Of of of…
Evin içi yine sirk çadırına dönmüş; perdeler sanki cambazlarla anlaşmış da trapez misali sallanıp duruyor. Koridordan mutfağa doğru bir kasırga esmiş gibi, örgülerim uçuşmuş, sehpadaki çiçekler bile, “Şimdi sıra bizde,” deyip sağa sola devrilmiş. Ya şu tozlar… Allah’ım sen sabır ver! Ben mi uyduruyorum, rüya mı görüyorum, yoksa tozlar geceleri çoğalmak için bir örgüt kurmuş da benim mi haberim yok. Nedir bu hâl?
Murtaza sağ olsun, kapıyı pencereyi ardına kadar açık bırakmış, belli ki “ev havalansın” diye düşünmüş, ama be adam, bırak da ben uyanınca havalandırayım şu evi, sen git reçeteni yaz, muayenehanende hastaların tansiyonunu düşür ya da yükselt. Ne yapıyorsan yap, benim evimin kapısına karışma. Vallahi içim şişti yine, şişti şişti kabardı, taşacak.
Kahvaltı…
Aman sonra, şimdi değil. Çünkü önce şu evi elden geçirmek lazım. Temizlik yapılmadan kahvaltıya oturmak benim için çorapsız sokağa çıkmak gibi, olmayacak iş.
Neyse, çayı koyayım bari ocağa, çay içmezsem sabah sabah beynimin içinde fokurdayan kazan patlayacak, neredesin be çay kavanozu, nereye saklandın yine?
Off Allah’ım.
Murtaza dün akşam ben uyuduktan sonra çay demlemiş, kavanozu alıp ikinci rafa koymuş; ya onun yeri orası mı Murtaza, onun yeri o-ra-sı- mı?
Ömrüm yetmedi sana aldığını yerine koymayı öğretmeye, yetmedi de yetmedi.
Hadi boş ver Elmas, çayı koy, sinirini boşaltma hemen, evi temizlerken de boşaltırsın bir kısmını, bak dünden beri köşe bucak örümcek ağına davetiye çıkarmış neredeyse.
Geçiyorum içeri, çamaşır odasına. Kova, bez, deterjan, fırça, hepsi ıslak daha, kurumamış ama bir ordu gibi yolumu gözlüyor, beni görünce başlıyorlar söylenmeye, “Başlasın yeni günümüz, yeni savaşımız, zafer bizimdir, ileri…”
“Susun be,” diye bir bağırıyorum ki bunlara, dut yemiş bülbüle dönüyor hepsi. “Gıkı çıkanı atarım çöpe.” Fıldır fıldır bakıyorlar suratıma.
Fifi! Neredesin oğlum?
Aaaa… Meleğim uyumuş kalmış misafir odasında. Bak ya o bile öğrendi yerini, misafir odasında yatıyor, rahatsız ederim diye havlamıyor bile çocuk. Ama Murtaza öyle mi? Neresi rast gelirse oraya yatar. Battaniyeler sürüklenir, çerez kapları gezinir, çay fincanları oradan oraya göçer; vallahi Fifi bile senden akıllı, daha düzenli, hem konuşuyor da artık…
“Konuşuyor,” dedim…
Ama öyle herkesle değil, sadece benimle. Sanki kalbimde özel bir kapı var da sadece o geçebiliyor içinden. Murtaza da bunu anlıyor tabii, anlıyor ama belli etmiyor.
Ağzıyla, “Hayvanlar konuşmaz Elmas, saçmalama,” diye geziniyor ortalıkta… Ama gözlerinin içindeki o kıskanç gölgeyi ben görüyorum. Köpeğin sevgisini mi kıskanıyor, ilgisini mi… Yoksa benim Fifi’yle konuşup onunla konuşmuyor oluşumu mu?
Bilmem.
Bir hâller oluyor adama. Renkten renge, hâlden hâle giriyor, akşama kadar bık bıklayıp duruyor kendince. Geçen gün Yeşim’i arayıp gizli gizli konuşurken yakaladım bunu. “Kızım, bir de baktım ki mutfakta Fifi’ye kekin yapılışını anlatıyor.” Bak ya, artık nasıl bir iç hesaplaşmasıysa kıza anlatıyor derdini. “E ne olmuş yani hayvan seni konuşmaya değer bulmuyor demek ki,” diyemiyorsun işte.
Kapıdayken üstünü başını çıkarıp, ayaklarını sirkeli suyla temizleyip banyoya göndermemi de çok görüyor, onu da anlatıyor kıza. “Haksız mıyım?” diyorum, banyonun kapısını kapatırken ardından, “Çıldıracağım vallahi,” deyip söylenip duruyor. Son zamanlarda iyice tuhaflaştı adamcağız. Hayır yorulduysan, çok da yorulmuyorsun ki, günde üç beş hasta bakıyorsun hepi topu. Muayenehanesi de alt katta. Arabaya bindiğin yok, trafiğe çıktığın yok. Olmadı otur evinde, çalış diyen mi var sana. Amma evde de benim kurallarımı ihlal edemezsin.
En son geçen ay salonda, “Üstad bir gelelim, görseniz, durumu hoşuma gitmiyor,” derken duydum sesini. Ben banyodayken telefon düşmez oluyor elinden, nedense, ama ben yakalıyorum tabii. Sonradan öğreniyorum o üstadın kim olduğunu, telefonunu kurcalarken. Bak sen bak Murtaza’ya. İnanamıyorum. Tencere, tabak, fincan elimde ne varsa fırlatıyorum mutfakta, kim temizleyecek diye düşünmeden. “Sen beni deli mi sandın be adam?” deyip, yeni aldığım kahve makinesinin yalvarmalarına aldırmadan onu da fırlatıyorum duvara. Çekmeceleri açıp, milim milim dizdiğim kaşıkları, çatalları boşaltıyorum yere.
“Tamam hayatım, tamam bitanem,” deyip günlerce gecelerce peşimde dolanıyor. Ama ne Fifi’yle konuştuğumu söylüyorum ondan sonra ne de evdeki diğer eşyalarla. Kırılan kahve makinesinin yere düşerken, “Yapma dur, kıyma bana,” diye yalvarmasını da söylemiyorum. Hele dışarIdan getirdiği mikropların söylediklerini…
Açmıyorum ağzımı yanında bir daha.
Konuşmayacağım, sesimi bile duyamayacaksın Murtaza. Yeşim, senle de konuşmayacağım artık. Çaktırmadan ağzımı aramak ha kızım; “Fifi ne yapıyor anne, aranız nasıl?” Ağzımdan laf alıp sonra alın beni götürün yatırın o mikrop yuvası hastaneye. Oldu canım. İnsan bir karşısına alır konuşur değil mi? Yok ya, bunlar baba kız okumuş, doktor olmuş da daha hastaya nasıl yaklaşılır bilmiyorlar. Ben mi öğreteceğim şimdi onlara. Bırak allasen.
Ay ay ay! Az daha düşüyordum. Eh be Murtaza şu sehpayı oynatma yerinden, bak ayağım takıldı. “Halının hizasında duracak şu sehpanın ayağı,” diyorum, dinlemiyor ki. Bak şu duvar o bile senden daha çok duyuyor, anlıyor beni. Nasıl da söylenip duruyor bıcır bıcır; “Ben temizim, dokunma bana bugün,” diye. Yoook, yağma yok canım. Sen de içeceksin bu deterjanlı karışımdan. “Senin yaşındakiler bastonla geziyor be kadın,” diyor sinirlenerek. “Sile sile ne hâle soktun beni.” “Ee…” diyorum, “yılların beden eğitimi hocası var karşınızda, lastik gibiyim daha,” diyorum gülerek, “sus bakayım kapa çeneni, terbiyesiz.”
Çok yüz vermeyeceksin işte bunlara, böyle tepene çıkarlar.
Ne diyordum? Haaa..
İşte baba kıza postayı koydum böylece.
Aradan kaç ay geçti, hâlâ nazlanıyorum ikisine de. Şimdi pişmanlar tabii. Bir iyiler, bir iyiler! Ne söylesem haklıyım, ne yapsam hoşlarına gidiyor. Beni alıp gezdirmeler, tatiller, ziyaretler… Eş dost çağırmalar da var ama herkes bilir, benim kapım herkese açık değildir. O yüzden çok talep yok, kabul ettiklerim de sınırlı.
Bir gün Yeşim iş yerinden iki arkadaşıyla yemeğe gelmek istedi. Benim dillere destan yemeklerimi övmüş. Onlar da şimdi doktor ya, temiz pak insanlardır diye kabul ettim. E biraz da şımardım kızımın yaptığı övgülerden. “Annem şöyle yemek yapar, böyle baklava açar.” Dedim, “Dinlemekle olmaz, gelsin de tatlarına bir baksınlar.” Geldiler… Neler yaptım neler. Sofra mis…
Gelenlerden biri; orta yaşlarda, yüzünde hayatın insana bıraktığı o hafif çizgilerden var. Beni şöyle bir süzdü, oturmadan önce baştan sona taradı sanki, sonra aldı sorgu suale;
“Nasılsınız Elmas Hanım? Uyku düzeniniz? Ev işleri? Günlük alışkanlıklar?
Bir an kendimi karakolda ifade verir gibi hissettim. Yanındaki de var ya… Her soruda kafasını sallayıp gözlerini fal taşı gibi açıyor; sanki bir kelime kaçırsam tutanak tutacak. Ama ben Elmas’ım; ağzımdan neyin çıkacağını bilirim, bir şey kaçırmadım tabii. İçimden, “Her gün Fifi’yle, evdeki eşyalarla konuşuyorum,” diyecektim, onu da yuttum.
Neyse… Adının Adnan olduğunu öğrendiğim bey, şarabını doldururken kadehi öyle bir kaldırdı ki elindeki bardak değil de sanki bir enstrüman aleti… o incelik… o hafif tebessüm…
Bana da uzattı şaraptan.
“Yok Adnan Bey… yok yok, ben içmem,” dedim. Dinletemedim. Israr etti. Kibarca, tatlı tatlı, “Bir yudumdan bir şey olmaz,” der gibi gözlerimin içine baktı.
Açık konuşayım…
Sevdim adamı. Kanım kaynadı resmen. Benim kırmızı kanım, o dakika da daha da kızardı sanki.
“Tamam,” dedim. “Azıcık.”
Derken… derken…
Benim dil var ya, normal de taş gibi durur yerinde, bükülmez, eğilmez, söz ağızdan çıkmadan önce üç kere tartarım, çünkü beni o hâle getirdiler artık. Ama o gece … o dil gevşedi. Önce hafif hafif, sonra şelaleler gibi aktı da aktı. Coştum da coştum.
Murtaza bir köşeden bakıyor, kızım kaşlarını çatıyor, Adnan gülümsüyor. Ben anlatıyorum. Evden, temizlikten, Murtaza’nın kapı- pencere manyaklığından, Fifi’nin odasına çekilme terbiyesinden, dün geceki rüyamdan bile bahsetmişimdir belki.
Tam o sırada tatlılar aklıma düştü. Misafir gelmiş, masa kurulmuş, şaraplar açılmış; tatlılar olmadan olmaz tabii.
Kalktım, eteğimi düzelttim, nefesimi toparladım, bir parça da Adnan’ın gözlerinin içine istemsizce bakıp, “Ben mutfağa uğruyorum,” dedim.
Mutfaktan içeri adımımı attığımda her yer ışıl ışıl parlıyordu. Fırından çıkardığım kabak tatlısını özenle servis tabağına dizdim, üzerine cevizleri serpiştirdim. Dolaptaki soğuk pastayı da çıkardım, ince ince kestim, süsledim, şekil verdim. Bu arada çay suyunu koymuş, makineye de bulaşıkları dizmiştim. Su kaynasın da çayı demleyeyim diye beklerken, içerden gelen seslere kulak verdim.
Aaa…Fifi mırıldanıp duruyor biriyle. Mutfaktan başımı uzattım ki gözlerime inanamadım. Bizim Adnan, halının üstünde Fifi’yle tombalak atıyor. “Her insan biraz çocuktur,” derler ya, vallahi doğruymuş. Kocaman adama bak!
Beni görünce koşturup mutfağa geldi.
“İyi anlaştınız mı Adnan Bey?” dedim, hafif dalga geçerek.
“Laf mı Elmas Hanım!” dedi. “Neler konuştuk neler… Bir bilseniz! Ama var ya, çok şanslısınız ha.”
“Niye ayol?” dedim şaşkın.
“Fifi söyledi,” dedi, kulağıma bir sır fısıldıyormuş gibi eğilerek. “Siz onun en iyi sırdaşıymışsınız.”
Şaşırdım tabii. “Nasıl yani? Konuştu mu sizinle de?”
İnanamadım. Kızarsam mı bozarsam mı bilemedim; alev alev oldum.
Adnan çevresine bakındı. “Aman, aramızda kalsın tüm bunlar,” dedi. “İçerdekiler şimdi anlamaz bizi.”
Buna öyle güldüm ki, içerden “N’oluyo ya?” sesleri gelince zor tuttum kendimi.
“En iyisi,” dedi, “biz sonra konuşalım sizinle. Hatta siz, ben, Fifi, ne dersiniz?”
“Ay tabii ki,” dedim, ağzım kulaklarımda, sevinçten ne yapacağımı şaşırdım.
Ondan sonra ne konuştum, ne yaptım hatırlamıyorum bile.
Öyle bir akşamdı ki ancak o kadar olurdu…
Ayy, saat kaç oldu. Temizlikten sırtım ağrımış, saçım başım dağılmış. Ama içimde de garip bir heyecan… Süpürgeyi bir kenara bırakıp saate bakıyorum, daha 15.00’e var.
Adnan Bey tam o saatte aşağıda parkta olacak.
Lavaboda ellerimi yıkıyorum, aynada yüzüme bakıp, saçımı düzeltiyorum. Bugünlük bu kadar mesai yeter, karnım da zil çalıyor zaten. Çay ne oldu ki yaaa, tühh, daha demlemedim bile… Yok yok demlediydim. Amannn neyse ney.
Ha hay…
Çayı demlemişim, atıştırdım biraz.
Banyoda foşur foşur kaynar suyun altında yıkandım ve tam saatinde, Fifi önde ben arkada kapıyı kapattım.



