Agâh Bey, büyük bir heyecanla oturdu koltuğa. Elindeki kâğıtları sımsıkı tuttu. Hipodromu incelemeye başladı. Kalp atışları hızlandı ve elleri terlemeye başladı. Elleri terledikçe beyaz çantası kayıp yere düştü. Korkuyla etrafı kolaçan edip yere dökülenleri toplamaya çalıştı.
Toparlanırken yarışın başlama işareti verildi. Kafasını kaldırdığında, atlar tüm hızlarıyla
koşmaya başlamıştı. Asilliklerine dalıp kendi atına odaklanamadı. Tam onu fark etmişti ki bir el omzuna dokundu. Hızlıca arkasına döndü. Zayıf, ince suratlı bir adam ona alaycı bir tavırla gülümsüyordu. Adam daha kendini tanıtmadan, “Paniğin, telaşın hiç bitmeyecek değil mi? Bu yaşa kadar iyi gelmişsin,’’ dedi ve gülümsemesi kocaman bir kahkahaya dönüştü. O kocaman alaycı kahkaha Agâh’ı ilkokul yıllarına götürdü. Asla unutamadığı o alaycı ses ilkokul arkadaşı Hakan’dı. Üzerindeki şaşkınlığı attıktan sonra kısık gözlerle adama doğru baktı. “Senin de yüzün, bu alaycılıkla iyi sağlam kalmış,’’ dedi ve kocaman bir kahkaha patlattı.
Önüne döndüğünde gözleri beyaz atıyla buluştu. En önde yalnız koşuyordu. Rakipleri çoktan arkada kalmıştı bile. Bu sefer de sevinçten zıplarken düşürdü çantasını. Eline aldığında kenarı çamurlanmıştı. Panikle silmeye başladı. Onca sesin arasında yine de o alaycı, sinir bozucu kahkahayı fark etti. O ses kulağına eğilip, “Beyazları hâlâ temiz tutamıyorsun. Beyaz inadından vazgeç Agâh,” dedi. Ne vardı ki o evrakları beyaz çantaya koyacak! Başka renk
çanta bulamamışlar mıydı? Evrakların yükü yeterince ağırdı zaten, bir de çantayı temiz
tutmaya çalışacaktı. Atı birden tökezlemeye başladı. Yüzü asıldı, ağzının kenarı sarktı ve gözleri dolmaya başladı. Tam o anlarda üç çift gözün sinirli bir şekilde ona baktığını fark etti. Bakışlardan kurtulmak için başını öne eğmek istedi ancak gözünü hipodromdan almadı.
Dikkat çekmemek için gülümsemeye çalıştı. Çünkü; onların atı kazanmalıydı, Agâh’ın ki değil. O evraklardaki anlaşmalar hep bu yöndeydi. O adamlarla hiç karşılamamayı, o kalemle imza attığı anı silmeyi diledi. Bakışlar, alaycı kahkaha ve “Koş be oğlum, hadi oğlum,’’
nâraları altında sıkışıp kalmıştı. Atlara odaklanıp hepsini yok saymaya çalıştı. Kahverengi atın öne geçtiğini fark etti. Anlaşmalarda adı geçen, hayatının bağlı olduğu attı bu. Beyaz at ise
iyice yorulmuştu artık. Bacağında ağrı olduğu gözlerinden okunuyordu. Agâh omuzlarını düşürdü. Yüzünden ise gülümsemeyi bitirmemeye çalıştı. Kahverengi atın göz bebeklerinin büyümüş olduğunu, beyaz atın ise acıdan gözlerinin dolduğunu fark etti. Doping artık kahverengi ata ağır gelmeye başlamıştı. İki at da acı çekiyordu. Artık koruması gereken tek rengin beyaz olmadığını anladı. Kendisi de acı çekmeye başladı. Omuzlarında düşüklük,
dudaklarında sahte gülümseme, kalbinde ise acı acı atış vardı. İşte o an fark etti bir şeyler yapması gerektiğini. Hakan alaycı ses tonuyla tekrar kulağına eğildi, “Can’ı da aradım. Kesin onu da özlemişsindir. Senin hâlâ beyazları koruyamadığını anlatıp güldük. Ah Agâh! Hiç değişmeyeceksin dimi?’’ diyerek patlattı kahkahasını. Kafasını ona doğru çevirdiğinde yakasındaki kartta “veteriner’’ yazısını gördü. Heyecanla, “Yardım et bana! Daha doğrusu atlara. Bak, kahverengi atın gözlerine bak. Doping bu, acı çekiyor. Test yap, kanıtla dopingi. Hadi çabuk bir şeyler yap!” dedi ve çantadaki evrakları da eline tutuşturuverdi. Hakan polislerin yanına koştu. Bir süre sonra yarış durdu. Kalabalığı yarıp o üç adamı yakaladı polisler. Sıra Agâh’ a gelmişti. Agâh hızlıca koşmaya başladı. Bulduğu ilk çimenlik alana kendini attı. İyice yerde yuvarlandı. Beyaz gömleğinde ve çantasında yeşil olmadık yer kalmadı. Polisler yanına ulaştığında kocaman kahkaha patlatarak ellerini uzattı. Hakanı fark
etti. Tüm gücüyle, “Teşekkür ederim. Artık beyaz özgür, tüm renkler benim!” diye bağırarak polis arabasına binip gitti.



