“Rüzgâr toz kaldırır; çünkü esmek,
ayak izlerimizi alıp götürmek ister.”
Dia!kwain, ǀXam halk anlatısından
Derleyen: L. C. Lloyd
Kaan kamerayı dikiş makinesine çevirdi. “İstiyor musun abla?” diye sordu. Bir an düşündüm. Mümkün olsa evin tamamını söküp getirirdim, ama elimde sihirli bir değnek yoktu.
“Hayır, canım. Koskoca dikiş makinesini Eskişehir’den İstanbul’a nasıl taşıyayım?”
Babam evde fazlalık gördüğü eşyaları arka taraftaki küçük odaya yığmıştı.
Üç ay önce aradı. “Ayla, kızım,” dedi. “Kaan’a da söyledim. O ıvır zıvırları yeni eve götürmeyi düşünmüyorum. İşinize yarayan bir şey varsa alın.”
Kırk yıllık apartmanımızı yıkıp yerine yenisini yapacaklardı. Bunu uzun zamandır biliyorduk. İnsan yine de kabullenemiyordu. Neleri alacağımıza kardeşimle birlikte karar verecektik. Planladığım yolculuktan bir hafta önce sokakta yürürken düştüm.
Zaten oldum olası sakardım. En kötüsü böyle bir zamanda sakatlanmış olmamdı. Yıllardır üstüne basıp geçtiğim kaldırıma takıldım. Her yerim toz toprak oldu. Kimse görmesin diye aceleyle kalkıp pantolonuma bulaşan tozları çırptım. Sol kolum kanıyordu. Yere kapaklandığım sırada hafif sıyrılmıştı.
Asıl sorunu birkaç saat içinde fark ettim. Sağ ayağımda şişlik ve gittikçe şiddetlenen bir ağrı vardı. Meğer ayak bileğim kırılmış. Ayağım alçıya alınıp, acım ağrı kesicilerle biraz azalınca bu kez üstüme Eskişehir’e gidemeyecek olmamın ağırlığı çöktü.
Kardeşim Kaan hâlâ Eskişehir’de oturuyordu. Aklı hep uzaklarda olsa da memleketinden ayrılmayı başaramamıştı. Bense on yıl önce arkama bakmadan kaçmıştım. Ama aklım hep o şehirde, o evde kalmıştı.
Apartman boşaltılmadan bir ay önce Kaan eşyaları ayırmak için eve gitti. Beni görüntülü aradı.
“Sırf senin için geldim. Ben zaten istediğim şeyi aldım.”
Annemizi iki yıl önce kaybetmiştik. Kaan, onun hastanede kullandığı yastığı kendine ayırmıştı. Eşyalar eve getirildiğinde biri işgüzarlık edip yastığı yıkamış. Kırk üç yaşındaki koca adam, “Annemin kokusu gitti,” diye hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.
Küçük oda tıklım tıklım eşya doluydu. Bir kısmı dikiş makinesinin üzerine yığılmıştı. Bir kısmı yerlerdeydi. Eskimiş el örgüsü battaniyeler, dantel örtüler, yarım kalmış ya da hiç kullanılmamış yumaklar, şişler, tığlar, dantel ipleri, biblolar, vazolar, yapma çiçekler, kırık oyuncaklar, kitaplar, kavanozlar…
“Battaniyelerden birini bana ayır. Onlarda annemin göz nuru var.”
Sesimizi duyunca babam da odaya girdi.
“Hepsi toz içinde,” dedi Kaan.
“Eve temizlikçi gelmiyor mu?”
Kaan, “Geliyor,” dedi. “Belli ki buraya hiç girmemiş.”
Babam, “Zaten karşı apartman yıkılınca temizlik falan kalmadı. Pencerelerden sürekli toz giriyor,” dedi.
Kaan kavanozların bulunduğu poşeti çekip arkasında kalan oyuncakları karıştırmaya başladı. “Annem bu kavanozlara baharat koyardı.”
Babam, “Son dönemde aklı ermediği için eline ne geçerse doldurmuş,” dedi. “Dört beş kavanoz tel şehriye vardı. Bir türlü bitiremedim. Küflenmeye başlayınca bir kısmını atmak zorunda kaldım.”
Kaan oyuncakların arasından tekerleksiz, kırmızı bir otomobil çıkardı. “Bunu çok severdim.”
Elindeki otomobile baktım. “Oyuncakların hepsi senin. Benim hiç oyuncağım olmadı.”
“Ben alınana kadar tuttururdum. Sen istediğini belli etmezdin.”
“Anlamalarını beklerdim.”
Kaan otomobili bırakıp oyuncakları kenara itti. “Ne aradığımı bilsem işim daha kolay olurdu.”
“Bir kaset vardı. Annem şiir okumuştu, sen ‘Arı Vız Vız Vız’ şarkısını söylemiştin. Henüz çok küçüktün. Dilin dönmüyordu. ‘Alı vıc vıc,’ diyordun.”
“Ben öyle bir kaset hatırlamıyorum.”
“Hatta annem, ‘Babanın adı ne?’ diye sormuştu. ‘Çaydanlık,’ demiştin.”
Kaan güldü. “Belki canım çay istemiştir.”
Babam araya girdi. “Kaseti ne yapacaksınız? Artık teyp falan kalmadı.”
Kaan, “Kasetler bilgisayar ortamına aktarılabiliyor,” dedi.
“Bir de benim yaptığım resim vardı. Bizim odanın penceresinden bakarak evin önünden otobüs durağına kadar gördüğüm manzarayı çizmiştim,” dedim.
Babam, “O pencereden otobüs durağı görünmez,” dedi. “Arada kaç tane apartman var.”
“Evet, görünmez. Arada yalnızca apartmanlar değil, bahçedeki devasa çam ağaçları da var. Ama biz taşındığımızda hiçbiri yoktu. Zaten her yer bağ bahçeydi. Apartmana ilk taşınan ailelerden biriydik. Unuttun mu? Ben on yaşındaydım, Kaan beş. Kalorifer yanmadığı için Kaanla birlikte çevredeki ağaçların altlarından çalı çırpı toplamıştık.”
Kaan telefonu da alarak resim yaptığım odaya geçti. İkimiz de evlenip gidince orayı misafir yatak odası yapmışlardı. Annemi hastaneye kaldırmadan önce ona bu odada bakmıştım. Babam onun yattığı tek kişilik yatağın yanına kırık bir kanepe atmıştı. Zaten annem kalkıp düşecek diye korktuğum için rahatça uyuyamıyordum. Bir iki saatlik uykumdan da belim tutulmuş olarak uyanıyordum. Annem o odada yatmaya alışık olmadığı için evinde olduğunu algılayamıyordu. Aklı gidip gidip geliyordu. İkide bir, “Baban bu evi yeni mi aldı?” diye soruyordu. Ara sıra camı açıp çam ağaçlarına bakıyordum. Onları evimizi koruyan bekçiler gibi görüyordum.
Bir an o ağaçları ne kadar çok özlediğimi fark ettim. Kaan’dan kamerayı bahçeye tutmasını istedim.
2021 yazında ağır bir depresyon geçirmiştim. Annemle babam çok hasta olmama rağmen Eskişehir’e gitmem için ısrar ettiler. Çevreden duyduğum tek bir söz bile ağır geliyordu. Annem sürekli konuşuyor, eve birilerini çağırıyordu. Çareyi hep balkona kaçmakta buluyordum. Çam ağaçları iyice büyümüş, bahçe ormana benzemişti. O ağaçların içinde bir yandan kendimi düşsel bir dünyada gibi hissederken, bir yandan da haberlerde gördüğüm yanan ormanları düşünüyordum.
“Neyse, daha fazla oyalanmadan aramaya devam edelim. İstersen önce şu kitap yığınlarına bak. Belki yaptığım resim onların arasındadır.”
Kaan eski kitapları karıştırmaya başladı. “Bunlar bizden kalanlar. Babamın kitapları kitaplıkta duruyor.”
Birden aralarında birkaç tane de defter olduğunu fark ettim. Kaan üstlerindeki tozu silkeledi. Benim altıncı sınıftan kalma defterlerimdi. Sayfaları sararmış, parçalanmaya yüz tutmuştu. Annem o defterleri çok beğenmişti. Bana söylememişti ama teyzemle konuşurken duymuştum. Defter tutuşumla övünüyordu. Bu, beni yücelttiği nadir zamanlardan biriydi. Aynı yıl veli toplantısında öğretmenlerin onunla ayrıca ilgilenmeleri de hoşuna gitmişti. “Sınava kadar sınıftaki varlığından haberdar bile değildik,” demişler. “Hatta bütün derslerden böyle iyi notlar alınca kopya mı çekiyor diye düşündük. Kızınızın geleceği çok parlak.” Ertesi yıl annemin işi çıktığı için veli toplantısına babam gitmişti. Kaçıncı sınıfta olduğumu bilememiş. Müdür kayıtlara bakıp hangi sınıfta olduğumu öğrenmiş.
Bu arada Kaan eski okul karnelerimizi buldu. Onun karneleri benimkilerden azdı. Babam Kaan’ı lise birinci sınıftayken okuldan almıştı. “Dükkânda çalışacak birine ihtiyacım var,” diyordu. Yine de o, annemin ısrarıyla liseyi dışarıdan bitirmiş, üstüne bir de iki yıllık üniversite okumuştu.
Kitapların arasından bir de resim çıktı. Maalesef benim yaptığım manzara resmi değildi. Oğlumun çizip benimle gönderdiği babamın portresiydi. Ona birebir benziyor olmasına rağmen babam resmi beğenmemiş, aynı gün ortadan kaldırmıştı. Onun bu tavrına çok içerlemiştim. “Çocuk çok uğraştı. Beğenmediysen geri götüreyim, biz saklayalım,” demiştim. Babam resmi bulamamıştı.
Kaan eski kumaş parçalarının altına sıkışmış müzik kasetlerini çıkarıp kameraya yaklaştırdı. “Bunlar senden kalmadır.”
“Benim değil. Evlenene kadar tek bir müzik kasetim bile olmadı.”
Aralarında iki tane de üstünde yazı olmayan kaset vardı.
“Onları bir kenara ayır. İçlerinden biri aradığımız kaset olabilir.”
Kaan sevinçle, “Umarım öyledir,” dedi.
Yaptığım resmi bulamamıştık. Kaan annemin ördüğü battaniyeyi, altıncı sınıf defterlerimi ve oğlumun yaptığı portreyi büyük bir poşete doldurdu. Kırk yıllık evimden arta kalan yalnızca bunlardı. Kendine de içinde ne olduğu belli olmayan o iki kaseti aldı.
İkinci görüntülü konuşmamız yıkımın başladığı gün oldu. Kaan güvenlik şeridinin gerisinde bekliyordu. Kamerayı önce karşıdaki apartmanın boş kalan yerine tuttu.
“Hatırlıyor musun?” dedim. “Biz okula giderken o apartmanın üçüncü katında oturan Meliha teyze hep pencerede olurdu. Bizi tepeden tırnağa süzerdi.”
“Evet, işe giden oğlunun arkasından, ‘Kara Memed’im, Kara Memed’im,’ diye bağırırdı.”
Kardeşimden ağaçları göstermesini istedim. Bir süre sustuktan sonra, “Dün kesmişler,” dedi. “Ben de bugün öğrendim.”
O an elim ayağım buz kesti. Yine annemi kaybetmişim gibi hissettim.
Ardından Kaan kamerayı yıkılmak üzere olan apartmana tuttu. Elektrik, su ve doğal gaz bağlantılarını kesmişler. İçindeki metal ve ahşap parçalar toplanmış. Toz kalkmasın diye su sıkmışlar. Dışarıdan bakınca gözleri oyulmuş bir insana benziyordu.
Yıkıma yukarıdan başladılar. Evimiz her darbede biraz daha eksiliyordu. Sırt sırta vermiş iki bloktan oluşan beş katlı koskoca bina can çekişiyor gibiydi. Görmeye daha fazla tahammül edemedim.
Telefonu kapatmadan önce Kaan’a, “Kasetlere baktırdın mı?” diye sordum.
Kaan güldü. “İçlerinden ilahi çıktı. İkisi de babamınmış.”



