31 Aralık tarihinin belleğimdeki izi derindir. O gün yılın son günü olmanın ötesinde hep büyülü gelir bana. Belki de küçükken yaşadığım o mutlu anların hatırası sinmiştir yüreğime, bilinmez.
Tarihi tam hatırlamıyorum. Bir 31 Aralık sabahı doğduğum evdeyim. Henüz küçük yaştayım. Soba çıtır çıtır yanıyor. Ekmekler üzerinde kızarıyor. Çay demliği de bir köşesinde pıs pıs ediyor. Kaymak, bal, sıcak çay… O sabahı, o kahvaltıyı hiç unutmam. Kahvaltıdan sonra televizyon başına geçiyorum, yeni yıl temalı bir çizgi film izliyorum. Babaannem köşesinde Türk kahvesini içiyor, halam alışverişe çıkacak, hazırlanıyor.
Derken babam geliyor, elinde kocaman bir paket. Bana yeni yıl hediyesi almış. Heyecandan kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor. Önce büyülenmiş gözlerle pakete bakıyorum, ardından tabii ki sabırsızlıkla parçalayarak açıyorum. İçinden bir Barbie bebek ve minyatür oturma grubu çıkıyor. Koltuklar, küçük bir halı, küçük bir sehpa, minicik bir televizyon bile var. Mutluluktan ölmek üzereyim, gözlerime inanamıyorum. “Bunlar benim mi?” diye soruyorum hatta, o derece. Bendeki diğer Barbie ordusunu da katıyorum yanlarına, akşama kadar oynuyorum.
Bir ara eve gelen gidenler oluyor. Halam alışverişten dönüyor. Hatırladığım bir sürü poşet ve devasa bir balkabağı, evin ortasında duruyor. Ya gerçekten devasa ya da ben çok küçüğüm yanında, bana öyle geliyor, bilmiyorum. Yemekler yapılmaya başlanıyor. Özel günlerde olmazsa olmazımız babaannemin ev yapımı köftesi, yanına patates kızartması, yine başka bir olmazsa olmaz zeytinyağlı, bol pirinçli pırasa… Elbette bir de sofranın ortasına konacak tavuk var, en iyisinden kızarmış. Börekler yapılıyor; bir kısmı kıymalı, bir kısmı babaannemim spesiyali balkabaklı, şekerli. Kabaktan tatlı da yapılıyor ve o akşam yediğim tatlının tadı hâlâ damağımda duruyor. Mezeler yapılıyor, görece küçük tabaklara servis ediliyor. Haydarinin üstüne naneyi ben serpiyorum bir de humusun üstüne küçük bir çatalla şekiller çiziyorum, babaannem tereyağında kızarttığı toz biberli karışımı döküyor üzerine. “Aferin benim kızıma, çok iyi ev hanımı olacak büyüyünce,” diyor ancak ben hiç de onun umut ettiği gibi bir ev hanımı olamıyorum şimdilerde. Ne yaparsınız, hem kariyer hem ev hanımlığı hem yazı çizi işlerini aynı mükemmellikte götürmek güç. Benden de bir tane var en nihayetinde.
Öğleden sonra büyük ceviz masaya, babaannemin el emeği dantel masa örtüsü seriliyor. Misafir için saklanan tabaklar, büfede arzı endam eden kristal bardaklar ortaya çıkıyor. Bugün sahne onların. Masanın ortasına o mevsimde nasıl bu kadar kırmızı olduklarını anlamadığım çiçekler konuyor. Halam, “Dikenleri var, sakın elleme, eline batar; tomurcuklarını da meyve sanıp sakın yeme, zehirlenirsin,” diyor. “Adı ne bu çiçeğin?” diye soruyorum. “Yılbaşı çiçeği,” diyor. Sonradan gerçek isimlerinin kokina olduğunu öğrendiğim çiçeklere hayran hayran bakıyorum.
Akşama doğru misafirler gelmeye başlıyor. Halamlar, kuzenler, samimi dostlar… Her yüz güneş gibi gülümseyerek giriyor eve, dışarıdaki kar kokusuna inat. Ellerinde irili ufaklı hediyeler var. Birçoğu da benim için. O zamanlar henüz kimsenin beni es geçmediği zamanlar yaşıyorum, kimse beni konu mankeni olarak algılamıyor henüz, hatta en önemli özneyim. Paketler gece yarısı açılacak, bu delinemez bir kural, elbette sabırsızlanıyorum ama sabretmeyi de biliyorum. Arada kar yağıyor mu diye sokağı kontrol ediyorum, her defasında yağmadığını görüyorum. Biraz tadımı kaçırıyor bu kar mevzusu ancak kuzenlerle oyuna dalıp unutup geçiyorum.
Misafirlerden kimi mutfağa yardıma girişiyor kimi sofradaki yerini alıyor. Evde bir şenlik havası. Çok geçmeden mutfaktan masaya taşınacaklar tamamlanıyor, ben de yardım ediyorum, küçük meze tabakları bana emanet ediliyor, kendimi çok önemsenmiş ve sorumluluk verilmiş hissediyorum. Sonunda maaile masanın etrafında toplanıyoruz. Ben aralarında en miniğim. Rakılara buzlar atılıyor, şarap içenlerin kadehleri kırmızıyla doluyor, ben sarı kola içiyorum. Bir ara tutturuyorum, “Ben de şarap içeceğim,” diye; rengi gibi tadını vişne suyuyla aynı sanıyorum. “Büyüyünce içersin,” diyorlar ve ben bir an önce büyümek istiyorum. Sanıyorum ki ben büyüdüğümde aynı huzur baki bakacak, sanıyorum ki herkes her sene yine o masanın etrafında toplanacak. Çocuk aklı işte…
Birbirine vuran kadehler, kahkahalar, tabii ki televizyon açık ve gece yarısına doğru beklenen an geliyor, dansöz çıkıyor sonunda. Ben ortalarda bir yerde, biraz kıvırtıyor olabilirim. Küçükken dans etmeyi çok severdim, şimdinin aksine çok hareketli biriydim. Yılların henüz yormadığı zamanlar…
Yemekler yeniyor, tombala oynanıyor; çinkolar, minkolar, tombalalar havalarda uçuşuyor. Herkes mutlu, herkes eğleniyor. Sonra yavaş yavaş geri sayıma yaklaşıyoruz. Telaşla süslü yılbaşı şapkamı, parlak göz maskemi, üfledikçe hem uzayan hem ses çıkartan düdüğümü alıyorum. Sanki onlar olmadan yeni yıla girersem büyük eksiklik olacakmış gibi düşünüyorum. Ve bizim evde sayım başlıyor… Dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, dört… Heyecan dorukta. Üç, iki, bir ve işte yeni yıl. Herkes birbirine sarılıyor, iyi dileklerini söylüyor. Ben önce babama sarılıyorum. Her kız çocuğu için babası ilk kahramanı. Sonra da ipinden kaçmış gibi hediye paketlerinin arasına dalıyorum. İçlerinden neler çıktı, geçmiş gün, çok hatırlamasam da mutlu olduğumu hatırlıyorum, çok mutlu olduğumu…
Sonra, bütün akşam oradan oraya zıplamış olduğumdan, uykum gelmeye başlıyor. Misafirlerimiz yavaş yavaş vedalaşıp kalkıyor. Herkes gittikten sonra ilk bulduğum köşede uyuyakalıyorum, tabii ki Barbie bebeğimle. Sabah bembeyaz bir sabaha uyanacağımı ve sevinçten deli olacağımı bilmeden.
O zamanlar hayat mı daha kolaydı ya da bu kadar zorluk mu yoktu? Şimdi düşününce o zamanların özlemi burnumu sızlatıyor. Hadi ben çocuktum, dünyadan belki bihaberdim ama sanki babamın, babaannemin, dedemin, halalarımın yüzlerinde de keder, endişe yoktu. Burada, “Biz büyüdük ve kirlendi dünya,” demek tam yerinde olur.
Üzerinden seneler geçti, büyüdük, yaşlandık, yaşadık ama sanki her yıl omzumuza biraz daha dert yükü almış gibiyiz. Bu yükleri yolda yürürken, araba kullanırken, öğle yemeğinde etrafıma baktığımda herkesin omzunda görüyorum; gözlerindeki kayıp ışıltıları seziyorum. Kolektif bir hüzün ve endişeyle yaşıyoruz. Bunu değiştirmek belki elimizde ama herhalde artık herkes çok yorgun. Yaşam telaşı, geçim sıkıntıları, gelecek kaygıları, dört yanımızı saran şiddet ve zorbalık modası… Gündemimiz hep yoğun ve hiç mutlu, umutlu haber yok ne yazık ki.
Bir daha öyle bir yeni yıl yaşayamam diye düşünüyorum. Muhtemelen hep en güzeli bu kalacak. Gerçi hayat bu, belli de olmaz, belki de daha güzel bir hatıram olacak, henüz bilmiyorum. Ama ne olursa olsun, umudumuzu korumalıyız, öyle değil mi? Şahsen ben korumaya çalışıyorum, sıkı sıkıya güvende tutuyorum son umut kırıntılarımı.
O muhteşem 31 Aralık gecesinden sonra hep sevdim yılın son günlerini, yeni yıl mevsimini. En kötü ruh hâllerini yaşarken bile kasım ayının ortasında yanmaya başlar içimdeki kırmızılı yeşilli renk renk ışıklar. Eve, ofise, hatta arabaya bile kurarım çam ağaçlarımı, takarım cici toplarımı, asarım ışıklı süslerimi… Her yer ışıl ışıl olmaya başladıkça ben de mutlu olmaya başlarım. Bu sene de yanmaya başladı hem içimdeki hem şehrimdeki ışıklar. Biraz yorgun, çokça endişeli ve hatta zor sınavlardan geçiyor olsam da her şeye rağmen, yeni bir yılı elimden geldiğince coşkuyla ve umudun renkleriyle karşılamak istiyorum.
Yakında 2026 senesine, “Merhaba,” diyeceğiz. Kimimiz evde kimimiz eğlencede, kimi yalnız kimi sevdikleriyle… Zamanı durduramıyoruz, geçmişi geri saramıyoruz, o hâlde bugünü yaşayalım. Mademki sayılı yılı ömrün, bir çentik daha atılıyor tahtaya, bir yaprak daha kopuyor takvimlerden; o zaman geriye dönüp baktığımızda, “Yaşadım yahu,” diyelim, hakkını verelim.
Ben herkese şimdiden çok mutlu bir yıl diliyorum. Umarım herkesin gönlünden geçen düşü gerçeğe döner. Benim bu yıl için dileğim, umarım huzur bulacağımız bir yıl olur ve umarım bu sene çok kar yağar. Zira, “Kar yağmadan mikroplar ölmez,” derdi babaannem. Mutlaka bir bildiği olmalı. Etrafımızı saran habis hâller bence ancak kar yağarsa donup ölür. Kar yağsın, her yer bembeyaz olsun. Çıkıp şöyle yanaklarımız morarana kadar kar topu oynayalım. Eriyeceğini bile bile çok yakışıklı bir kardan adam yapalım. Burnuna havuç takarız, gözler de düğmeden, insan umudu kesemiyor, nefesi kesilmeden.
Son olarak yeni gelen seneye seslenmek istiyorum.
Sevgili 2026,
Öncelikle bana kalbin kadar temiz bir sene yaşatacağın için şimdiden çok teşekkür ediyorum. Yani öyle olacağını ummak istiyorum.
Bak ben dedikodu hiç sevmem, şimdi arkasından konuşmak gibi de olmasın ama senden önceki yıl ne fenaydı, ne fettandı, ne canlar yaktı, ne yaşlar aktı, aman aman, Allah düşmanımın başına vermesin. Tabii, o neler yaptı, neler… Hiç öyle sessiz sedasız gittiğine aldanma şimdi. O var ya o, ağır atın çiftesi gibi pek oldu. Ama her şeyin bir zamanı var. Onun da modası geçti bak. Kuyruğunu kıstırdı, gidiyor şimdi. Sultan Süleyman’a kalmamış bu dünya, sen kim 2025, sen kendini ne zannediyordun?
Canım 2026, bak samimiyetle söylüyorum, sana da pek kanım kaynadı. İçimde bir his var, bence biz seninle çok iyi anlaşacağız. En güzel yıllarımdan birini yaşayacağım gibi hissediyorum. Kariyer desen inanıyorum ki en parlağını getireceksin bana, o çok istediğimiz polisiye romanını da yazacağız inşallah, seveceğiz, sevileceğiz, daha ne olsun ya.
Günahını almak istemem, 2025’in de elbette eser miktarda da olsa faydasını gördük. İstanbul’a, yuvaya döndük, Maviş kızım dünyaya geldi, eksilmedik, çoğaldık ama elbette çokça umduğumuzu bulamadık. Ancak bizi iyi silkeledi, bir kendimize geldik, hakkını yemeyelim.
Bir sürü güzel öykü, bir sürü güzel yazı yazdım. Tabii bu biraz bardağın dolu tarafını görmekle eş. Bardağın boş tarafı dersen, yazdıklarımın büyük kısmı sadece kurgudan ibaret değil, gerçek deneyimlere dayanıyor, der, susarım.
“Dostlarım,” dediklerimin sayısı arttı, gözüm kapalı güveneceğim insanlar girdi hayatıma. Yeni bir iş, yeni deneyimler çıktı yoluma, hem de daha emin ve güçlü adımlarla yürüyorum artık. İçimdeki çocuk da çok şükür hâlâ ölmedi, hâlâ salıncak gördüğümde sallanmak istiyorum, hâlâ yalnızlıktan korkuyorum ve hâlâ mutsuzken annemi özlüyorum.
Sevgili 2026, sen sakın eski yıla özenme, zinhar gideni aratma. Hoş gel, mutluluk ver, huzur ver, öykü gibi ol ama mutlu sonla bitenlerden.
Hadi canım öpüyorum tatlı yanacıklarından. Ay hanimiş de hanimiş. Çok mu tatlıymış bu yeni sene, çok mu güzel olacakmış? Tü tü tü maşallah, nazar değmesin 2026’ma inşallah.
MUTLU YILLAR.



