Suna Hanım pencere kenarına oturmuş, caddeyi izliyordu. Gelip geçen insanlar hep ilgisini çekmişti. Çoğu telaş içindeydi; sanki herkes bir yere yetişmeye çalışıyordu. Günlerini bu manzaraya bakarak geçirirdi. Televizyondan çok daha sahiciydi bu görüntüler. Zamanla bazılarını tanımış, her birine kafasında isimler takmıştı.
O gün de her zamanki yerine oturdu. İnsanlar hızlandırılmış bir film karesindeymiş gibi aceleyle yürüyordu. Bu bitmek bilmeyen koşuşturmayı anlamaya çalıştı. Derken genç bir kız tökezleyip yere düştü. Elleri kan içinde kaldı, topallayarak yoluna devam etti. Etrafına bakındı; kimse fark etmemişti. Suna Hanım onu izlerken kendi kızı geldi aklına. Ankara’da bir bakanlıkta çalışıyordu. O da zamanında düşe kalka büyümüştü.
Karşıdan karşıya geçmeye çalışan küçük bir çocuk son anda bir arabanın altında kalmaktan kurtuldu. Korkuyla karşıdaki binaya baktı. Suna Hanım’ın aklına oğlu Murat geldi. Ankara’da mimardı; yaptığı binalarla gurur duyardı.
Yaşlı bir adam, elindeki paketlerle ağır ağır yürüyordu. Bir adım atması bile zor görünüyordu. Suna Hanım kendisini düşündü; bir süredir o da hayata böyle ağır çekimde katılıyordu.
Genç bir çift yol ortasında bağırarak kavga ediyordu. Adam kadını itti, kadın dengesini zor da olsa korudu. Köşeyi döndüklerinde farklı yönlere savruldular. Suna Hanım kendi evliliğini hatırladı. Eşi ona hiç bağırmamıştı; aralarında böyle kavgalar hiç olmamıştı.
Telefonuna gömülmüş bir adam başkasına çarptı, tartıştılar. Ardından kalabalık bir grup yolu kapattı, karşıdan gelenler sinirlendi. Genç bir anne, pusetiyle ilerleyen yaşlı kadına yol vermedi. Tam o sırada yağmur başladı; arabalar yayaları ıslattı.
Suna Hanım her gün bu manzaraya karşı çayını içerdi. Evindeki sessizliği, dışarıdaki kalabalıkla bastırmaya çalışırdı. Seksen iki yaşında, emekli bir öğretmendi. Artık kalabalıklara karışamıyordu; belki de böylesi daha iyiydi. Yine de her gün dünyanın hâline üzülmeden edemezdi. Pencereden ayrıldığında bir şeyleri kaçırıyormuş gibi hissederdi. Yemeğini aceleyle yer, yapması gerekenleri bitirir, yeniden pencere kenarına dönerdi. İzlemezse gün geçmezdi.
Bir de kedisi vardı: Zeus. Geceleri birlikte uyur, bazen rüyasında Zeus’un bir insan gibi konuştuğunu görürdü. Gün boyu gördüklerini ona anlatır, uykusuz gecelerinde onunla avunurdu.
Gençliğinde çok gezmişti; hatta dünya turu bile yapmıştı. Cıvıl cıvıl bir kadındı. Zamanla arkadaşları birer birer gitmiş, geriye yalnızca Zeus kalmıştı.
Alışverişini ve temizliğini yardımcısı yapıyordu. Dışarı çıkmayalı uzun zaman olmuştu; en son hastaneye gitmesi gerektiğinde çıkmıştı. İnsan yüzü olarak yalnızca yardımcısını görüyordu. Bir zamanlar evde duramayan biri için ev, artık tuhaf bir sığınaktı. Kocası onu çok sevmişti. Eşi gittikten sonra dünya eskisi gibi olmamış, yine de elinden geldiğince hayata tutunmuştu.
Eskiden kimsenin hayatına özenmezdi. Şimdi ise yoldan geçenlere gıptayla bakıyordu. Bir zamanlar hayatın merkezindeydi; şimdi arada yalnızca bir pencere vardı. Keşke çocukları aynı şehirde olsaydı. Görüntülü konuşurlardı ama aralarında hep bir cam varmış gibi hissederdi. Gerçek gelmezdi bu görüşmeler.
Ayakları artık onu taşımıyordu. Adım atacak hâli yoktu. Eşini, dostlarını birer birer uğurlamıştı. Gitme vakti gelmiş miydi, bilmiyordu; insan istediği zaman gidemiyordu. Gezdiği yerler, okuduğu kitaplar, yetiştirdiği öğrenciler… Hepsi geride kalmıştı. Zeus, dünyayla kurduğu tek gerçek bağdı. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadı. Bir ömür akıp gitmişti. Çocukluğunu düşündü, gençliğini özledi. Üçü aynı masadaydı; biri umut vermiş, biri akıl. Yine de gençliği baskın gelmişti. Ancak bu yaşta idrak ediyordu, “elalem ne der” korkusuyla geçirdiği günlerin artık geri gelmeyeceğini. Ne kadar yazık etmişti, yaşanabilecek olanları yok ederek. Hayatı daha farklı olabilirdi. Dünyanın diğer bir ucunda yaşayabilirdi istediği gibi. Ama o “elalem” çok önemliydi bir zamanlar. Şimdi neredeydiler?
Suna Hanım çocuklarını tek tek aradı. Zeus’a yemeğini verdi, yanağından öptü. Yatağa gitmedi; her zamanki gibi pencere kenarına oturdu. Gece, akıp giden hayata sessizce baktı. Tespihi yere düştü. Zeus kucağına kıvrıldı.
Ertesi gün yardımcısı onu pencere kenarında buldu. Zeus hâlâ kucağındaydı. Seslendi, cevap alamadı. Camdan dışarı baktı; insanlar yine telaşla geçiyordu. Hayat bazıları için devam ediyordu.



