Perşembe, Mayıs 28, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Hoşça kal Büyükbaba

Bayramlar çocukken benim için mutluluktu. Kalabalıktı. Sesti. Aynı anda birkaç yerden gelen kahkahalar, mutfaktan yükselen tabak sesleri, koridorda koşan çocuklardı.

Aile apartmanında yaşardık. Babamın annesiyle babası sülalenin en büyükleri olduğu için bizim ev hiç boş kalmazdı. Özellikle bayramlarda… Halalar, amcalar, kuzenler, şehir dışından gelen akrabalar… Herkes bize gelirdi. Biz onlara gitmezdik. Herkesin sevdiği bayram evi bizim evdi.

Çocuk aklımla o kalabalığı severdim ama içimde gizli bir sabırsızlık olurdu. Bayramın ikinci gününü beklerdim. Çünkü ikinci gün demek, Yalova demekti. Sabah erkenden hazırlanırdık. Ama öğleden önce çıkmak pek mümkün olmazdı çoğu zaman akşamı da bulurdu. Ama sonunda Yalova vardı.

 Güzelyalı’nın o tanıdık sokaklarından tren istasyonuna yürürdük. Tek katlı, en fazla üç katlı evler… Herkes birbirini tanırdı. Yolda arkadaşlarımı görür, elimle heyecanla selam verir, “Biz Yalova’ya gidiyoru,”z diye seslenirdim.

İstasyondaki gişe benim için büyümekti. Sıraya girer, parayı ben uzatır, bileti ben almak isterdim. Sonra annem bizi önüne katar, kardeşimle birlikte merdivenlerden koşarak istasyona inerdik.

Trenler görünmeden önce sesini gönderirdi. Raylardan ince, tiz bir cızırtı yükselirdi. O sesi duyunca yaklaştığını anlardık. Adapazarı treni korkulu rüyamızdı. O geçtiğinde tozu dumana katarak geçerdi, biz çok korkardık.

Beş duraklık yol bana hiç bitmeyecekmiş gibi gelirdi. Vagonlar takır takır ilerlerken bazen elektrik gider, tren birkaç saniyeliğine karanlığa gömülürdü. Sonra titreyen ışıklarla geri gelir, herkes kaldığı yerden devam ederdi.

Kartal’da sahile iner, vapura binerdik. Dışarıda yer bulmak zordu. Genelde kenarda dışarıda otururduk. Martılar vapura eşlik eder, büyükler çay içerdi. Ben ise yaklaşan şehri beklerdim.
Yol o kadar uzun gelirdi ki… Yalova’yı ne kadar seviyorsam deniz yolculuğunu hâlâ o kadar sevmem. Nihayet Yalova’ya yaklaşınca iskelede elini kaldırmış Atatürk heykeli görünürdü. Çocukken onu büyükbabam sanırdım. Aynı hissi verirdi bana. Heykeli görünce içimde bir rahatlama olurdu. “Tamam,” derdim, “geldik.”

Sonra dere kenarındaki yola girerdik. Kavak ağaçları boyunca, kurbağa seslerinin arasından koşar adım yürürdük. Dünyanın en güzel yolu oydu sanki. Birkaç dakika sonra ev soldan görünürdü. Büyükbabam balkonda beklerdi bizi. Hayatta çok insan güler. Ama bazı insanların gülüşü sadece bir kişide kalır. Büyükbabamın kahkahası sanırım sadece bende kaldı. Çünkü o ciddi adamın çocuk gibi güldüğünü en çok ben gördüm.

Sonra her şey yavaş yavaş değişti. Önce o evden taşındılar. Ardından büyükbabam öldü. Sonra deprem oldu. Hayatlar savruldu… Ben büyüdüm, evlendim. Yalova gittikçe uzaklaştı benden. Vapurlar kalktı.

Şimdilerde heykelin yerinde başka bir anıt var.  Arkasındaki reklamlı bina bile başka bir renge dönüştü.

Yine de ara ara bir araya gelmeye çalıştık. Aynı sofralar kuruldu, aynı çaylar içildi. Ama yıllar geçtikçe tatlar birer birer eksildi. Ya şehirden ya da dünyadan bir bir gitti sevilen yüzler…

Anneannem de artık eski anneannem değil. Doktorlar adına demans diyor. Bazı günler geçmişin içinde yaşıyor, bazı günler bugünü bile zor tutuyor elinde. Zamanda asılı kalmış bir kadın artık.

Bu yüzden geçen bayram annemle konuşup onu bayram kalabalığında yormamaya karar verdik. “Bayram sonrası gideriz,” dedik. “Onun için daha iyi olur.”

 Bir ay sonra dayımla birlikte Yalova’ya doğru yola çıktık. Bu kez vapur yoktu. Köprüden geçtik. Yol bile başka türlüydü artık…

 Önce büyükbabamın mezarına gittik. Uzun zaman olmuştu gitmeyeli… Oğlum Deniz ilk kez geliyordu. Ben dua ederken yanıma geldi. “Ne yapıyorsun?” dedi.

“Dua ediyorum” dedim. “Sen de et.”

Küçük ellerini açtı. Sessizce dua etti. Sonra bana dönüp, “Bizi görüyor mu?” diye sordu.

Bir an durdum. “Bilmiyorum” dedim. “Allah görmesini isterse görür.”

Sonra yavaşça ekledim. “Ama ben görüyordur diye konuşuyorum içimden.”

“Ne söylüyorsun?” dedi.

“Onu özlediğimi söylüyorum,” dedim. “Ve ona oğlumu getirdiğimi…” Doğruydu. Hepsi doğruydu.

Sonra Deniz, dayımla birlikte mezar taşlarını yıkadı. Kuşlar su içsin diye sulukları doldurdu. Onu izlerken içimden, bunu da öğrenmesi gerekiyordu, diye geçirdim. Hakkını da verdi. Arabaya binerken mezara dönüp el salladı. “Görüşürüz büyükbaba,” dedi.

Sonra anneanneme gittik. Uyuyordu. Yanına oturdum. Yüzüne baktım uzun uzun. Yanağından öptüm. Bir süre sonra gözlerini açtı. Bana baktı. Hemen doğrulmaya çalıştı.

“Beni tanıdın mı?” dedim.

“Ben seni kokundan bile tanırım,” dedi. Sonra durdu. “Az önce rüya gördüm” dedi.

“Büyükbaban geldi… beni öptü…”

Annemle göz göze geldik. O an anladım. Bayram sadece aynı sofrada oturmak değilmiş.

Aynı evde olmak da değilmiş. Bazen bir mezarın başında edilen duaymış. Bazen yıllardır unutulmayan bir kokuymuş. Bazen bir çocuğun, “Görüşürüz büyükbaba,” deyişiymiş.

Yok olmak diye bir şey yok belki de. Şekil değiştirerek birbirimizin içinde yaşamaya devam ediyoruz. Ve asıl bayramlar sevgiden vazgeçmediğimiz sürece hiç bitmiyor.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Merve Zorlu
Merve Zorlu
1985 İstanbul doğumluyum. Turist Rehberliği ve İşletme eğitimi aldım. Bir süre alanlarımda çalışsam da hayat bana bambaşka yollar çizdi. Şu sıralar bir cam sanat merkezinde usta olmak için eğitim alıyorum. Psikoloji, felsefe, sosyoloji, mitoloji ve dinler tarihi en çok dolaştığım zihinsel duraklar. Okumak benim için bir alışkanlık değil, dünyayı anlama ve onunla baş etme biçimim diyebilirim. Bir dönem hayatın sonluğuyla yüzleşmek zorunda kaldığımda, aklıma ilk gelen şey “okumam gereken çok kitap var” olmuştu. O günden beri dilimde hep aynı dua var: “Bana zaman içinde zaman ver”.

POPÜLER YAZILAR