Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Pijamalı Güruh

Herkesin giyinip süslendiği yerde ben pijamalarımla öylece duruyordum. Şaşkınlıkla, neden burada olduklarını sorguladım. Herkesin yüzüne tek tek baktım. Bazılarını tanımıyordum bile. Tanıdıklarımda ise çokça rastladığım yüz ifadeleri vardı. Yabancılarda ise çeşitli önyargılar… Kimi kim olduğumu anlamaya çalışıyordu, kimi de pijamamı inceliyordu. Rahatlığıma özenen de vardı, “neden?” diye sorgulayan da. Herkesten sesler çıkıyordu ama hiçbiri benimle ilgili değildi. Ama gözler, bakışlar hep benimle ilgiliydi.

Burada olma nedenini söyleyecek bir babayiğit hâlâ çıkmamıştı. Yavaş yavaş paniklemeye başladım. İnsanları sakince durdurup bir şeyler sormaya çalıştım:
Neden buradasınız?
Neden bu kadar özenle hazırlandınız?
Bu bir davet ise bana neden haber vermediniz?
Tanımadığım insanların bile haberi var ama benim niye yok?

En yakınıma ise, “Buraya pijamayla gelmeme nasıl izin verdin?” diye sordum. Kendime ise çok kızdım ve en acımasız soruyu sordum: Kendine bunu neden yaptın?

Hiçbirinin cevabını alamadım. Cevap alamadıkça sinirlendim ve adımlarımı hızlandırdım. İnsanları tek tek sarsmaya başladım. Öfkemi fark edenlerin bazıları sakinleştirmeye çalıştı, bazıları ise arkasını dönüp gitti. Yine de kimseden tek bir kelime çıkmadı. Ağızlarının oynamasına rağmen sesleri çıkmıyordu. Aslında onlar konuşuyor, ben duymuyordum. Bu, daha da paniklememe neden oldu.

Koşmaya başladım. Kontrollü, hiçbir yere çarpmadan koştum. Yorulup yavaşladığımda bir ses duydum. Beni görmeye çalışır gibi, insanları yavaş yavaş aşarak karşıma dikildi. İrkildim çünkü görmek istemediğim, sürekli kaçtığım kişiydi. Ona karşı olan öfkemi kusmamak içindi kaçışım.

O, tam aksine, tüm sevimliliğini takınarak, “Merhaba,” dedi. Yüzüne bakakaldım.
“Sen de benden nefret et!” diye bağırdım.
Herkes sesimi duydu, dönüp bana baktı. Aldırmadan devam ettim:
“Bitmedi sana olan nefretim. Sen de benden nefret et. Kavga edelim ki normal yürüyebileyim artık,” dedim.

Sadece gülümseyip arkasını dönerek gitti. Tepemin tüm tasları atmak üzereyken karşıma döner sandalye ve büyük, kahverengi bir masa çıktı. Tanıdım onları. Çok meşhur, fakir ama gururlu karakterlerin masa ve sandalyesiydi. Oturmayı hevesle beklediğim masa ve sandalye karşımdaydı.

Çamın yeşiline âşık olan biri olarak hayatımın fırsatı karşıma çıkmıştı. Koşarak yanlarına gittim ve oturmaya çalıştım. Çalıştım diyorum çünkü oturmayı bir türlü beceremedim. Yok yok, sorun bende değil sandalyedeydi. Tekerlekli olmak zorunda mıydı?

Neyse ki tüm kahkahalar eşliğinde sandalyeye oturmayı başardım. Konuşurken sesleri çıkmıyordu ama konu dalga geçmek olunca tüm kahkahaları duydum. Moralim çok bozulmuştu. Tam ağlamak üzereydim ki gurur sandalyesinde olduğumu hatırladım. Kendimi toparladım ve o meşhur dönüşü yaptım. Çok yormuştu beni bu dönüş.

Birden tüm konuşmaları duymaya başladım.
“Nen var kuzum?” diye soran da vardı, “Kuzum Allah aşkına delirdin mi sen?” diyen de. Tam “Susun artık!” diye bağıracakken masanın üzerindeki kâğıtları fark ettim. Bir tanesinde tüm davetlilerin ismi yazılıydı. Altındaki kâğıtlarda ise o isimlere ait yazılar vardı. Her kâğıdın sol üst köşesinde “Suçlu!” damgası vardı.

Hepsini tek tek okumaya başladım. O kişilere kırılma nedenlerim liste şeklinde yazıyordu. Tanımadığım isimlerde ise fark etmeden hayatımı nasıl etkiledikleri anlatılıyordu. Kelebek etkisinin birer üyesiymiş onlar.

İsmini okuduklarım susmaya başladı. “Acaba ben mi duymuyorum?” şüphesiyle ağızlarına baktım; oynamıyordu. Kocaman bir rahatlama geldi içime. Sorun bende değil, onlardaydı. Ama şu an susmaları değil, konuşmaları gerekiyordu. O suçları neden işlediklerini anlatmaları gerekiyordu. Böyle cezasız mı kalacaktı suçları? Gönül almayı bilmiyor mu kimse? Oysa gönlüm onların ellerindeydi.

Yavaş yavaş sinirlenmeye başlıyordum. Kaçan keçilerimin haddi hesabı yoktu. Keçilerim ve taslarımla uğraşırken kalan son kâğıdı alıp okumaya başladım.
“O da sussun, çekip gideyim buradan,” diye düşünerek hızlıca okumaya başladım.

Ben okudukça o bağırmaya başladı. Herkes sustu, o konuşuyordu. Keşke o sussaydı da herkes konuşsaydı. Konuşması, diğer suskunluklardan daha yaralayıcıydı. Koltuğumu çevirip sırtımı ona döndüm. Ancak o zaman sustu. Ona bakmadan saydırdım kelimelerimi. Ne ben onu duyabiliyordum ne de o beni.

Söyleyeceklerim bitince kalktım sandalyeden. Bu muydu senelerce beklediğim fırsat? “Bir gün elbet ben de…” diye diye hayaller kurduğum sahneler bu kadar mıydı? Eee! Ben hiç haz almadım bu işten.

Bu düşüncelerle yavaş yavaş attım adımlarımı. Gözüme büyük, beyaz bir kapı ilişti. Merakım “İçeri gir.” diyordu, mantığım ise “Boş ver, gerek yok.” diyordu. Merakıma yenilip o kapıdan içeri girdim.

Bütün duvarlar yazılarla dolu kâğıtlarla kaplıydı. Her bir kâğıdın üzerinde de “Suçlu!” damgası vardı. Her birini okumaya başladım. Okudukça yanaklarımda acı hissetmeye başladım. Sonra ise vücudumda sarsıntılar meydana geldi. Kâh kum torbası, kâh halı oldum. Duvarların rengi beyazdan griye dönmeye başladı. Aldığım darbelerden artık gücüm tükendi. Kendimi zar zor kapının dışına atabildim.

Vücuduma birkaç kâğıt yapıştı. Üzerimden çıkartmak epey bir zamanımı aldı. Son gücümü onlara kullandım. Hepsinin arkasında ismim yazılıydı. Çok severek kullandığım ismimin bunların arkasında ne işi vardı? Yazılanların hepsi tanıdık geliyordu. Bunlar benim yaptığım şeylerdi.

Aldığım darbelerden olacak ki bir ayağım çok acıyordu. Ayağımın üzerine basmamaya çalışarak dışarı çıktım. Bir sürü çiçekle dolu kocaman bir bahçeydi burası. Bir de kocaman bir dut ağacı vardı. İp buldum ve ağacın şanına yakışır bir salıncak yaptım. Sallandıkça ayağım iyileşmeye başladı.

Yüzümde ve vücudumda oluşan kızarıklar da geçmeye başladı. İçerideki insanlar dışarı çıkıp etrafımda toplanmaya başladı. Kimi gülümseyip geçti, kimi öfkeli yüz ifadesiyle. Kimine gülümsedim, kimine kızdım. Artık kimin ne tepki vereceğini, kime ne tepki vereceğimi biliyordum. Sıra sıra önümden geçip gittiler. Kendimle tekrar baş başa kaldım.

Sallandıkça çiçeklerin kokusunu içime çektim. Uzun zaman olmuştu kendime böyle kokular armağan etmeyeli. Kocaman bir ayna belirdi önümde. Gülümsedim; gülümsedi. Kızdığında ise kocaman sarıldım ona.

Artık ayağım sağlam, yaralarım iyileşmiş, kalbim hafifti. Bunu başarmak uzun, çetrefilli ama bir o kadar da heyecanlıydı.

Teşekkürler, kendim!

Selin Öykü Ata
Selin Öykü Ata
Bursa’nın Karacabey ilçesinde, 26.09.1991 tarihinde doğdum. Ailemle birlikte Karacabey’de ikamet etmekteyim. Sakarya Üniversitesi, uluslararası ilişkiler mezunuyum. Amatör olarak tiyatro ile ilgilenmekteyim. Karacabey ve Sakarya’da çeşitli oyunlarda rol aldım. Tiyatro, yazı yazmak, boyama yapmak hobilerimdir.

POPÜLER YAZILAR