Her kadının damarlarında bir kırmızı akar:
Ezilir gibi olduğunda kabaran, susması istendiğinde daha çok konuşan.
Kırmızı, bir kadın saklandığında değil; varlığını yüksek sesle ilan ettiğinde anlam bulur.
Adımlarını geri sayan korkuya rağmen ileri yürüyenlerin rengidir kırmızı.
Kırmızı, toplumun çizdiği sınırlara karşı çekilen bir sınırdır aslında:
“Beni tanımlayan sensin sanma. Ben, kendi hikâyemi yazanım,” der ve susar.
Evde yok sayıldığında, işte hafife alındığında, sokakta tehdit edildiğinde…
Kadın, kırmızıyı sürer üzerine bir kalkan gibi, öyle çıkar yola.
Bazen bir rujda parlar: “Konuşuyorum!” der.
Bazen bir elbisede alev alır: “Buradayım!” der.
Bazen bir yarada göz kırpar: “Yıkılmadım!” der.
Unutulmak istenen adların, örtülmek istenen yüzlerin,
Filizlenmek istenen hayatların yanında yükselen bir isyandır kırmızı.
Bir kadın elini masaya vurduğunda, yalnız olmadığını bildiğinde,
Omuz omuza durduklarıyla büyüyerek çoğaldığında, bir bayrak olur göklerde kırmızı.
Çünkü kadın bilir: Direniş, önce içte başlar.
Sesinde titrese de cesaret, gözünde sönse de umut kırmızısı hiç solmaz.
Her kadının yüreğinde saklı bir kıvılcım vardır. Onu kimse göremez bazen,
Ama zamanı geldiğinde yangın olur değiştirmek için dünyayı.
İşte o yüzden: Her kadının hayatında bir yerde kırmızı vardır.
Ve o kırmızı, direnmenin ta kendisidir.



