Çarşamba, Temmuz 29, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kırılma

Yoğun bir günün ardından eve ulaştı. Çantasını kapı önünde yere fırlattı. İstanbul’da yaşamak, yoğunluğun içinde var olmak artık ona çok zor geliyordu. Mesaisi geç bitiyor eve geldiğinde çoktan geceye dönüyordu vakit. Duşunu alıp kanepeye uzandı. İç dünyasına daldı ama düşünmek için dahi enerjisi kalmamıştı. Çok kazanmasına rağmen kazancını harcamak için vakit bulamıyordu. İç sesine kulak verse hemen buralardan kaçardı arkasına bile bakmadan.

İç sesimin bugün yok olmasını istiyorum. Sürekli beni meşgul etmesinden yoruldum. İçimde yankılanan sürekli beni yöneten, ikilemde bırakan, fikir üstüne fikir üreten, aykırı, başkaldıran bir ses… Şöyle bir köşeye çekilsem ve sadece nefes seslerimi duysam diyorum.

Herkes dünyayı gürültülü sanır; oysa en büyük gürültü, insanın kendi kafasının içindedir. Susturamadığın o ses, seni senden daha iyi tanıyan en acımasız düşmanındır. Kendi kendimle konuşmaktan, her ihtimali yüzlerce kez ölçüp biçmekten, geçmişin hayallerini ve geleceğin kaygılarını zihnimde taşımaktan yoruldum. Ah keşke bir anlığına da olsa zihnimdeki bu amansız tartışmayı durdurabilsem, bir “sessizlik düğmesi” bulabilsem…

Her adımımda, her kararımda arkadan konuşan o gölgeyi taşımak artık ruhumu yaşlandırıyor. Bazen sadece durmak, hiçbir şey düşünmeden, sadece nefes alarak var olmak istiyorum. Ama o ses içimde bir yerlerde sürekli fısıldamaya devam ediyor.   

Kafamın içinde yıllardır konuşan, her adımı yargılayan, her türlü ihtimali hesaplayan o ses… İç sesim… “Yeter yeteerr.” 

Elleriyle kulaklarını kapattı ama ses dışarıdan gelmiyordu ki.

İç sesim bugün sus lütfen… 

Tüm şalterler indirildi. Ve gürültü birden kesildi…  

O an anladım ki, bugüne kadar iç sesim sandığım, beni yargılayan ve yoran o kalabalık düşünceler aslında bana ait değildi. Onlar dünyanın, korkuların, kaygıların ve maskelerin sesiydi. Zihnimdeki o şalteri indirip gürültülü sesi askıya aldığımda, o derin ve korunaklı sessizliğin içinde bambaşka bir uyanış başladı. Yunus Emre’nin yüzyıllar öncesinden fısıldadığı o sır kulaklarımda yankılandı. “Bir ben vardır bende, benden içeri.”

Cümleyi defalarca tekrarladım. İlk defa ne bir fısıltı ne bir eleştiri ne de bir soru vardı. Dünya nihayet susmuştu, çünkü içimdeki ses susmuştu. Zihnimdeki bütün ışıklar söndü ve geriye sadece derin, karanlık bir sessizlik kaldı.

Korkmam gerekirdi belki ama sadece büyük bir hafifleme hissettim. Ne geçmişin pişmanlığı ne de geleceğin kaygısı… Sadece aldığım nefesin göğsümü şişirmesi ve dışarıdaki rüzgarın sesi kaldı geriye. İlk defa sadece ben vardım. Düşünmüyordum. Kendi kendimle baş başa kalmak, kendi zihnimin hapishanesinden firar etmek gibiydi…

Kafamın içindeki o yorucu gürültüyü geride bırakıp görünmez bir kapıdan geçtim. Kaçmak, her zaman bir şehri ya da bir insanı terk etmek değildi; bazen sadece kendi zihninin sınırlarının dışına çıkmaktı. “Bir ben vardır bende, benden içeri.” Zihnimi susturmak kendimden kaçmak değil, aksine, kabuğu soyup içimdeki o asıl ve dokunulmaz “ben”e sığınmaktı aslında. Sesler sustuğunda, dünya nihayet olması gerektiği gibiydi. “Yalın, sessiz ve tehlikesiz.”

Uzun ve karanlık bir geceye gözlerini yumdu. Kanepede üstü açık, yastıksız… O gece, işte o gece büyük bir dönüm noktası oldu Mehmet için. Günler önce patronuyla tartıştı. Nereye kadar böyle sürecek? Sorusuna yanıt arıyordu. Ve uzun gecenin sabahında bu sorunun cevabını vermişti.

Sabah erken kalktı.  Valizini yatağın üzerine koydu ve dolaptan giysilerini seçme telaşı taşımadan valizine doldurdu. Sonra sırt çantasını doldurdu. Evi bir dolaştı, topladığı birkaç ıvır zıvırı da valizine yerleştirdi. Kimseyi aramadı. Kimseye hesap vermedi. Otobüs terminalinde soluğu aldı. Konfor alanının dışına çıkacaktı. Ve öyle de yaptı.

Çocukluğunun geçtiği taş duvarlı konağın önündeydi. Konak yer yer yıkılmış, bakımsızlıktan viraneye dönmüştü. Babasını bahçede ağaçları sularken, annesini ise ocağın başında tandır ekmeği yaparken gördü. Hasbihal etmek isterdi ama nafile… Onların eksikliği ruhunda derin izler bırakmıştı. Çok sevmezdi köy hayatını, zor işlerden hep kaçardı. Bünyesi zayıftı. Yorucu işler ona göre değildi bir zamanlar. Annesi de asla kıyamazdı oğluna,  “Benim oğlum, okuyacak, mühendis olacak,” derdi hep.

Mühendislik diplomasını aldığı günü hatırladı. O yaz tatilinde köye dönmeyerek çalışmaya başladı. Ne gurur vericiydi annesi için oğlu okumuş, kendini köyün zorlu işlerinden kurtarmıştı. Eli kürek değil, kalem tutacaktı artık…

Kollarını sıvadı, işe koyuldu. Babasından kendisine kalan bahçeyi yeniden düzenleyecek ve zeytin ağacı dikecekti. Zeytin bolluğun, bereketin, barışın ve ayrıca ölümsüzlüğün simgesiydi. Kırılma yaşadığı o gece gördüğü rüyada Zeus’un kızı Athena, büyük bir zeytin ağacının altında onu karşılamış ve ona bir zeytin dalı uzatmıştı. Karanlığın içinden Hüthüt kuşu çıkıp omzuna konmuştu. Gördüğü rüyanın etkisiyle yollara düşmüştü.

Bu düşüncelerle doğaya sığındı ve ellerini toprağa bulayarak doğal tarım yapmaya başladı. Toprağı sürmedi, onu ilaçlarla boğmadı, yapay müdahalelerle zorlamadı. Çünkü biliyordu ki toprağı kendi haline bırakmak, onu yönetmeye çalışmamak, aslında kendi zihnini serbest bırakmakla aynı şeydi.

Zeytin fidelerini dikti. Tohumu toprağa savurdu ve doğanın kendi bilgeliğine güvendi. Zihnindeki o hırslı, her şeyi kontrol etmek isteyen ses sustukça, filizlenen her yaprakta, toprağın o hesapsız cömertliğinde kendini buluyordu. Doğal tarım onun için sadece bir uğraş değil, içindeki o asıl “ben”le birlikte büyüme hikâyesine dönüşüyordu. Ne bir beklenti vardı içinde ne de bir acele; sadece doğanın ritmi ve o derin, şifalı sessizlik… Doğa onun için artık dış dünyanın keşmekeşinden ve kendi zihninin acımasızlığından kaçtığı güvenli bir sığınaktı.

İç sesi susmuştu. Toprakta adımlarının sesini duyuyordu artık. Rüzgar tenine çarptıkça ruhu özgürleşiyordu. Ellerindeki çatlaklar, tenindeki renk değişimi, vücudundaki yaralar doğayla mücadelesinin izleriydi. Zeytin fideleri gün gün büyüyordu, onlarla birlikte hayalleri ve neşesi de büyüyordu. Domateslerin, salatalıkların kokusu onu çocukluğunun büyülü dünyasına götürüyordu. Yeşeren her dal umutlarına yol çiziyordu. İç sesinin susmasıyla birlikte gerçek iç “ben”ini bulmuştu.

“Bir ben vardır bende, benden içeri.”

Melike Erdoğan
Melike Erdoğan
1971 Osmaniye doğumluyum. Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi mezunuyum. Türkçe Öğretmeni olarak Adana Sıtkı Kulak Orta Okulunda çalışma hayatımı sürdürmekteyim. AÖF'de Sosyoloji okudum. Aile Danışmanlığı eğitimi aldım. Kitap okumayı, incelemeyi, yorumlamayı severim. Bu sebepten dolayı okulumda veya sosyal ortamlarda kitap okuma kulüplerinde okuma etkinliklerime devam etmekteyim. Hikaye ve Denemeler yazmaktayım. SUARE ÖYKÜ’de öykülerim yayınlanmakta. İki oğulun annesiyim.

POPÜLER YAZILAR