“İbrahim uzanıp bıçağı aldı, oğlunu boğazlayacaktı,” dedi Sarah. Elindeki kitaba bakmadan ezberden okuyordu. Küçük kızının nefesini tuttuğunu fark edince gülümsedi. Maya yorganın altında olduğu hâlde titriyordu. İbrahim’in masalını yüzlerce kere dinlemişti. Her kelimesini biliyordu. İshak ölmeyecekti. Babasıyla birlikte eve dönecekti. Ama Maya’ya göre bunun bir önemi yoktu. Babası o dağa oğlunu öldürmek için götürmüştü. Önemli olan buydu.
“Rabbin bir meleği göklerden ona seslendi,” dedi Sarah. Bu bölüme geldiğinde gözyaşlarını tutamazdı. Beyaz tenli, kırmızı yanaklı ve tombul bir kadındı. Beş sene önce menopoza girdiğini sanırken hamile olduğunu öğrenmişti. İlk kucağına aldığında kızı için, “Rabbimin hediyesi” demişti. Mucizeyi kabul etmiş, sorgulamamıştı. Çok sonradan söylenmişti ona. Bu mucizenin onun son sınavı olduğu ve ne yapması gerektiği.
“İbrahim, İbrahim! Çocuğa dokunma,” dedi melek. Maya gözlerini sıkı sıkı kapatmış, onları izliyordu. Yüzüne kir, ter ve gözyaşları karışmış İshak, dizleri üzerinde bir dağın tepesindeydi. Babası boynuna bir bıçak dayamıştı. Karşılarında devasa kanatlarıyla güneş gibi parıldayan bir melek vardı. Melek, “Dur,” demese, “kes,” dese; babası tereddüt etmeyecekti. İshak’ın korkusu Maya’nın damarlarında dolaşıyordu. Yatağında biraz daha büzüştü.
“Şimdi Tanrıdan korktuğunu anladım, çünkü biricik oğlunu benden esirgemedin,” dedi Sarah. Kitabı kapattı ve biricik kızına bakmadan odadan çıktı. Kızın uyumadığının farkındaydı. Küçük şeytan onu kandırabileceğini sanıyordu. Kapının önünde bir süre durdu. Yumrukları sıkılıydı. İçeri girip yorganı tek çekişte fırlatıp attığını hayal etti. Orada yatan cılız bedenin korkuyla titrediğini gördü. “Güzel,” dedi. Elini kapı tokmağına götürdü. “Daha zamanı gelmedi,” diye fısıldandı. Sarah kendini zorlayarak geri çekti ve odasına girip kapıyı kilitledi. Rabbine itaat etmeliydi. Beklemeliydi.
Maya buzlu camı olan kapının diğer tarafında annesini ileri geri sallanırken görebiliyordu. Kıpırdamadan bekledi. Annesinin gölgesi tamamen kaybolduğunda yorganını ittirdi ve yataktan çıktı. Oda kapısının arkasına sandalyeyi koyarken İshak’ı düşündü. İbrahim ile eve dönen İshak’ı. Babasıyla her gece aynı evde uyuyan İshak’ı. Acaba o da kapısını kilitliyor muydu? Geceleri gözlerini rahatça kapatabiliyor muydu? Sandalyenin üzerine içinde zili olan topunu yerleştirdi. Bunlar annesine engel olmazdı ama en azından Maya uyanırdı. İshak gibi diz çöküp beklemeye niyeti yoktu.
“O eli ısırırım. Kaçarım,” dedi. Avucunun içini öpüp yanağına bastırdı. “İyi uykular, Maya” dedi kendine. “Korkma, benim yanımda güvendesin.”
Ses, “Zamanı geldi,” diyerek gün doğmadan Sarah’ı uyandırdı. Rabbi onu sınıyordu. O da itaat edecekti. Mutfağa gitti ve hamur yoğurmaya başladı. Yolları uzundu, nereye gideceği söylenmişti. Yanlarına alacakları ekmeği mayalanmaya bıraktı. Kızının kapısının önüne gidip buzlu camdan içeri baktı. Hâlâ uyuyordu küçük kuzusu. “Bırak, ekmek pişene kadar uyusun,” dendi.
Maya pişen ekmeğin kokusuyla uyandı. Yataktan çıktı ve çarşafı kontrol etti. “Bu gece kaza yok,” dedi kendine. “Aferin Maya,” diyerek yanağını okşadı. Dikkatli bir şekilde örtülerini düzeltti, yatak örtüsünü serdi. Geceliğini çıkarıp katladı ve ayak ucuna koydu. Annesinin ona diktiği kahverengi uzun ve bol elbiseyi giydi. Çorap ve ayakkabılarını da geçirip aynanın karşında saçlarını ördü. Sandalyeyle topunu yavaşça kaldırıp odadan çıktı. Mutfağa gitmeden önce elini yüzünü tertemiz yapmalıydı. Banyoda dişlerini ve tırnaklarını fırçaladı. Yavaş ve dikkatli bir şekilde yapıyordu her bir adımı. Annesiyle yaşamak, ince bir ip üzerinde yürümek gibiydi. En ufacık bir hatada düşerdi ve düştüğünde seni bekleyen yumuşacık süngerler olmazdı.
Mutfağa gittiğinde annesi taze ekmeği dilimliyordu. Maya’nın gözleri bıçağa takıldı. Tek hareketle ekmeği incecik dilimlere ayırıyordu. İbrahim’in bıçağı da böyleydi herhalde diye düşündü. Annesi elindeki bıçağı bırakmadan kızına döndü. “Dolaptan peynir çıkar ve dilimle,” dedi. “Bugün pikniğe gideceğiz.”
“Annecim, hava yağmurlu ama. Başka gün gitsek.”
“Bugün,” dedi Sarah gözlerini yukarıya, Maya’nın başının birkaç karış üzerine dikmişti. Maya korkuyla titredi. Dolaba giderek peynir kutusunu çıkardı. Küçük bir bıçak çıkararak ince ince dilimledi. Biraz kalın olurlarsa annesi sinirlenirdi. Sinirlenince havaya bakarak konuşmaya başlıyordu. Sarah, piknik sepetine ekmeği, peyniri ve büyük ekmek bıçağını yerleştirdi.
“Seni hayal kırıklığına uğratmayacağım,” diye mırıldanıyordu. Piknik sepetini arabasına götürdü.
“Anne, ben gelmek istemiyorum. Karnım ağrıyor,” dedi Maya. Şimdi koşmaya başlasa kaçabilir miydi? Saklansam bile bulur beni, diye düşündü. O bulmasa da başkaları bulur. Kötü şeyler yaparlardı ona. Sarah, yabancıların Maya’ya yapacağı kötü şeyleri en ince ayrıntısına kadar anlatmıştı. Onu döverler, keserler, orasına sopa sokarlar ve işleri bitince fırlatıp bir çöp bidonuna atarlardı. Gidebileceği hiçbir yer yoktu.
“Arabaya bin, Maya,” dedi annesi. Maya itaat etti. Arka koltuğa oturdu. Piknik sepeti yanındaydı. Kapağı hafif aralıktı. O aralıktan bıçağın çeliği güneş ışığını yansıtarak parlıyordu.
Sarah arada yan koltuğa dönüp konuşarak arabayı sürmeye başladı. Maya camdan dışarıya bakarken, İshak yolda neler görmüştü acaba, diye düşündü. Annesinin dudakları sımsıkı kapalı, gözleri kısıktı. Direksiyonu iki eliyle tutuyor ve dik oturuyordu. Yan bir yola döndü. Şehirden uzaklaşıyorlardı. Patika boyunca yukarı tırmanan kıvrımlı dar yolu takip ederek en tepeye kadar çıktı.
“Burada dur.” dendi. Frene bastı ve durdu. Arabadan inerek arka kapıyı açtı. Piknik sepetini alırken kızına baktı. Göz göze geldiler. İki çift kahverengi göz birbirine kilitlendi. İlk kaçıran Sarah oldu. “Hadi in,” dedi. Sepetten çıkardığı örtüyü söğüt ağacının altına serdi ve sepeti üzerine koydu. Maya’yı kolundan tutup örtünün üzerine çekti. “Acaba önce karnını mı doyursam,” diye sordu. Biraz bekledi ama cevap gelmedi.
“Diz çök,” dedi kızına. Sepetten bıçağı aldı ve yanına gitti. Maya’nın örgülü saçını eline dolayıp kafasını kaldırdı. “Bak,” dedi. “Göklerdeki babamıza bak ve günahların için af dile.” Maya baktı. Sadece bulutları görebiliyordu. Annesi bıçağı boğazına dayayınca, Maya bacaklarından akan sıcaklığı hissetti. Acaba İshak da altına işemiş miydi, diye düşündü. Sarah bekledi. Rabbi yaptığı fedakârlığı görecek ve onu ödüllendirecekti. Tam şimdi gökyüzü ikiye ayrılacak ve ona elçisini gönderecekti.
“Sarah, Sarah çocuğa dokunma,” diyecekti. Kucağında kocaman bir koçla önünde diz çökecekti. “Sen ki Rabbin en değerli kulusun, en biricik hazineni vermeye hazırdın. Biz gördük, anladık,” diyecekti. Sarah, hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Etrafına bakındı. Kimse gelmiyordu. Bıçağı biraz daha bastırdı. Kızın boğazında küçük bir kesik oluştu ve kan sızmaya başladı. Ses yoktu, melek yoktu, koç yoktu. Bana inanmıyor Rabbim, diye düşündü. İbrahim’i kıskandı. Yoksa onun kadar imanlı değil mi sanıyorlardı? O hâlde ondan fazlasını yapacaktı. Bıçağı havaya kaldırdı ve “Ya Rab,” diye haykırarak tek seferde küçük kızın boğazını kesti. Şah damarından fırlayan kan Sarah’ın yüzüne sıçradı. Maya piknik örtüsündeki ekmeğin üzerine yığıldı.
Gökler açılmadı. Melek gelmedi. Sarah dizlerini üzerine çöktü ve kollarını açıp haykırdı; “Neden Rabbim, neden hediyemi kabul etmiyorsun?” Elleri, kolları ve yüzü kan içindeydi. “Sana en sevdiğini feda et dedik,” dedi Ses. İbrahim’in oğluna olan sevgisini o zaman anladı. Sağ elini hızla indirip bıçağı kalbine sapladı. Son nefesiyle bir çığlık atarak kızının yanına düştü. Ne görüldü ne de duyuldu.



