“Yazık kadına, günden güne solup gidiyor sanki.”
“Soluyor ya, elden ne gelir. Doktora da götürdük ama. Nafile… Verdiği ilaçların hiçbiri tesir etmiyor. Şimdi de elleri, ayakları yara olmaya başlamış. Yadırgamadım vallahi. Yemek yemiyor, su içmiyor, uyumuyor bile. Sabahtan akşama kadar pencereden dışarıyı izliyor. Olacağı belli, ölüp gidecek böyle.”
“Sus, ağzından yel alsın, bulunur bir çaresi inşallah.”
Bulunmazdı. Bulunamazdı. Gülay Hanım’ı çekip köklerinden koparmışlardı bir defa. Artık kolay kolay dikiş tutturamazdı. Yüzünü bir kez görseniz, olup biteni şak diye anlardınız. Gülay Hanım’ı toprağından çekip çıkarırken köklerini de orada bırakmışlardı.
1983 yılının sonbaharında Nişantaşı’ndaki o uzun bayırlı sokakta dünyaya gözlerini açmıştı Gülay Hanım. Ailesinin ilk çocuğu, gözbebeğiydi. Ailesi onu yetiştirirken el üstünde tutmuştu. Bu da küçük kızın omuzlarına “iyi çocuk olma yükü” yüklemişti bir defa. Hata yapamazdı.

Okuduğu ilkokul evlerinin bir sokak üzerindeydi. Bu sebeple, küçük kız için okul yolu neredeyse birkaç dakikadan ibaretti. Ders zili çalmadan, evden okula gitmek üzere adım atmazdı Gülay. Zili duyduğu an yola çıkar, öğretmen, öğretmenler odasından sınıfa varmadan o gidip sırasına oturmuş olurdu. Küçük bir çocuğun kolay kolay eline geçmeyecek bir konfordu bu. Gülay’ın sabahları uzun uzun uyuduğunu da sanmayın sakın. Her ânını değerlendirirdi sabahının. Erkenden yatağından kalkar, üzerine montunu geçirir, atardı kendisini sokağa. Evlerinin bulunduğu sokağın hemen arkasındaki fırına hiç yolun karşısına geçmeden giderdi. Annesinin tembihlediği gibi kaldırımın dışına hiç taşmazdı. Kaldırım devam ettiği yere kadar evden uzaklaşmak küçük kızın hakkıydı. Kurallar öylesine katı ve öylesine özgürleştiriciydi bu evde. Fırından ekmeği alıp, eve dönerken evlerinin tam karşısındaki bakkaldan taze yumurtayı ve gazeteleri de aldıktan sonra, eve gelip annesine sofrayı kurarken yardım ederdi. Babası gözlerini açıp, sofraya gelene kadar da önlüğünü giymiş, saçlarını çoktan yapmış olurdu. Doyamadıkları aile kahvaltılarında, çayın kokusu, Almanya’dan dayısının getirdiği mis gibi şokolatın fındığına karışır, küçük Gülay’ın kahkahaları evden taşar, apartmanda yankılanırdı. Her gün evden çıkıp okula gidene kadar, kaldırım taşlarını sayar, ezbere bildiği apartmanların adlarını, numaralarını kontrol ederdi. Böylece, hem hafızasını canlı tutar hem de bir şeyler değişmiş mi diye gözlerini açık tutup, kontrol etmek isterdi. Bütün sınıf arkadaşları komşu çocuklarıydı. Ama arabalar caddeleri, sokakları istila etti diye mahallede çocukların sokakta oynamalarına izin verilmezdi. Hem buraya alışveriş yapmak için dünyanın bir ucundan gelen sayısız insan vardı. Allah muhafaza, kapıp gitseler çocuğu kimse farkına varmaz, anne baba da “Çocuğum sokakta oynuyor,” diye akşam olup, çağırana kadar farkına bile varmazdı. Böyle olunca, onlar da okulda geçirdikleri bu zamanın doya doya tadını çıkarmaya uğraşır olmuşlardı. Dersten arta kalan her an onlar için altın zamandı. Birbirlerine de çocukluklarına da doydular, büyürken ellerini birbirlerinin üstlerinden hiç ayırmadılar. Çocuk yaşta başlayan bu dostluklar, dirsek temasında geçen yılların ardından, onların bir sınıf dolusu kardeş olup çıkmasını sağlamıştı. Birbirlerini hiç bırakmadılar. Sınıfın büyük bir kısmı lise eğitimine yine aynı mahallede okullara giderek devam etti. Hatta Gülay en yakın beş arkadaşıyla hiç ayrılmadan üniversiteye kadar sürdürdü bir sınıfı paylaşmayı. Yaşadıkları yerde tüm ihtiyaçlarını karşılayabildiklerinden, ailelerinin tam da istediği gibi öyle çok uzaklara gitmedi bu çocuklar. Mahallelerindeki pastanelerde zaman geçirdiler, mahallenin sinemalarında film izlediler, aynı hastaneye hatta aynı doktorlara gittiler. Üstlerine başlarına mahalledeki butiklerden kıyafet almayı seçtiler… Ve yine mahallenin terzileri özel günlerde bu çocukların emrine amadeydi.
Lise bitip, üniversiteye gitmenin zamanı geldiğinde, yine mahalleden ayrılamadı Gülay. Gitmek istemedi. Ne gerek vardı? Zaten gazeteci olacaktı. Lisan biliyordu, akıllıydı da. Eli kalem tutuyordu bir defa. Neden olmasın? Neyi eksik.
Mazeret miydi bütün bunlar? Kendisini ikna mı etmeye çalışıyordu? Biz bilemeyiz. Ama Gülay allem etti, kallem etti kazandı o fakülteyi. 2001 yılında inşaatı biten, evlerinin iki sokak üstünde yer alan o havalı üniversiteyi. Yüz kişiyle beraber o binanın ilk öğrencileri olacaklardı. Ne şans! Dişçilik de vardı bir yanında fakültelerinin. Onlar da yüz kişi olacaktı tabii. Kocaman kampüste olsun olsun iki yüz kişi. Yine yakın arkadaş olabileceği iki yüz kişi. Okulunu misler gibi okudu genç kız. Okul daha bitmeden caddede ofisi olan bir gazetede çalışmaya başlamıştı. Memlekette okumuş insana ihtiyaç duyulan yıllardı. Gülay, bu durumun nimetlerinden sonuna kadar faydalanmıştı. Kendini pek de fazla yormadan hızla başarı merdivenlerini tırmanıyordu mesleğinde. Her şey güzel gidiyordu gitmesine de yaptığı işten pek de tatmin olmuyordu sanki. Düşündü, taşındı… Kendisine ait bir şeyler ortaya koymanın onu bu hâlden çekip, çıkaracağına karar verdi. Planı hazırdı. Ancak patron buna “evet” der miydi?
Çalıştığı gazetede, yalnız mahalleye özel bir ek çıkarma hayaliyle gidecekti patronun yanına. Ulusal haberler yapmak kolaydı, zaten tam da bu sebeple yerel gazetecilik geride kalmamış mıydı? Ulusal haber yapan bir gazete olarak, yerele de dokunmanın ne zararı vardı? Hem bu gazeteyi ayrıca satmayacaklardı ya! Ek olacaktı. Ama, ekstra kâğıt, matbaa maliyeti var tabii… Peki ya sattırırsa gazeteyi? Bütün bunları düşünmesi gereken Gülay mıydı? Ona neydi paradan, satıştan? Gazeteciydi o! Hayalleri, hedefleri vardı. Cesaretini topladı.
Patronla konuştuğunda bir ayakta alkışlanmadığı kalmıştı. Böyle bir tepkiyi hayal bile edemezdi. Patron haftasonu baskısına yetiştirmesini söylemişti. Öyle yakınındaydı hayalleri, öylesine mümkün… Baskıya tam üç gün vardı. Halihazırda gazetenin bu ekinde çalışan kişi sayısı henüz ikiyi bulmamıştı. İnsanları örgütlemekten daha kolay olan yolu seçti Gülay. Montunu giydi ve kendisini yine sokağa attı.
Esnafa, komşuya, mahalleye dışarıdan gelen ziyaretçilere… Kimi bulduysa sordu, sordu, sordu… Ön çalışma olmadan, hiçbir hazırlık yapmadan. Bir kayıt cihazı, bir fotoğraf makinası bir de yanında tüylü kalemi ve Moleskine’i vardı.
Aksi şeytan, Nişantaşı’nda üç gün boyunca yağmur hiç durmadı. Gülay, ezbere bildiği sokakları o üç günün içinde yüzlerce kez turladı. Geceleri deşifre ettiği röportajları ve hazırladığı haberleri, sabahın aydınlık olmayan saatlerinde anahtarını bundan sonra asla geri vermemek üzere aldığı gazete ofisine bırakıyor, günün ilk ışıklarında kendisini yine sokaklarda buluyordu. Üç gün üç gece. Dolu dolu geçince ne uzunmuş meğer. Yirmi beş yılı geçmişti bu yerde. O yirmi beş yılı toplasa bu üç gün üç gece kadar etmiyordu. Bu “Benim üçümdü,” diyecekti bu geçen zaman için ileride. Çünkü, basın tarihine bu mesele tam da böyle kazınmıştı. “Gülay’ın Üçü.”

Dördüncü günün kuşluğunda matbaada şakır şakır baskıya girmişti gazete. Elinde çamur gibi bir kahve tutuyordu bu sesi dinlerken. Gözlerini kapamış, burun delikleri kocaman olmuş. Matbaanın mürekkebi, kâğıdı birbirine girmiş, ciğerlerine doluyordu genç kadının. Sanmayın ki gururundan yapıyordu bunu. Öyle büyülü bir andı ki bu. O an, Gülay’ın bütün bildikleri, arzuları, hayalleri, geleceği anlam buluyordu.
Gazete yayımlandı, hâlâ da yayımlanmaya devam ediyor. Alıcısı artık eskisi kadar çok değil. Zaten artık hiçbir gazete satmıyor. Ama 2000’li yıllarda bu gazetenin sesi mahallenin sınırlarını aşmıştı. Bu gazete sayesinde, bir mahallenin gürültüsü ne kadar uzağa yayılabilirse o kadar uzaklara varmıştı.
Kendisini adadığı bu yerde bir şeyleri hayata geçirmek için daha fazla etkisi olması gerektiğine inanmaya başlamıştı. Bunu yapmak için belli başlı yöntemler vardı. En kestirme olanı seçti. 2019 yılında muhtarlık için adaylığını koydu. Herhangi bir vaat vermeye ihtiyacı yoktu. Mahalle için bizzat kendisinin yaptıklarının yanında, olmasına vesile olduğu sayısız güzellik vardı. Seçimi kaybetmesi ihtimal bile olamazdı. Açık ara farkla elbette yeni muhtarımız Gülay olacaktı.
Kırkına yaklaşırken, bir çocuk dünyaya getirmeyi hiç hayal etmediğini fark etmişti. Sırası mı gelmemişti yoksa aklına mı gelmemişti, bilemedi. Kendisiyle evlenmek isteyenler olmuştu o güne dek. Olmuştu ama… Ama hepsi de dışarlıklıydı. Nasıl kabul etsin? Dışarlıklı adama güven olur muydu? Buraya gelmiş, gelmiş elbet. Ya gitmek isterse geri? Alıp onu da beraberinde götürürse… Ne yapardı o zaman? En iyisi hiç karışmamaktı böyle meselelere. Burada kalmanın ve aynı zamanda evli olmanın yolu buradan birileriyle evlenmekti elbette. Gülay kardeşi bildiği kimselere “kocam” demeyi de yakıştırmazdı kendine. Evlenmedi. İyi çocukluğundandı bu seçimi belki de. Annesini babasını kaybedene dek onlarla yaşadı. Onlar göçüp gittiğinde de evden ayrılıp, başka bir eve taşınmayı mantıklı bulmadı. Mahalleden gitmeyecekti zaten, bütün evler de aşağı yukarı birbiriyle aynıydı. Kırk yıllık bakkalını kasabını değiştirmeye ne gerek vardı? Kaldı. Ev eşyalarını geçen yıllar içinde değiştirmiş olsa da eve ilişkin anıları hep canlıydı. Penceresinden gördüklerini zaman tazeliyor olsa da, penceresi hep aynı yerde, bayırlı sokağın başındaydı.
Yıl 2026. Bayırlı sokakta büyük bir kentsel dönüşüm projesine başlandı. Ada bazında olacaktı inşaatı. Bayırlı sokağın en güzel tarafını, sağını olduğu gibi yıktılar. Bir baştan bir başa… Gülay, bugün 43 yaşında. Doğduğu, büyüdüğü, hayatını adadığı mahallenin ve sokağın çok uzağında yaşıyor şimdi. Kuzinin ona tahsis ettiği bir gökdelen katında. Göktürk’te. Uyumuyor, yemek yemiyor, çok zorunda kalmadıkça konuşmuyor da. Evden ayrıldığından beri doğru düzgün sokamadılar banyoya. Dişlerini de fırçalamıyor. Zorla yapamazlardı ya. Hayatının anlamını içinden söküp aldıklarından beri, bu hâlde. Bir daha gitmeyecekmiş gazeteye…



