Kadın olmak, erkek olmak, çocuk olmak, insan olmak ve anne olmak…
Ne kadar farklı ama bir o kadar da birbirine yakın kavramlar. Aslında hepsi aynı bütünün parçalarıdır.
Anne olmak, kadın olmanın en yüce zirvelerinden biridir. Çünkü bir kadın, kendisini kadın olarak inşa edip, bir erkekle bütünleşip anne olma sürecine geçtiğinde yalnızca biyolojik bir yolculuk yaşamaz; ruhsal, duygusal ve toplumsal bir dönüşümün içine girer. Bu kadar uzun bir yol, sayısız sorumluluk taşır. Fakat biz insanlar, doğduğumuz andan itibaren en çok annelerimizi sorgularız.
Yaşadığımız en küçük sıkıntıda bile suçlu olarak ilk önce onları görürüz. Belki de bu yüzden şu sıralar okuduğum Irvin Yalom’un “Annem ve Benim Hikâyem” kitabının ilk sayfalarında durup düşündüm. Kendime sordum: “Neden hayatımda yaşadığım her olayda sorumlu kişi olarak hep annemi görüyorum?” Uzun düşüncelerden sonra bir sonuca vardım: Çünkü bizi dokuz ay karnında taşıyan odur. O yüzden onunla öyle güçlü bir bağ kurarız ki, en çok ona güvenir, en çok onu sever, en çok da ondan hesap sorma hakkımız olduğunu zannederiz.
Ama unuttuğumuz bir şey var: O da bir insandır.
Hatalar yapma hakkı olan, yaşamı doya doya yaşama hakkı olan bir varlık…
Ah, insan! Aslında “insan” kelimesinin kökeninde bile unutmak vardır. Biz de sık sık unuturuz. Unuturuz ki kadın da bir insandır. Kadın, fiziksel olarak narin görünse de ruhen güçlü olan bir varlıktır.
Bir kadının biyolojik serüvenini düşünelim. Doğar, büyür, bedeninde büyük değişimlerin yaşandığı bir döneme girer. Ergenlik başlar, regl döngüsüyle tanış olur. Bu dönemde ruhsal dalgalanmalar, hormonal değişiklikler, psikolojik iniş çıkışlar yaşanır. Ama bütün bunlara rağmen güçlü kalmalı, eğitim almalı, hayaller kurmalı, çalışmalı, mücadele etmelidir.
Sonra bir gün kalbine bir erkek girer. Onunla bütünleşir ve anne olma sürecine adım atar. İşte bu, kadının hayatındaki en büyük dönüm noktalarından biridir. Dokuz ay boyunca bedeni değişir, sabırla sınanır, ruhu farklı bir hassasiyet kazanır. Bu süre zarfında sadece bebeğiyle değil, toplumun kadından beklediği rollerle de yüzleşir. Ev işleri, eşine dikkat, sosyal yaşam… Kadının üzerinde taşıdığı yükler artar ama ondan güçlü kalması beklenir.
Bebek dünyaya gelir. Lohusalık dönemi başlar. Bu, kadının en hassas ve en yalnız hissettiği zamanlardan biridir. Dokuz ay boyunca bedeninde taşıdığı varlığı kollarına almak tarifsiz bir duygudur. Ama aynı zamanda korkutucu da olabilir. Çünkü ne yapması gerektiğini, nasıl yapması gerektiğini ilk başta kimse bilmez. Anne olmayı anne oldukça öğrenir insan.
Bir yandan biyolojik değişimler, bir yandan ruhsal iniş çıkışlar, bir yandan da toplumun beklentileri… Kadın tüm bunların arasında güçlü kalmaya çalışır. Anne olurken aynı zamanda kadın kalmaya, insan kalmaya çalışır. İşte bu yüzden anneler çok özeldir. Çünkü onlar sadece doğurmazlar; büyütürler, beslerler, öğretirler, yol gösterirler.
Ama biz çocuklar… Çoğu zaman onların bu zorlu yolculuğunu görmezden geliriz. Onların da insan olduğunu unutup, acımasızca eleştiririz. Küçük bir hatalarını bile büyütür, kalplerini kırarız.
Oysa bir kadın, anne olduğunda yalnızca kendi hayatını değil, çocuğunun hayatını da kucaklamış olur. Onun için uykusuz kalır, onun için kendi hayallerini erteler, onun için yorulur. Ve biz, büyüdükçe çoğu zaman bunları unuturuz.
Anne olmak kutsaldır, evet. Ama kutsallığın ardında koca bir emek, gözyaşı ve mücadele vardır. Bir annenin kalbi, hem en kırılgan hem de en güçlü yerdir. Çünkü orada hem sevgiyi hem fedakârlığı, hem korkuyu hem cesareti taşır.
Belki de şunu öğrenmeliyiz: Anneler tanrıça değildir. Onlar kusursuz varlıklar değillerdir. Onlar da hata yapar, onlar da yorulur, onlar da ağlar. Ama bütün eksikliklerine rağmen, çocukları için en doğru olanı yapmaya çalışırlar.
Bugün otuzlu yaşlarıma yaklaşırken, artık daha iyi anlıyorum. Annemin ne kadar zor bir süreçten geçtiğini, neler verdiğini, neleri feda ettiğini şimdi daha net görüyorum. Onunla oturup bir çay içmek, bir kitap hakkında sohbet etmek, sevdiği şeyleri yapmak bana tarifsiz bir huzur veriyor. Belki biraz da vicdanımı rahatlatmak için… Çünkü ne kadar yargısız infazlarım olmuş geçmişte! Onu anlamadan, dinlemeden, aceleyle eleştirmişim. Şimdi ise her konuşmamız bana daha çok değer katıyor.
Bu yüzden annelere bakışımızı değiştirmeliyiz. Onları yargılamak yerine anlamalı, suçlamak yerine dinlemeli, beklenti yüklemek yerine destek olmalıyız. Çünkü kadın olmak, insan olmak, anne olmak — bunların her biri başlı başına ağır, ama bir o kadar da muhteşem bir yoldur.
Ve unutmayalım ki, kadın yükselirse toplum da yükselir. Çünkü kadın sadece bir birey değil; aynı zamanda nesillerin kurucusudur.
Annemin sevdiği bir şiirle noktayı koyalım.
Üstad Hüseyin Cavid’in dediği gibi:
QADIN
Qadın, qadın?! Onu duymaq, duyurmaq istərkən
Yaxar düşüncəmi bir şölə, bir zəhərli dikən.
Bütün həyatı çiçəkləndirən fəqət o… niçin,
Niçin əzilsin o, bilməm niçin sürüklənsin?!
Qadın-günəş, çocuq-ay…nuru ay günəşdən alır,
Qadınsız ölkə çapuq məhv olur, zavallı qalır.
Qadın əlilə fəqət bəxtiyar olur şu cihan.
O bir mələk… onu təqdis edər böyük yaradan.
O pək sevimli, gözəl, incə, nazlı bir xilqət,
Onun ayaqları altındadır fəqət cənnət:
Qadın gülərsə şu issız mühitimiz güləcək,
Sürüklənən bəşəriyyət qadınla yüksələcək.



