Cumartesi, Nisan 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kırmızı Rugan Ayakkabılar

Anahtarı çevirirken bir an durdum. Kapının arkasında kimsenin olmadığını bilmek insanı yavaşlatıyor. Eskiden zile basardım. Annem kapıyı açardı. “Geldin mi?” derdi. Babam salondan seslenirdi.

İçeri girdiğimde evin tanıdık kokusu yerine hafif bir boşluk kokusu çarptı yüzüme. Ayak sesim koridorda yankılandı. Halılar kaldırılmıştı. Tekerlekli sandalyenin rahat ilerlemesi için kaldırmıştık sanırım.

Mutfağa geçtim. Dolapların kapaklarını açıp kapattım. Evi toplamaya geldim ama nereden başlayacağımı bilemiyorum.

Annemle babamın yatak odasına ilerledim. Dolabın kapağı yarı açıktı. Kıyafetlerin çoğunu kaldırmıştık ama üst rafta duran küçük kutuyu daha önce fark etmemiştim. Kutuyu indirirken üzerindeki toz tanecikleri uçuştu.

Kapağını açtım ve öylece kalakaldım. Kırmızı rugan ayakkabılarım…

Burnunun ucundaki küçük çizik hâlâ yerli yerindeydi. Ayakkabıların parlak yüzeyine dokunduğum an bu eve ilk adım attığım günlere götürdü beni.

Yurtta bazı günler koridorlar sabun kokardı. Sabun kokusu demek, misafir demekti. Bunu çabuk öğrenmiştik. O günlerde sabah erkenden kaldırırlardı bizi. Saçlarımız taranır, yakalarımız düzeltilirdi. Büyük aynanın önünde sıraya girerdik. Görevli kadınlar saçlarımızı örerdi ama ben çoğu zaman kendim yapmaya çalışırdım. İki örgü eşit olana kadar aynanın önünde başımı bir sağa, bir sola çevirir dururdum. Saç faslı bitince de gülümseme provası yapardım. Dişlerimi çok göstermeden, minik bir gülümseme yerleştirirdim yüzüme. Güzel görünen uslu çocukların daha çabuk seçildiğine inanıyordum.

İlk zamanlar çok dikkatli davranırdım. Sessizce oturup ellerimi kucağımda kavuşturur, beklerdim. Soru sorulursa cevap verirdim. Bir keresinde gelen bir kadın bana “Okula gidiyor musun?” diye sormuştu. “Evet,” demiştim. Sonra hiçbir şey söylememişti. Ondan sonra sorulara cevap vermeyi de bıraktım.

Bir süre sonra saçlarımı örmeyi de bıraktım. Saçım ne kadar güzel olursa olsun, kapıdan çıkıp giden çocuk ben olmuyordum.

O gün de saçlarım darmadağınıktı. Yakam yana kaymış, ayakkabılarımın bağı çözülmüştü.

Kapıda onları gördüm. Bembeyaz tenli, mavi gözlü, kumral kıvırcık saçlı bir kadın, yanında onun elini tutan uzun boylu, esmer, inci gibi dişleri olan bir adam. Etrafa sevecen gözlerle bakıyorlardı.

Yanıma geldiğinde dizlerini kırıp benimle aynı hizaya indi. Adımı sordu, söyledim. Gülümsedi.

O gün saçımı düzeltmediğim için ilk kez utanmıştım. Ama o karışık saçlarımı sevgiyle okşadı. Çünkü saçlarıma değil, yüzüme bakıyordu. 

Bu eve ilk adım attığımda sekiz yaşındaydım. Kapının eşiğinde biraz durduğumu hatırlıyorum. Ne yapacağımı bilemeyince kapının önünde beklediğimi.

Annemin -henüz ona anne demiyordum- gülümseyerek, “Gir hadi güzel kızım,” diyerek elimden tutup içeri çekişini. İçeri ilk adımımı atışımı. İlk defa bir evim vardı. Artık bir ailem vardı. Kimsesiz olarak büyümüş bir çocuk için bunun ne demek olduğunu anlatmak zor. Ama şunu biliyorum; birbirini bu kadar seven, bu kadar nazik iki insanın arasında kendimi ilk kez güvende hissetmiştim.

Kendi odam bile vardı. Pencerenin önünde çalışma masası duruyordu. İlk gün annem çekmeceyi açıp içindeki rengârenk kalemleri gösterdiğinde duyduğum sevinci unutamam. Hepsini tek tek elime alıp boş defterlere adımı yazmıştım. Daha önce her şeyin bana ait olduğu bir masada hiç oturmamıştım.

İlk akşam yemeğimizi hatırlıyorum. Annem mutfakta telaşla dolaşıyor, babam sofrayı kurmaya çalışıyordu. Ben sandalyenin ucunda, sessizce onları izliyordum. Babam çorbasından aldığı ilk yudumla yüzünü buruşturup, “Şefimiz bugün biraz heyecanlı galiba, baksana tuzu unutmuş,” diyerek bana göz kırpmıştı. Annemin gülüşlerine ben de mahcup mahcup katılmıştım. Benim için heyecanlanmaları ne kadar hoşuma gitmişti.

Akşamlarımızın rutinleri oluştu zamanla. Babam işten gelince beni omzuna alır, sonra kucağına indirir, ben de kollarımı iki yana açıp savrulurken uçar gibi hissederdim. Annem mutfaktan başını uzatır, “Düşüreceksin kızı, kudurmayın bakayım,” diye tatlı tatlı azarlardı bizi.

Bazen akşamları üçümüz balkona çıkar, kendimize birer yıldız seçerdik. Hangimizin yıldızı daha parlak, dakikalarca karar veremezdik.

Kırmızı rugan ayakkabıları bana bu evde geçirdiğim ilk bayram sabahında verdiler. O sabah erkenden uyandırmıştı annem beni. Salona girdiğimde babam elinde küçük bir kutuyla bekliyordu. Kutunun kapağını açınca sekiz yıllık ömrümde gördüğüm en parlak, en güzel şeyi gördüm. Hemen giyip odanın içinde bir oraya bir buraya koşturmaya başlamıştım. Ayakkabıların parkede çıkardığı tok ses o kadar hoşuma gitmişti ki topuklarımı vura vura dans etmeye başlamıştım.

“Nasıl da yakıştı bizim kıza kırmızılar ama!” demişti babam. O sabah ilk kez gerçekten bu evin bir parçası olduğumu hissetmiştim. 

Ayakkabıları elimde tutarken boş odaya yeniden sessizlik çöktü. Duvarlar, yıllardır evde dolaşan tüm sesleri içine çekmiş gibi susuyordu. Kutuyu yavaşça kapatıp yanıma aldım. Eşyaları toplamaktan vazgeçtim.

Kapıdan çıkarken bir an durdum. Sekiz yaşındaki hâlimi düşündüm. Kapının önünde tereddütle bekleyen, içeri girmeye çalışan o küçük kızı. Saçları biraz dağınık, gözleri merak dolu. Yıllar önce onlarla girdiğim o kapıdan şimdi tek başıma çıkıyordum.

Ama bu sefer yalnız değildim. Çünkü insanın hayatını değiştiren bazı adımlar vardır. O adımı bir kere attıktan sonra, bir daha aynı hissetmezsiniz.

Kırmızı rugan ayakkabılar, zamanla ayağınıza küçük gelse de sizi büyüten insanlar artık hayatta olmasalar bile, yürüdüğünüz her yere yanınızda gelirler.

Rabia Candan
Rabia Candan
Okumayı öğrendiği günden beri en büyük tutkusu kitaplar. Yıllardır perakende sektöründe çalışan bir mühendis olsa da yazarlık hayalinin peşini bırakmaya hiç niyeti yok. Öykülerinde hayata ve insana dair gözlemlerine yer vermeyi seviyor. Yazmanın hem kendisi hem de başkaları için bir keşif ve iyileşme yolculuğu olduğuna inanıyor.

POPÜLER YAZILAR