdeydi. Kafası fena zonklasa da, bu kadar detayı fark edebildiği için sevindi; kafası yerindeydi, iyiydi. Tanımadığı bir evde, tanımadığı insanların arasında koltukta uzanmış yattığını ancak o zaman idrak etti. Tehlikede olabileceği aklına geldi, yüzü kıpkırmızı kesildi, kalbi deli gibi atmaya başladı. Düştüğünü hatırlıyordu ama buraya nasıl geldiğini hatırlamıyordu. Kaçırıldığı ve ailesinin onu buzla dolu bir küvette böbreği alınmış halde bulacağı düşüncesi onu daha da panikletti. Ani bir refleksle yerinden fırlayıp kaçmayı istedi ancak kafasını kaldırmasıyla, yastığa geri bırakması bir oldu.
“Korkmayın bizden size zarar gelmez. Aklınıza kötü şeyler gelmesin, tanımadığınız bir evde olmak sizi korkutmuştur elbette. Bakın burası benim evim, onlar da öğrencilerim. Evin önünde fena düşüp, kafanızı çarptınız. Yağmurun altında sizi öylece bırakamazdık, kızlarla birlikte içeri taşıdık. Başınız kanıyordu, oksijenli suyla temizleyip tentürdiyot sürdüm, üstünü de gazlı bezle kapattım. Nasıl hissediyorsunuz, daha iyi misiniz?” dedi kadın.
“Hocam söylediğiniz eve gittim, eşiyle konuştum, doktor bey gelir gelmez buraya yollayacak,” diye lafa girdi kızlardan biri.
“Tamam Ayşe teşekkür ederim. Doktor bey tanıdıktır, birazdan gelir, sizi bir muayene etsin, gerekirse hastaneye götürürüz. O gelene kadar burada biraz yatın, kalkmayın”.
Başını vurduğu yer fena acıyordu, üstelik iyice korkmuştu, yerinden kalkamadığı için kendine kızdı. Yan sehpada duran cam vazoyu gözüne kestirdi, zorda kalırsa kendini savunmak için bunu kullanabilirdi. Sakin kalabilmesi için kendi kendini ikna etmesi biraz zor olacaktı. Nazik olursam belki bir kötülük yapmazlar diye düşündü.
“Çok teşekkür ederim ilgilendiğiniz için. Ama benim üstüm başım berbat halde, koltuğunuzu da kirlettim, gideyim ben,” diyerek ikinci kez doğrulmaya çalıştı, ancak yapamadı.
“Hayır, olur mu öyle şey hiç sorun değil, silerim ben koltuğu, çıkmazsa da bir örtü atıveririm üzerine ne olacak.” Kadının sesinde bir anaçlık vardı, tarif edemediği bir huzur hissetmişti, ancak yine de tedbiri elden bırakmamalıydı.

“Bu arada kendimi tanıtayım. Adım Leman Cevat Tomsu. Mimarım, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Yapı Bilimi Kürsüsü’nde profesörüm. Bu güzel kızlar da Ayşe ve Meltem, benim öğrencilerim, onların dönem projeleri üzerinde çalışıyoruz. Sizin isminiz nedir?“
Meslektaş olduklarını duyunca çok sevinmişti Reyhan, içi biraz da olsa rahatlamıştı, derin bir nefes aldı.
“Leman Hanım sizinle meslektaşız, ben de mimarım, İTÜ’den mezun oldum.İsmim Reyhan Eryılmaz. Çok memnun oldum.”
Leman Hanım’ın ismi hiç yabancı gelmemişti ancak ortada bir gariplik vardı. Kürsüdeki bütün hocaları tanırdı, ancak onu hatırlayamamıştı. Anı duvarına büyük bir özenle asılmış fotoğrafları gözünün önüne getirmeye çalıştı. Görsel hafızası iyiydi. Artık hayatta olmayan değerli profesörlerdi bunlar. Öğrenciyken çerçevelenmesine ve asılmalarına o da yardım etmişti.
Fotoğraflardan birini tanıyınca dondu kaldı, vücudu baştan aşağıya karıncalandı, nabzı hızlandı. Damarlarına pompalanan tüm kanı bedeninde hissedebiliyordu. Karşısında duran kadın bir hayalet miydi? Peki ya bu kızlar? Bu kadın Leman Tomsu olamazdı. O, bu dünyadan gideli çok olmuştu. Beyni, bu aniden idrak ettiği mantıksız bilgiyi reddediyordu. Umarım rüya görüyorumdur diye düşündü, çünkü tek mantıklı açıklaması buydu.
O sırada çalan kapı zili; düşüncelerinden sıyrılıp gerçekmiş gibi görünen bu ortama tekrar odaklanmasını sağladı. Ayşe, doktorun geldiğini haber veriyordu. Kıyafeti de aynı Leman Hanım’ınkiler gibi eski moda, ama şıktı. Doktoru karşılamak için yerinden kalkan Leman Hanım’ın saçlarının, annesinin gençlik fotoğraflarındakilere benzediğini düşündü. İçeri giren doktorun kıyafeti de onlardan farklı değildi. Birden aklına gelen bir düşünce onu çok rahatlattı. Elbette dönem dizisi çekiliyor olmalıydı, burası da özel olarak hazırlanmış dizi setiydi. Leman Hanım’a ne kadar da benzetmişler başrol oyuncusunu diye düşündü. O kadar rahatlamıştı ki derin bir nefes aldı. Bu adam da gerçekten doktordu herhalde, hobi için oyunculuk yapıyor olmalıydı, yoksa onu çağırmazlardı.
“Hangi dizi bu? Ne çekiyorsunuz? Dijitalde mi yayınlanacak?” diye abartılı bir heyecanla konuşurken tekrar kalkmaya yeltendi.
“Lütfen kalkmaya çalışmayın, yaranıza bakmam lazım,” dedi doktor. Yorgun argın hastaneden geldiği için otoriter ve sinirli bir tonda söylemişti bunu. Kadını da korkuttum şimdi, ama Leman Hanım’ın hatırı var, yoksa bu yorgunlukla direkt yatardım diye düşündü.
Doktor çantasını açmış içinden stetoskop, tansiyon aleti ve ateş ölçeri çıkarıp sehpaya koymuştu. Çantası da bayağı güzeldi aslında. Kahverengi deriden, dikdörtgen kutu gibi bir şeydi. Üstte taşıma kolu ve iki tane de kilidi vardı, açıldığında üst kısmı çok geniş görünüyordu. Bu çantadan bende olsa, içine elimi attığımda telefonumu şıp diye bulurdum diye düşündü.
“Keşke ambulans çağırsaydınız, özel sağlık sigortam var hemen gelirlerdi. Hem size de çok zahmet oldu,” deyince doktor;
“Özel sağlık sigortası nedir bilmiyorum ama, bizim hastaneye ikinci ambulansı daha yeni aldılar. Çağırsak da gelmesi uzun sürebilir, gerek görürsem ben telefon eder çağırırım.”
Sağlık sigortasını bilmemesi garip diye içinden geçirdi. Numarayı kaydetmişti nasılsa, kendisi arayıp çağıracaktı. Telefonunu her zaman sehpanın üzerinde bırakırdı, almak için gayri ihtiyari kolunu yana doğru uzattı. Bulamayınca telefonunu görüp görmediklerini sordu. Onlar çalmış olabilir miydi? Kızların onu garip garip süzmeleri, kendi aralarında gülüşmeleri sinirini bozuyordu. Leman Hanım eski bir ev telefonunu işaret ederek bunu mu kastediyorsunuz diye sormuştu. O sırada doktor muayenesini bitirmiş, yarayı temizleyip Reyhan’ın kafasını sargı bezi ile sarmıştı. Birinci dünya savaşında sahra hastanesinde yatan başı sarılı askerlere benzedim diye düşündü. Doktor gitmeden önce; sabaha kadar yerinden kalkmasın, bir de bu gece uyumasına izin vermeyin, sürekli kontrol edin, ailesine de haber verin demişti.
“Size zahmet vermek istemem, ablama telefon edebilirseniz gelip beni alır, sizi de daha fazla rahatsız etmeyeyim,” dedi Reyhan. Telefon numarasını Meltem’e söyledi ancak kız numarayı çevireceği yerde, ona tekrar garip garip baktı. Yanlışınız var, telefonlarda bu kadar çok numara olmaz derken, ne yapmalıyım der gibi Leman Hanım’a bakıyordu.
“Kızlar projelere yarın devam ederiz, bu gece daha önemli bir işimiz var. Ailenizi arayıp izin alın, bu gece bende kalabilirsiniz.” Otoriter bir sesle konuşmuştu, kızlar gülüşerek hocalarının dediğini yaptılar. Leman Hanım, Reyhan’ın ayak ucuna oturdu, daha yumuşak bir ses tonuyla;
“Doktoru duydunuz, uyumamanız lazım. Kızlar çay demlesinler, biz de sizinle sohbet edelim,” dedi. Reyhan beyninin gerçeklik ve zaman algısını kapatıp, kendini akışa bırakmaya karar verdi. Eninde sonunda mantıklı bir açıklaması olacaktı bunların. Uyumama izin vermeyecekler, ama ben şu an uyuyorum nasılsa diye düşündü.
“Tamam Leman Hanım, biraz kendinizi anlatın, dinliyorum.”
“1913’te Kayseri’de doğdum. Bizimkiler beni 5 yaşında Erenköy Kız Lisesi’ne yatılı vermişler. Ortaokul ve liseyi de orada bitirdim. Münevver Belen en iyi arkadaşımdı, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Atatürk’ümüzün açtığı yolda çağdaş Türk kadınları olarak yetiştirildik. Hiç unutmam akşamları dersten sonra ve hafta sonları hoparlörden Johann Strauss’un bestelerini dinletirlerdi. Vals yapmayı bile öğrenmiştik.”
“Münevver Hanım kankanız mıydı yani,” diye gülerek sordu Reyhan. Kadın valsden bahsediyor, benim sorduğum soruya bak; saçmaladım iyice diye içinden geçirdi. Neyse ki söylediği her şeyi kafasını çarpmış olmasına yoruyorlardı.
“Kanka ne demek bilmiyorum ama biz her şeyi birlikte yapardık. 1929’da liseden mezun olduğumuzda ikimiz birlikte Güzel Sanatlar Akademisi mimarlık bölümüne kayıt olduk (şimdi ki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi). Mimarlık bölümüne daha önce hiç kadın girmemişti. Kabul edilmediklerinden değil, kadınlar bu bölümü tercih etmezdi, mimarlığa erkek işi diye bakılıyordu o zamanlar. Sınıfın tamamı erkekti ama bize iyi davrandılar, dışlamadılar, aydın çocuklardı hepsi. 1934’te ikimiz de mezun olduk. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk iki kadın mimarı olmuştuk. Biliyor musunuz Reyhan Hanım, İstanbul Mimarlar Odası’na kayıt olan ilk kadın mimar benim. Sürekli kendimi övüyormuş gibi hissettim ancak, erkeklerin egemenliğindeki mimarlık camiasında ilk kadın mimarlardan biri olmak, muhteşem işler yapmak benim için çok gurur vericiydi.”
“Gururlanmakta haklısınız, o yıllarda buna cesaret etmek hiç de kolay değildi sanırım,” dedi Reyhan, o da bu konuşmadan keyif almaya başlamıştı. Bir ara demlenmiş çayın kokusu burnuna geldi, yanında bisküvi de olsa ne güzel giderdi diye düşündü. Sabah kahvaltı etmeden evden çıktığı aklına geldi, karnı fena acıkmıştı. Dikkatini tekrar Leman Hanım’a vermeye çalıştı.
“1935’te İstanbul Belediyesi İmar Müdürlüğü’nde Bay Martin Wagner’in yanında çalışmaya başladım. Nazilerin baskısından kurtulmak için 1933’te Almanya’dan Türkiye’ye gelmiş Bay Wagner. Kendisi şehircilik konusunda müthiş bir uzmandı. Burada 3 sene kadar kaldı sonra da Amerika’ya göç etti. Beni yurtdışına gitmem konusunda çok teşvik etmiş, hatta Alman mimarlara tavsiye mektubu bile yazmıştır. 1937’de abim Hakkı’nın yanına Almanya’ya gittim. Seyahat aşkım bundan sonra başladı. Evet çaylarımız da geldi. Dur seni azıcık da olsa doğrultalım, çayın soğuyana kadar bir şeyler ye en azından. Kızlar ekmek arası peynir, domates, biber hazırlamışlar, sever misin bilmiyorum ama istersen meyve de var.”
Tam “Bay Wagner’le aranızda romantik bir şeyler yaşandı mı?” gibi münasebetsiz bir soru daha soracaktı ki, kelimeler ağzından çıkmadan durdurup, ufak bir öksürükle durumu geçiştirmeyi başardı.
“Acıkmıştım Leman Hanım çok teşekkürler, ekmek arası şahane olur.” Ağzına bir lokma attı, peynirin tadı öyle güzeldi ki, dayanamayıp bir ısırık daha aldı. Kızlar da her ikisi farklı renklerde olan berjerlere oturmuş hayranlıkla Leman hanımı dinliyorlardı. Ona çok saygı duydukları gözlerinden okunuyordu. Leman hanım çayından bir yudum alıp anlatmaya devam etti.

“Galiba 1941’di, Yüksek Mühendis Mektebine Prof. Emin Onat’ın asistanı olarak girdim. Zamanla kadim dostlarımdan biri olmuştur Emin Onat. Okulun adı da sonradan değişti, İstanbul Teknik Üniversitesi oldu. Bir yıl sonra ‘Bursa Evleri’ adlı çalışmam sayesinde doçent oldum. 1960 yılında da profesör unvanı aldım. Mimarlıkta ilk kadın akademisyen olmak ayrı bir gurur kaynağıdır benim için. O sırada Avrupa ve Amerika’da bile o kadar az sayıda kadın mimar vardı ki, sonradan arttı tabi. Beş sene önce Paris’te Uluslararası Mimarlar Birliği konferansına katıldım, Amerika’da sergiler düzenledim. Seyahat edip yeni yerler görmeyi çok seviyorum.”
Tam ‘Emin Onat ile aranızda romantik bir şeyler olmadı mı yani,’ gibi yine münasebetsiz bir soru soracaktı ki, kendini durdurdu. Arkadaşları onun muzırlığına alışmıştı ama bu saygın kadına böyle laubali sorular sormak hiç de uygun olmazdı. Bu sefer daha büyük bir öksürükle muhteşem sorularını aklından uzaklaştırmayı başardı. Dizi setinde olduklarını düşünerek içini rahatlatmaya çalışıyor, onların oyununa eşlik ettiği fikrini aklına sokmaya çalışıyordu. Bunu düşünürse daha az korkacaktı bu ortamdan.
“Leman Hanım hangi projeleri yaptınız? Yarışmalara da katılmışsınız galiba?” Ortama alışmaya çalışıyordu ancak garip bir biçimde kadın konuştukça rahatlamaya başlamıştı.
“Genellikle kamu binaları ve halkevi projeleri tasarladım. Birkaç yarışma da kazandım tabi ki,” dedi Leman Hanım. Konuşmak için tam ağzını açmıştı ki,
“Hocam çok mütevazi davranıyorsunuz. Ben kazandığınız tüm yarışmaları biliyorum, sayabilirim isterseniz,” diye araya girdi Ayşe heyecanla.
“Yarışmaları daha sonra anlatırız Ayşe. Nerede kalmıştık?”

(Uludağ Sanatoryumu Kirazlıyayla Tesisleri-1949 Emin Onat ile birlikte)
“Leman Hanım, ‘Tomsu’ soyadı nereden geliyor? Bir anlamı var mı?”
“1934’te soyadı kanunu çıktığında, bu soyadını almak için bizimkilere ben ısrar ettim. Soyumuz Kayseri’nin ‘Tavlusun’ köyüne dayanıyor. ‘Tomsu’ da köy meydanının adı.”
“Ne güzel bir fikir bu, doğduğunuz yere bir saygı duruşu âdeta,” dedi Reyhan. Leman Hanım’ı kendisine yakın hissetmeye başlamıştı. Bu evde farklı bir şeyler vardı. Dizi seti gibi değil de, gerçekti sanki her şey. Emek, zarafet, asalet kokuyordu bu ev. İncelikle işlenmiş bir dantel gibiydi. Eski; ama mükemmel işlenmiş. Kendimi inandırmaya çalıştığım oyunu sürdürdüm.
“Eviniz çok güzel, mobilyalarınız da. Avize seçiminize de bayıldım. Hele koltuğunuz öyle rahat ki. Ben de koltuk takımımı daha geçen sene değiştirdim. Dış görünüşüne vuruldum ama bir türlü rahat edemiyorum.” Leman Hanım gülmeye başlamıştı bu söylediğine.
“Bizim İbrahim usta var, ona söyleriz size de rahat bir koltuk yapar arzu ederseniz. Gerçi yeni almışsınız ama belki ileride değiştirmek istersiniz diye yazayım telefonunu.”
“Çok sevinirim, teşekkür ederim. Evinizin projesini siz mi çizdiniz? Dekorasyonunu da siz yaptınız galiba?” O sırada Meltem araya girdi;
“Leman hocam çok zevklidir, evin her detayıyla titizlikle ilgilendi, çok mütevazidir anlatmayı çok sevmez. Haydi hocam anlatın biraz lütfen,” diye hayran gözlerle ona baktı. Ailesinin durumu yoktu Meltem’in. Leman Hanım ona ufak tefek çizimler yaptırıyor ve emeğinin karşılığını da ödüyordu. Şu büyük şehirde kol kanat germişti ona. Leman Hanım kadın haklarını savunurdu, kız öğrencileri özellikle korur kollardı. Hem bir öğretmen hem de ablaydı onlar için. Seveni çoktu. Meltemin evine telefon bile bağlatmıştı Leman Hanım. Annesi kalp hastasıydı Meltem’in, hem okuyor hem de annesiyle beraber hayata tutunmaya çalışıyorlardı.
“17 yıl önce yaptırdım bu evi. Bir mimar için kendi tasarladığı evde oturmak hem çok büyük bir keyif, hem de eziyet. Hele de benim gibi en mükemmelini arıyorsanız. Ben hiç evlenmedim, mesleğim benim her şeyim. Bu evi tasarlarken ailem, yeğenlerim burada gelip kalsınlar istedim. Onlara çok düşkünüm, beni hiç yalnız bırakmazlar, birlikte keyifli zamanlar geçiririz. Bu evi kendim için olduğu kadar, onlar için de yaptım.” Bunları söylerken gözlerinin içi parlıyordu. Kendisi ile ne kadar benzeştiğini düşündü Reyhan. Evlenmişti ama kocası çocuk istemediği için bir süre sonra araları bozulmuş ve boşanmışlardı. Onun da dünyası yeğenleriydi. Hatta bir keresinde ‘bana bir şey olursa evi kendi aranızda bölüşün,’ diyerek ağlatmıştı onları.
“Evi tanıtayım biraz. Evin salonu burası, mutfak da şu üç basamağı çıkınca sağdaki oda. Tam karşındaki merdivenler üst kata çıkıyor. Orada tahmin edebileceğin gibi yatak odaları, banyo ve bir de sandık odası var. Altta da yarı bir bodrum kat var. Solunda kalan kapıdan da sofaya geçiliyor. Tek katlı, yatak odası, mutfağı ve banyosu olan bir misafir evi de tasarladım. Sofa bu evle orayı birbirine bağlıyor. Bir de eyvan (*) var. Keyifli zamanlarımızın tanığıdır orası. Yazın çok serin olur, herkes orada oturmak ister. Sen biraz daha iyi hissedersen sabah eyvanda kahvaltı yaparız, siz de çok seversiniz. Yağmur da yağdı ya, şimdi mis gibi toprak kokar bahçe.”
Okul anılarından ve asistan olduktan sonra yaşadıklarından söz ediyordu Leman Hanım. Erkek ağırlıklı bir akademik ortamda tutunmak, yer edinmek hiç kolay olmamıştı onun için. Mühendislik-mimarlık kürsülerinde kadınların bulunmasına alışkın değildi erkekler. Münevver Hanım’la birlikte yaptıkları projeleri, yurtdışı seyahatlerini anlattı. Ayşe ve Meltem koltukta uyuyakalmışlar ancak Leman Hanım uyumamış, Reyhan’ı da uyutmamıştı. En son bu kadar uykusuz kaldığı zamanı hatırlamaya çalıştı, bitirme projesi tesliminde neredeyse bir hafta uykusuz kaldığı aklına geldi. Gözünü her kapattığında Leman Hanım, ayağına hafifçe dokunarak uyandırıyordu Reyhan’ı.
Bahçedeki ağaçların silüetleri, günün ağarmasıyla birlikte yavaş yavaş belirginleşmeye başlamıştı. Güneşin doğuşunu uzun süredir izlemediğini fark etti.
“Kızlar, haydi uyanın bakalım. Güzel bir kahvaltı hazırlayalım, sabah erken dersim var geç kalmayalım. Reyhan Hanım daha iyisiniz değil mi, biraz doğrulup oturmaya çalışın isterseniz.”
Ayaklarını yavaşça çevirip yere doğru indirdi, gövdesini döndürerek oturdu. Başı hala çok acıyordu ancak kendini daha iyi hissediyordu. Ayağa kalkmayı başardı ancak hafifçe sendeledi. Yanı başında duran Leman Hanım tam zamanında yetişip onu kolundan kavramasaydı az kalsın koltuğa geri oturacaktı. Acele etmeden yavaş yavaş yürüyerek eyvana çıktılar. Açık hava gerçekten de iyi gelmişti.
Salondan çıkmadan önce duvarda asılı olan takvimi fark etmişti. Nisan 1970 yazıyordu üzerinde. ‘Benim doğduğum yıl bu, Nisan ayı olduğuna göre ben daha dünyaya gelmemişim, işte rüya olduğunun bir kanıtı daha’ bu diye içinden geçirdi Reyhan.
Yeni demlenmiş çay mis gibi kokuyordu. Meltem tepsiye belli bir düzenle dizmiş olduğu kahvaltılıkları, yine aynı düzenle sofraya koyuyor; Ayşe ise ekmeği eşit dilimler halinde kesmeye çalışıyordu. Kızların Leman Hanım’dan ne kadar etkilendikleri belli oluyordu. Öyle açtı ki bir parça ekmeğin üzerine tereyağı ve reçel sürerek ağzına attı. Hayatında yediği en lezzetli reçeldi bu. Leman hanım kendisi yapmıştı, geçen seneden kalmaydı ancak nefis bir tadı vardı. Çileğin böyle güzel kokabileceğini hiç bilmiyordu. Bu huzurlu ortam ve temiz hava o kadar iyi gelmişti ki, kafasını masaya dayayıp oracıkta uyumak istedi. Kolunun üzerine başını dayamasıyla kaldırması bir oldu, canı fena acımıştı. Leman Hanım Reyhanı yerinden kaldırdı, bahçede biraz yürümeyi teklif etti. Tam kalkmışlardı ki Reyhan’ın gözü çok zarif motifleri olan demir bir kapıya takıldı.
“Ne kadar güzel bir demir kapı bu, yoksa onu da mı siz tasarladınız?” dedi, eyvanın kapısını işaret ederek.
“Evet, bu kapıyı benim demirci ustası Latif Bey’e yaptırmıştım. O da bana hatıra olsun diye kapının alt çerçevesine LT harflerini kaynak yardımı ile çizmiş, bakın tam şurada. Biraz kurnaz bir adamdı, kendi adı ve soyadının baş harflerini işlemişti aslında. Anlamamazlığa geldim, ses etmedim ben de. Hem hoşuma da gitti.” Bu hatıra gülümsemesine neden olmuştu. Bahçeye inip yürümeye devam ettiler.

“Şurada oturalım biraz dinlenirsiniz sonra da sizi evinize bırakırız,” dedi Leman Hanım. İşaret ettiği ahşap banka oturduk, bahçe o kadar güzeldi ki; ilkbaharda açan çiçekler, ortalıkta dolaşan kediler, büyük ağaçların esintisi inanılmaz huzur veriyordu. Yanında oturan kadına baktı Reyhan. Burası bir dizi seti değildi. Bu ev, mobilyalar, bu bahçe, doktor, Ayşe, Meltem, Leman Hanım; hepsi gerçekti.
“Siz nasıl güzel bir insansınız, tanımadığınız halde bana çok iyi davrandınız. Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Sizinle tanışmak büyük bir şeref Leman Hanım. Ne kadar şanslıyım ki evinizin önünde düştüm. Benim için yaptıklarınızı hiç unutmayacağım. Doktor Bey’e ve Ayşe ile Meltem’e de çok teşekkür ederim. Bana çok iyi baktınız, ama o reçelin tarifini mutlaka istiyorum” dedi. Leman hanım ona gülümsüyordu, tokalaşmak için elini uzattı.
“Bu zamanda kadın bir meslektaşımla tanışmak benim için de bir onur, lütfen kendinize iyi bakın. Arada fakülteye beni ziyarete gelin, hem çay içeriz hem de gizli reçel tariflerimden bir kaçını veririm size.”
*********************************
Reyhan tokalaşmak için elini uzattı ancak elini kavrayan kişi hiç tanımadığı bir erkekti. Şaşkınlıkla etrafına bakındı. Sokakta bir ambulans duruyordu. İki sağlık görevlisi yere eğilmiş, sağ bacağının dizinden aşağısını atelle sabitlemeye çalışıyordu. Onları fark etmesiyle çığlık atması bir oldu. Ayağı bilekten kırılmıştı. Ağrı sanki onun fark etmesini beklemiş gibi aniden tüm bedenine hücum etti, canı çok yanıyordu. Elini tutan kişi, ilk yardım ekibindendi, onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Diğer ikisi sedyeyi ambulansın arkasından çıkarmış, dengeli bir şekilde yere indirmeye çalışıyorlardı. Boyunluk taktıkları için geriye dönüp bakamıyordu Reyhan. Ancak Leman Hanım oralarda bir yerde olmalıydı. Hoşça kal bile diyememişti kadıncağıza.
“Leman Hanım nerede? Bahçede olmalı kendisi, çağırabilir misiniz? Hemen arkamızdaki ev, seslenir misiniz lütfen.”
“Hanımefendi bahçede kimse yok. Kaçıncı kat, daire numarası nedir söylerseniz haber verelim”
“Ne dairesi? Ne katı? Orası müstakil iki katlı bir ev, seslenseniz gelirler hemen,” diye acı içinde bağırdı. Sedyeye yerleştirilmesine yardım eden sağlık görevlisi bunu duymamış gibi yaparak işine devam etti.
Ambulansın arkasına koymak üzere sedyeyi döndürdüklerinde, az önceki evin yerinde beyaz boyalı bir apartman duruyordu. Apartmanın girişinde pirinç bir levhaya gözü takıldı. Üzerinde ‘LEMAN HANIM Apt.’ yazıyordu.
İçinde sabahladığı bu huzurlu ev nereye kaybolmuştu? Rüya mıydı, hayal mi kurmuştu? Yoksa beyin sarsıntısı geçirmek böyle bir şey miydi? İnsanlar kafasından yaralanınca olmayan şeyleri mi görüyordu? Kalbinde bir sızı hissetti, bunun gerçek olmasını ne çok istemişti. O evin bahçesinde hissettiği huzur ruhuna o kadar iyi gelmişti ki; tekrar bugüne dönmek ona şu an çok acı veriyordu. Derin bir hüzün denizine düşmüş gibi hissetti, ağlamaya başladı.
Tam sedyeyi ambulansın içine doğru itiyorlardı ki, birden bahçe kapısını fark etti. Kapıyı hatırlamıştı, az önce kahvaltı ettikleri eyvanın demir kapısıydı bu. Reyhan daha konuşmaya fırsat bulamadan sedyeyi apar topar ambulansın içine doğru ittiler.
“Durun bir dakika, durun! Bir şey unuttum,” diye bağırdı Reyhan. Henüz araca binmemiş olan sağlık görevlisi;
“Merak etmeyin çantanız ve telefonunuzu, yanınıza bıraktım, neyse ki kimse çalmamış,” dedi.
“Hayır onu sormuyorum, bu daha önemli.”
“Dur bir dakika hareket etme, önemli bir şey kalmış herhalde kaldırımda,” diye şoföre seslendi sağlık görevlisi.
“Sizden benim için çok önemli bir şeyi kontrol etmenizi rica ediyorum lütfen, bacağımdan bile daha önemli,” deyince adam içerde yatan kadına tuhaf bir bakış attı, genelde hastalar bir an önce hastaneye gitmek isterdi, bu kadınsa buradan ayrılmak istemiyor gibiydi.
“Şu demir bahçe kapısı var ya, hani başımı çarptığım kapı. Onun alt tarafına bir bakar mısınız, kaynakla kabartılarak yazılmış harfler var mı orada?”
Sağlık görevlisi ilk defa böyle bir istekle karşılaşıyordu, kadının ısrarlarına dayanamayıp pes etti ve kapıya doğru yürüdü. Reyhan, emniyet kemeri ile sedyeye bağlı olduğundan doğrulup camdan bakamıyordu. Ayağının korkunç ağrısını bile umursamıyordu şu an. İçinden harflerin orada olması için dua etti. Sonunda sağlık görevlisini gördü, kalbi deli gibi atıyordu.
“Evet kabartma şeklinde LT harfleri var kapının alt çerçevesinde, sorduğunuz bu muydu? “
Evet derken, gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Canı çok yandığı halde, hayatının en güzel haberini aldığı bu anda ağlamaya başlamıştı Reyhan. Bu, olağanüstü bir durumdu; ne hissedeceğini bilemiyor, sağlıklı düşünemiyordu. Yaşadığı gerçeküstü saatleri tekrar kafasında canlandırmaya çalıştı. Gerçekti işte. Rüya görmemişti. Harfler bunun kanıtıydı. Yaşadıklarının mantıksızlığını anlıyor, ancak Leman Hanım’la gerçekten tanışmış olduğu için seviniyordu. Sanki bu dünyada farklı bir seviyeye çıkmıştı, çok özel bir yeteneğe sahip olduğunu düşündü. Sağlık görevlisi yanına çıkmadan önce durdurdu, telefonunu ona doğru uzattı.
“Son kez sizden bir şey isteyeceğim, sonra hemen gideriz söz. Lütfen benim için o harflerin fotoğrafını çeker misiniz?” Adam içinden; umarım bu son olur diye söylenerek istenileni yaptı. Geri döndüğünde Reyhan neredeyse adamın boynuna sarılacaktı. İyileşir iyileşmez bu sokakta kiralık bir ev arayacaktı; pencereden her baktığında demir kapıyı görebilecek bir ev.
Telefonunun ekranına tekrar tekrar baktı, o sevgi dolu kadının ayak ucunda oturduğunu hissetti. Fotoğraflardan birinde arkadaki apartmanı görünce yüzünü ekşitti, Leman Hanım evinin yıkılıp yerine bu sevimsiz apartmanın dikildiğini asla bilmemeliydi.
Çok uykusu gelmişti. Şimdi o koltukta yatsaydım ne güzel uyurdum diye düşündü. Gözlerini kapattı ve tekrar aynı evde uyanmayı diledi. Kahvaltıda yediği reçelin tadı hala damağındaydı. Leman Hanım onu bekliyordu.
****************************************************
Leman Cevat Tomsu 40 yıl hizmet ettikten sonra 1981 yılında İTÜ’den emekliye ayrılmıştır.1988 yılında 75 yaşındayken çok sevdiği yurtdışı gezilerinden birinden döndükten hemen sonra vefat etmiştir. Evini çok sevdiği yeğenlerine bırakmış; ancak ilgilenilmediği için bakımsız kalan ev, mirasçıların da onayıyla 1990 yılında yıkılıp, yerine ‘Leman Hanım Apartmanı’ yapılmıştır.



Leman Hanım apartmanı ve bahçe kapısı içten görünüş.
LEMAN HANIM’IN EVİNDEN GERİYE SADECE KENDİ TASARLADIĞI EYVAN KAPISI KALMIŞTIR. BU KAPI GÜNÜMÜZDE BAHÇE KAPISI OLARAK KULLANILMAKTADIR.


Meslektaşımın ve muhteşem bir kadının anısına, saygı ve sevgilerimle…
Gamze İlkay Akalın
Mimar-İTÜ
(*) Eyvan, üç tarafı duvarla çevrili, üstü genellikle tonozla kapalı ve bir tarafı tamamen avluya veya dışarıya açılan, yüksek döşemeli mimari yapı birimidir. İran, Selçuklu ve geleneksel Türk ev mimarisinde sıkça rastlanan, avluya bakan, gölgelik, oturma yeri veya köşk olarak kullanılan üstü kapalı alandır.
LEMAN CEVAT TOMSU- Kazandığı yarışmalar:
1938, Kadıköy Halkevi Yarışması (üçüncülük)
1941, Eskişehir Hamidiye ve Mahmudiye Köy Enstitüleri (birincilik)
1942, Trakya Kepirtepe Köy Enstitüsü (birincilik)
1943, Çanakkale Halkevi Proje Müsabakası (üçüncülük)
1944, Ankara Otomatik Telefon Santrali (mansiyon)
1945, Zonguldak Şehir Oteli Proje Müsabakası (birincilik)
1945, DD Yolları Umum Müd. Erzurum İş. Toplantı ve Memur Evleri Mah.(mansiyon)
1946, Eskişehir Gar Binası (mansiyon)
1947, İstanbul Adalet Sarayı (mansiyon)
1948, Ankara İller Kooperatifi Tek Katlı Muhtelif Ev Tipleri (birincilik)
1949, Ankara Fidanlıklar Umum Müd. Apartmanlar Tipi, Mah. Tanzimi (ikincilik)
1949, İzmit Belediye ve Otel Binası (mansiyon)
1951, Maltepe İşçi Sigortaları Kurumu Sanatoryum (mansiyon)
1954, İskenderun Tüccar Kulübü, Ticaret Odası, Borsa Binası (birincilik)
LEMAN CEVAT TOMSU- Uygulama Projeleri:
•1936-Karamürsel Halk Evi
•1937-Gerede Halk Evi
•1938-Şehremini Halk Evi
•1938-Kayseri Halk Evi
•1938-Ankara Dikmen’de bir Ev
•1939-Tozkoparan’da Gazino
•1935-40 İstanbul Belediyesi İmar Müdürlüğü’nde Muhtelif Projeler ve Martin Wagner ile Çalışma
•1940-Bağdat’ta Arap Kültür Enstitüsü
•1941-Cerrahpaşa Hastanesi Poliklinik Binası
•1941-Sütlüce’de Et Nakline Mahsus 20 Kamyonluk Garaj ve Garaj Müstahdemine ait Bina
•1942-Ev Projeleri (Emin Onat ile birlikte)
•1944-Antalya’da Sinema, Kulüp ve Mağaza Projeleri (Emin Onat ile birlikte)
•1946-49 Uludağ Sanatoryumu (Emin Onat ile birlikte)
•1953-Kendi Evi
•1952-55 İskenderun Tüccar Kulübü, Ticaret Odası, Borsa Binası
•1956-Ankara Çankaya’da Ahmet Karamancı Villası
•1959-İskenderun Tüccar Kulübü, Ticaret Odası, Borsa Binası 3. Kat Tadil Projesi
KAYNAKLAR:
1- Prof. Dr. Neslihan Türkün Dostoğlu ve Prof. Dr. Özlem Erdoğdu Erkarslan’ın ‘Leman Cevat Tomsu, Türk Mimarlığında Bir Öncü’ adlı kitabı.
2- Cumhuriyet’in Öncü Kadınları Sergisi- Özlem Özdemir
3- Gazeteci-yazar Nilay Örnek https://www.herumutortakarar.com/
4- TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyük Kent Şubesi Anma Programı 2022-2024
6- https://www.cumhuriyetinoncukadinlari.com/oncu-kadinlar.php
7- https://www.gzt.com/mimari/uludagda-saklanan-eser-kirazliyayla-sanatoryumu-3602170



