Sonbahar güneşi, yavaş yavaş vadinin üzerine düşerken, mahallede herkes ona ‘Çakır Anne’ diye sesleniyordu. Oysa gözleri iri ve kahverengi, saçları simsiyah ve beline kadar uzanıyordu. Dudakları her daim pembe, yüzünden tebessüm hiç eksik olmazdı. Adı başka, lakabı başkaydı; cam kenarındaki sedirden, denize bakarken rüzgâr saçlarını hafifçe savurmaya başladı.
Mevsim sonbahar olmasına rağmen Boğaziçi köyünden yaz güneşinin çekilmeye hiç niyeti yoktu. Meltem, onun yüreğindeki kör ateşi yeniden kıvılcımlamayı başarıyordu.
‘Çakır Anne’nin yüreğindeki kıvılcım ateşlendi. Oturduğu sedirden koşar mısra kalktı. Bir hışımla yatak odasına geçti, şifonyerin alt çekmecesini açar açmaz sarı çiçekli bikini üstünü, altına kırmızı parçayı giydi. Arizona desenli kimonosunu omuzlarına aldı. Siyah parmak arası terliklerini ayağına geçirdikten sonra banyodaki aynanın karşısına geçtiğinde ayakları yerden kesilmiş, uçuyor gibiydi. Yan odada kitap okuyan Ayla’ya “Gel!” diye yüksek sesle seslendi.
‘Çakır Anne’ ve kızı, sarı yaz güneşinin altında “Eylül’de gel” şarkısını mırıldanarak yüzmeye devam ederken sesleri kıyıya yankılandı. Kumsalda, kayalıkların üzerinde oturanlardan alkış sesleri yükselmeye başladı. Yazdan kalan bir gün gibi saatlerce suda yüzdükten sonra kumsalda yan yana uzanıp sessizliğe gömüldüler.
Kısa bir süre sessizlikten sonra yanlarına yaklaşan kadın sessizliği bozdu:
“Merhaba.”
“Selam,” dedi Ayla.
“Ben Deniz.”
“Siz öğretmen misiniz?” ‘Çakır Anne’ şaşırdı.
“Hayır, yolun sonuna yaklaşan bir öğrenciyim sadece.”
Ayla hanım söze girdi:
“Kızım, biraz önce kulağıma ‘Anne, yaşlandığım zaman denizdeki teyze gibi olmak istiyorum’ dedi.”
‘Çakır Anne’: “Bir çocuk annesiyim, dört torunum var. Kızımın yaşı elliye merdiven dayadı. Ben altmış beş yaşında, emekli bir öğretmenim. Hayattan emekli olmaya hiç niyetim yok. Ama bizden daha güzel günler sizlerin olsun,” diye sohbete devam ettiler.
Konu derinleştikçe sohbetleri uzadı. ‘Çakır Anne’, bir taraftan denizin tuzlu suyunu yüzünden silerken derin bir nefes aldı. Çocukluğundan itibaren taşıdığı yaraların yükü omuzlarından düşüyor gibiydi.
‘Çakır Anne’, gençlerin hayatında sadece bir rehber değildi, aynı zamanda onları cesaretlendiriyordu.
Konuştukça, geçmişe dair düşünceler ‘Çakır Anne’nin zihnini sardı. Çocukluğunda köyde yaşayan kadınların yaşamı ne kadar zordu. Köyde kadınlar ve erkekler tarlada çalışırken, tarladaki çocuklar kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalırlar. ‘Çakır Anne’ de küçük yaşta evin sorumluluklarını üstlenip, tarladan gelen ailesine yemek hazırlarken göz ucu ile kardeşleri ile ilgilenmesi gerekiyordu. ‘Çakır Anne’, kendi yolunu çizmişti. Tek ayak üzerinde durmayı başarmıştı. İşte bu yüzden gençlere, kırılgan olmalarına rağmen cesur olmalarını öğretiyordu.
Kuşlar dallarında cıvıldarken, köy içinde yer alan tüm evlerde kış için turşu, salça telaşı başlar. ‘Çakır Anne’, genç kızlarla birlikte tarlaları sürdü. Çıplak elleriyle toprakla uğraştı. Toprağa attığı her adımında toprağın kokusu ruhunu iyileştiriyordu.
Ayla, bir gün “Anne, bana hayatı anlatır mısın?” diye sordu.
Kızından gelen beklenmediği soru karşısında ‘Çakır Anne’ önce gülümsedi:
“Hayat her zaman istediğimiz gibi gitmez. Ama her acı, her kırık bizi biz yapan parçalarımızdır. Unutma kızım. Kırılmak yok olmak demek değildir, yeniden parlamanın ilk adımıdır.”
Anne ile kız arasındaki konuşmayı duyan herkes o günden sonra sadece ‘Çakır Anne’ demekle kalmadı; ona güçlü, bilge ve hayat dolu bir kadın olarak baktılar. Çünkü o kırık bir dünyanın içinde kendi ışığını her zaman bulmayı başarıyordu.
‘Çakır Anne’, yalnızca bir anne değil; köyde yaşayanların, denizin ve gençlerin gözünde bir rehber. Attığı her adımı emin adımlarla atar. Geçtiği her yolda geçmişin kırgınlıklarını birer güç kaynağına dönüştürmeyi başarır.
Çakır Anne



