Erkenden kalkmıştı. Perdeleri sonuna kadar açtı. Berjerde otururken güneşin altın hüzmelerinin yükselerek salonu doldurmasını bekliyordu pencerede.
Keten örtü masaya serilmişti. Servisler açılmıştı. Pırıl pırıl gümüş çatal ve bıçaklar peçetelerin üzerinde yerlerini almış, misafirlerini bekliyordu.Tazecik görünen yeşillikler, parlayan zeytinler, ışıl ışıl reçeller, çeşit çeşit peynirler, zeytinyağlı sarma ve incecik sarı limon dilimleri süslemişti sofrayı.
Mutfaktan yayılan mis gibi börek ve havuçlu cevizli kekin tarçın kokuları birbirleriyle yarışıyordu en leziz benim diye.
Lokum kâsesini ve kolonya şişesini arandı, nerede olduğunu görünce başı ile onayladı. “Hıh seni de gözümün önüne koymuşum. Tamam.”
Bu sessiz evde vakit geçmek bilmiyordu. Gelecekler vardı. Biraz gezindi. Televizyonu açtı. “Bayram günü bile insanda ağız tadı bırakmıyorlar,” diye söylendi olumsuz haber yapanlara. Televizyonu kapattı.
Balkondan karşı komşusu ile selamlaştı. Çiçeklerini suladı. Konuştu onlarla. Kapıcı sıcak ekmekleri bırakırken “Nihal Anne’m bayramın mübarek olsun,” diye ellerine sarıldı. “Senin de bayramın mübarek olsun Yakup. Şunu çocuklara iletiver,” diye bir zarf uzattı. Adam memnuniyetle alıp cebine koyarken:
“Başka bir isteğin var mı? Yollayayım mı Selma’yı?” “Yok. Sağ ol. Yarın gelsin, olur mu?” “Olur Nihal Anne. Söylerim,” dedi ve gitti.
İki kumru kondu camın önüne. Onları görünce yine ayaklandı, “Geldiniz mi ? Size de ikramda bulunalım değil mi ?” Mutfaktaki kavanozdan buğday aldı. Denizliğin önüne buğdayları yayarak koydu. Oturdu berjere. İki kumrunun yemek yemelerini seyretti. Sehpanın üzerindeki çerçeveyi kendine çevirdi. Ona bakarak “Ah be Ahmet Bey. Çabuk bırakıp gittin beni. Hayat bir arkadaşla geçiyor. Bak şu kuşlara. Onlar da birbirlerine yarenlik ediyor. Sensiz zamanda geçmiyor bak. Yapacak bir şey de yok. Sensiz ikinci bayramım. Ne zormuş böyle ah, bilsen. Çocuklar geliyor bugün Almanya’dan. Onca zaman geçti. Ben yapayalnız oyaladım kendimi. Ağladım. Güldüm. Hüzünlendim. Hepsini tek başıma yaşadım. Hissettirmeden. Onlar kapıdan girince hiçbir şey belli etmeyeceğim yine onlara. Herkesin bir hayatı var, değil mi ama. Biz nasıl yaşadıysak, onlar da yaşayacaklar o güzel çağları. Biz o yaşlarda ne güzel şeyler yapmıştık, hatırlıyor musun?” Gülümsedi gözleri uzaklarda. “Rafting yapmıştık hani. Ne heyecanlıydı. Hele o yaylanın buz gibi gecesinde yanan sıcak sobayı hiç unutamıyorum. Söylenmiştim sana.” Hüzünlenen gözleri yaşardı resme bakarken “Özür dilerim. İyi ki de o rezervasyonu yaptırmışsın. Baş başa kalmak ne iyi gelmişti bize. Arada Meral geliyor. Alışverişimi filan yapıyor. Remzi Bey felç geçirdi. Aman çocukları ne uğraştı ayağa kaldıracağız diye ama olmadı. Yatalak kaldı. Nejla Hanım’ım ve Ragıp Bey Muğla’ya taşındı. Arada arıyorlar. Eş dost arıyor. Arıyor da, bak ben yine gönül telimi seninle tıngırdatıyorum. Tıngırdamak demişken, geçen konser varmış. Engin Bey işi çıkıp gidemeyince biletini verdi bana. Tam senlik valla. Bir çocuk çıktı sahneye. Aman ne ses, kulaklarımın pası silindi. Hey gidi günler hey! Ne çok giderdik Harbiye’ye. Hatırlıyor musun Ayten Gökçer’in Yedi Kocalı Hürmüz’ü? Hele o Yıldırım Gürses’in kadife sesi. Hah, işte bu gittiğim konserdeki oğlanın sesi de öyle su gibi akıyordu.
Yaşlı kadının sohbetini kapı zili böldü. “Geldiler Ahmet Bey. Geldiler,” diye kapıya gitti. Açınca “Anneanne biz geldik ! Seni çok özledik” diye boynuna zıplayan iki çocuğu kucakladı. Buruşmuş elleri ifil ifil saçların arasında gezinirken “Hoş geldiniz yavrum. Evimin bülbülleri hoş geldiniz,” diye gülümserken, düşmüş göz kapaklarının arasında bir çizgi oldu gözleri.
Çocuklar merakla sofrayı izlerken, bavulları çekiştire çekiştire kızı ve damadı da girmişti eve.
“Ah anneciğim. Seni görmek çok güzel,” derken Nihal Hanım’ın boynuna gömüldü genç kadın. Aşağı sarkmış yanaklarından öptü. “Kavuşmak çok güzel.” “Titreyen sesiyle ile hoş geldiniz, yavrum, hoş geldiniz,” diye hasretle kucakladı yavrusunu. “Ooo anane döktürmüşsün yine! Ellerine sağlık,” “Siz oturun, ben çayı getiriyorum,” derken mutfağa yöneldi. Çocuklar radyonun bulunduğu yerde kanal ararken cızırtı sesleri duyuldu. Biraz sonra çay tepsisi ile döndüğünde kızının elindeki resim çerçevesini gördü.
Tepsiyle beraber masaya çöktü. “Bir sene nasıl geçti anne? Daha dün gibi geliyor.” “Çok zor geçti ama babanız da hep ‘Hayattaysan sevdiklerinle yaşadıklarına şükretmelisin,’ derdi.” “Çok özlüyorum anne.” Yaşlı kadın hiçbir şey demeden uzaklara daldı ve “İyi ki böyle bir adamın çocukları olmuşsunuz yavrum.” Çerçeveyi eline alıp “Ahmet Bey, Ahmet Bey duyuyor musun evladını? Hayat devam ediyor değil mi?”
Gülümseyerek “Haydi çayları soğutmayın. Buyurun sofraya,” derken çocukların açtığı radyodan Yıldırım Gürses’e ait bir parçanın nağmeleri duyuldu. “Düşen bir yaprak görürsen, beni hatırla demiştin. Biliyorsun seni ben, sonbaharda sevmiştim.”



