Sadakat denildiğinde çoğumuzun zihninde hemen romantik anlar canlanır; el ele tutuşan çiftler, “ölene kadar” diye başlayan süslü püslü cümleler, derin ve dramatik bakışmalar… Ama ben sizleri bu anlardan biraz uzaklaştırıp bu ay sadakati biraz ters köşeden ele almak istedim…
Başkasına değil de önce kendimize olan sadakatten söz edelim mi? Kendimize verdiğimiz ama en kolay bozduğumuz sözlerden… Şimdi size tanıdık birkaç söz sıralıyorum, hazır mıyız?
“Artık kendimi ihmal etmeyeceğim.”
“Bu sefer gerçekten susmayacağım.”
“Beni mutsuz eden yerde kalmayacağım.”
“Bundan sonra kendimi önceliklendireceğim.”
“Benim de hayallerim var ve onlara öncellik verip peşinden koşacağım.”
Ne kadar tanıdık, değil mi? Okurken hemen aklınızda kendinize verdiğiniz sözler bir bir geliverdi bile bence!
Hepimiz başkalarına verdiğimiz sözleri tutmak için kırk takla atıyoruz ama konu kendimize gelince durum biraz flulaşıyor. Kendimizi yarı yolda bırakma konusunda âdeta profesyoneliz, üstelik bunu o kadar iyi beceriyoruz ki çoğu zaman farkında bile olmuyoruz, normalimiz hâline getiriyoruz…
Hazır yeri gelmişken küçük bir itiraf yapayım mı?
Hayatımın bir döneminde, sırf “idare edeyim” diye içime sinmeyen bir işe kendimi mahkûm etmiştim. Dışarıdan bakınca her şey normal ve belki de birçok kişinin hayalini kurduğu bir firmadaydım ve tabi ki gayet “mantıklıydı” orada kalıp kariyer basamaklarını tırmanmak. Ama içimde minik bir ses sürekli homurdanıyordu, ben o sesi susturdukça o daha da huzursuzlaşıyordu. Sonunda şunu fark ettim: iç dünyamda yaşadıklarımdan kimse sorumlu değildi, ben kendimi yavaş yavaş yarı yolda bırakıyordum…
Arkadaşlar, şıp diye o günlerde anlayamadım kendimi nazikçe ötelediğimi, yaş mı dersiniz, tecrübeler ve insan tanımak mı bilemem ancak hayatınızın bir noktasında aydınlanıyorsunuz. Tam sırasıyken şunu da araya sıkıştırayım, bu kendimize sadakat işinde sınıfta kalma durumu “bazı” jenerasyonların ustaca hâkim olduğu bir alan çünkü gümbür gümbür gelmiş ve gelmekte olan yeni nesiller basbaya en önce kendisini önceliklendiriyor…
Hemen konuyu yüzlerce kez izlesem de aynı keyifle izleyeceğimi bildiğim film olan “Ye, Dua Et, Sev” (Eat, Pray, Love) bağlamak isterim. Filmde Elizabeth’in hayatının dışarıdan bakınca “mükemmel” görünen düzenini bırakıp bilinmeze doğru yola çıkması anlatılır ve gerçekten izlerken kadına hayran kalmak bir yana cesaretini inanılmaz takdir etmiştim, ilk izlediğim yaşlarda hayranlık ve imkânsız görünen karakterin yolculuğu bugün yerini hayranlık ve “sen de yapabilirsin”e bıraktı! Kendine sadakat yolculuğu” kararlılık” ve “cesaretle” başlıyor…
Mesela; kendine sadık olmak bazen masadan kalkmaktır ve bazen de o masaya hiç oturmamaktır…
Ya da bazen herkes “abartıyorsun” derken iç sesine kulak verip bildiğin rotada ilerlemektir işte tam da Elizabeth`in yaptığı gibi…
Kendine sadık olmak konfor alanını, insanları, çevreni rahatsız eder ve bırakın da etsin arkadaşım, az konforun bozulsun çünkü kendine ihanet ederek kurulan hiçbir hayat uzun vadede huzurlu olmuyor, ruhumuz bir yerde mutlaka alarm veriyor; bu duruma uykusuz geceler eşlik eder, midene kramplar girer, en olmadık yerde başka yerlere dalarsın falan filan… Sonra artık iç sesin çığlık çığlığa der ki “Ben ne yapıyorum?”, evet sen ne yapıyorsun dostum?
Bıraksanız anlattıkça anlatırım, susmam. Biz gelin aynadaki kadına bir söz verelim, olur mu?
Onu yarı yolda bırakmamaya.
Onu susturmamaya.
Onu küçümsememeye.
Çünkü dünyadaki en uzun ilişki, kendimizle olan ilişki, unutma!
Ve inanın, en çok onu hak ediyoruz… Üzmeyin şu kadını, sarın, sımsıkı sarın ve ne hayal ediyorsa onu yapıverin! Önce o, önce sen, önce ben!
“Kendine sadık kalmak, bazen herkese karşı gelmek demektir.” E hayde o zaman!



