Benim ömrüm laf üretmek, birilerini karalamak yerine ülkeye yararlı işler üretmekle geçti. Kendim için kimseden hiçbir şey beklemedim. Mustafa Kemal Atatürk’ün bize sunduğu bu güzel ülkeye ve olağanüstü öngörüsüyle kurduğu laik düzene, bilinçli bir yurttaşın sorumluluğuyla ve tutkulu bir çalışmayla katkıda bulunmanın, ona olan borcumuzu ödemede en uygun yol olduğu görüş ve inancındayım. Ve bu coşkuyla çalışıyorum.”
Türkan Saylan- Toplum Mektupları
Onun hayatını anlatmaya ondan başlamak yetersiz olur. Bu nedenle öncelikle geçmişe gitmemiz gerekiyor.
Rumeli’nin içten içe kaynadığı zamanlar, üç çocuklu bir aile, atların çektiği bir arabayla yola düştüler. Az gittiler, uz gittiler, mevsim koşullarına yenildiler. Anneyle baba yolculuğun sonunu göremediler. Üç çocuk İstanbul’a ulaştıklarında Ortaköy’deki saray yetimhanesine gönderildiler. Çocuklardan ufak olanının da çok geçmeden hayat mumu söndü, iki kardeş baş başa kaldı.
Kardeşlerden kız olanının adı Nadide’ydi. İlk gençliğe erer ermez, saray kilercisi bir zabitle evlendi. Bu evlilikten biri kız, üç evladı oldu. Heyhat zalim hayat, Nadide Hanım’ın eşi aniden rahatsızlandı ve hakkın rahmetine genç yaşta kavuştu. Nadide’nin hayatını ölümler gölgelemeye devam etti. Tek kızını da çok geçmeden kara toprağın bağrına bıraktı.
Eşinden bağlanan dul maaşı ile iki oğlunu da büyüttü, okuttu. Gel zaman git zaman, büyük oğlu önce sara hastalığına tutuldu, sonra o da hayatını kaybetti.
Nadide Hanım’ın geriye tek evladı, oğlu kaldı, Fasih Bey. Annesi, oğlunun üzerine bilhassa titredi, onu kendi gözünden bile sakındı. Fasih; eğitimli, başarılı, yakışıklı bir delikanlıydı ancak çok genç yaşta askere alındı.
Fasih, 1934 yılında bir baloda Lili ile tanıştı. Müteahhitlikle ismini duyuran, Borçka ve Haydarpaşa köprülerinin yapım ekibinde yer alan başarılı genç adam, bu sarışın güzele âşık oldu. İki genç, birbirlerini gördükleri anda birbirlerinden etkilendiler. Ancak bir sorun vardı, Lili Hanım İstanbul’un önde gelen ailelerinden Topuzluların geliniydi. Cemil Topuzlu’nun oğlu ile evliydi ancak çok mutsuzdu. Fasih Bey, aşkı için İngiltere’ye gitti, Lili’nin ailesiyle görüştü, onları ikna etti. Çok geçmeden Lili boşandı ve Fasih ile evlendi. Nadide Hanım’ın tek evladının karısıyla bir ömür sürecek rekabeti böyle başladı.
1935’te Türkiye Cumhuriyeti henüz on ikinci yaşını kutluyordu. Soğuk bir aralık sabahında, Kandilli’de bahçeli iki katlı evde bir bebek dünyaya geldi. O bebek, sonradan Leyla adını alacak olan Lili ve Fesih’in ilk yavrularıydı. İsmini, güzel ve zarif anlamına gelen Türkan koydular.
Genç Türkiye’nin yeniden ayağa kalktığı, kadınların eğitim ve sosyal yaşamda görünür olmaya başladığı bir dönem yaşanıyordu. O yıl doğan her çocuk, aslında Cumhuriyet’in ilk filizlerindendi; Türkan Saylan ise ileride bizzat Cumhuriyet’in ışığını yayacak bir ömrün başındaydı.
Türkan, annesi, babası, babaannesi ve dört kardeşiyle kalabalık bir evde büyüdü. Annesinin farklı kültürel kökten gelen biri olması, babaannesinin Rumeli gelenekleri, küçük Türkan’ın çocukluğuna renk katıyordu. Evde Türkçe, zaman zaman Almanca konuşuluyor; doğunun ve batının âdetleri yan yana yaşıyordu. Bu çok kültürlü ortam, ileride Türkan Saylan’ın evrensel bakış açısının ilk tohumu oldu.
Çocukluk günlerinde evlerinde kitap eksik olmazdı. Fasih Bey sık sık hukuk metinleri okur, Cumhuriyet’in yeni yasalarını inceler, kızının da bu metinleri anlamasını isterdi. Küçük Türkan, çok erken yaşlarda gözlem yapmayı, sorular sormayı ve merak etmeyi öğrendi. Bu merak, onu hayatının her aşamasında yeni yollar açmaya yönlendirecek en büyük güçlerden biri olacaktı. Annesi ise Alman disipliniyle Türkan’a düzenli çalışma alışkanlığı kazandırdı. Türkan, daha küçük yaşta bilginin ve çalışkanlığın bir insanın en büyük sermayesi olduğunu öğrenmişti.
Annesinin art arda kardeşlerini dünyaya getirmesi nedeniyle Türkan’ı ekseriyetle babaannesi büyütüyordu. Nadide Hanım, torunlarına karşı otoriter bir büyükanne olsa da çocuklar onun masallarına bayılıyor, özellikle Türkan, okumaya karşı ayrı bir ilgi duyuyordu. Evdeki kütüphanede eline geçen her şeyi okurdu. Öyle ki henüz altı yaşındayken kadın erkek eşitsizliğinin farkına varmış, “Keşke erkek doğsaydım,” diye düşünmeye başlamıştı. Hatta bu düşünceden hareketle saçlarını kısacık kestirmek istemişti. Hayattaki en güvendiği kişi babaannesiydi ancak bir süre sonra annesiyle olan çekişmelerinden etkilenmiş, babaannesinin zaman zaman yalana baş vurduğunu fark etmiş ve bu olay yaşlı kadına olan güveninde kırılmalara yol açmıştı. Daha küçük yaşta haksızlık ve yalana karşı duruşu belli olmuştu.
Türkan, okula başlayacağı yıl ağır bir zatürre geçirdi. Bu nedenle ailesi o sene evde eğitim almasına karar verdiler. Ertesi sene, 1944 yılında Kandilli İlkokulu’na başladığında memleketin her yerinde Cumhuriyet reformlarının rüzgârı esiyordu. Başta, eğitimine birinci sınıftan başlasa da yaşıtlarının ilerisinde olduğunu kanıtlaması uzun sürmedi. Okul yönetimi onu dördüncü sınıfa geçirdi. Ancak bu defa da dersler ağır geliyordu. Küçük Türkan, sınıfındaki arkadaşlarına yetişmek için yemek bile yemeden derslerine çalışıyordu. Bu durum bünyesinin zayıflamasına neden olunca onu üçüncü sınıfa aldılar.
Türkan’ın ilkokul eğitimi bittikten sonra ortaokul için Kandilli Kız Lisesi’ne başladı. Cumhuriyet’in idealiyle açılmış kız liseleri, genç kadınlara yepyeni ufuklar sunuyordu. Kandilli, yalnızca derslerin işlendiği bir okul değildi; aynı zamanda Cumhuriyet’in çağdaş kadın idealinin işlendiği bir mekândı. Öğretmenler, kız öğrencilere yalnızca bilgi vermekle kalmaz, aynı zamanda onlara “özgür birey olma” sorumluluğunu da aşılarlardı. Türkan Saylan, bu atmosferde yetişti. Disiplinli, sorgulayan, özgüvenli bir genç kıza dönüştü. Öğretmenleri onun keskin zekâsını, azmini fark etmişti. Çoğu zaman sınıfta sorularıyla öne çıkan, konulara farklı açılardan yaklaşan bir öğrenci oldu. O yıllarda edebiyata da ilgi duyuyordu; yazılar yazar, küçük şiirler karalardı. Ama kalbinin derinliklerinde hep insanlara faydalı olma arayışı vardı.
Ortaokul bittikten sonra lise eğitimine de Kandilli’de devam etti. Bu sırada babası Fasih Bey hastalandı. Uzun süre tedavi olan babasına refakat eden genç kız, hastanedeki hekimleri, hemşireleri izlerken onlara hayran kaldı. “Sönen bir bedeni yeniden hayata kavuşturmak, yaratıcılığın ta kendisidir,” diye düşündü. O an hayatının belki de en önemli kararını vermişti. Türkan da bir hekim olacaktı. O da beyaz önlükle sağlık dağıtmak istiyordu.
Bu kararı doğrultusunda tıp okumaya karar verdi. Derslerine daha çok çalıştı, sabahlara kadar uyumadı ve o çok istediği bölümü kazandı.
1953’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne adım attığında, dönemin koşulları göz önünde bulundurulduğunda, bu oldukça cesur bir karardı. O yıllarda tıp fakültelerinde kız öğrenci sayısı çok azdı. Hocaların ve öğrencilerin çoğu erkekti. O, üniversite sıralarında kendisine yönelen tüm önyargıları sabırla ve çalışkanlıkla kırdı.
Türkan, geleneklerine bağlı, katı, hatta baskıcı bir ailede yetişmişti. Daha çok küçük yaşlarda mahallede çocuklarla oyun oynamasına izin verilmez, genç yaşlarına ulaştığında yanında kardeşlerinden biri olmadan hiçbir çay davetine katılamaz, arkadaşlarıyla bir filme gitmeleri düşünülemez, yatılı misafirliğe gitmesi akla dahi getirilemezdi. Lise yıllarının sonuna kadar hemcinsleri ile okumuştu. Üniversitenin ilk yılı karşı cinsle tanışma senesi de oldu. Önceleri afallasa da insan ilişkilerindeki olgun yaklaşımı çok geçmeden etrafının kızlı erkekli arkadaşlarla dolmuştu. Bu arkadaş gruplarında ona yakınlık gösterenler olduysa da Türkan’ın aklında dostluktan başka bir şey yoktu.
Ancak 1957 yılında Mustafa Örge ile tanıştı. Bu Türkan için belki de aşka en yaklaştığı andı. O her zaman bilime, hekimliğe, üretmeye aşıktı. Aşkı ilk defa duygusal olarak hissediyordu. İlişkileri hızla ilerledi ve evlendiler. Annesiyle babasının ısrarlarına, Nadide babaannesinin “Sütümü helal etmem,” tehditlerine rağmen düğün istemedi, gelinlik giymedi. Sade, beyaz bir elbise ile nikahları kıyıldı. Kağıthane’de, Mustafa’nın ailesinin çiftliğinde yaşamaya başladılar.
1958 yılı Türkan için çok şeye gebeydi. İlk bebeğini beklediğini öğrenecek, tüberküloz olacak, okula ara verecek, babasını kaybedecek, anne olacak, kalbi kırılacaktı. İçinde bir can taşıdığını yılın ilk aylarında öğrendi. Bir süredir okul ile evliliği birlikte yürütüyordu ancak hamileliğine bir de tüberküloz eklenince okula ara vermek zorunda kaldı. Neyse ki tüm hastalarına şifa verdiği gibi, hastalığından bebeğini de korumayı başardı. Anne olmasına aylar kala babasının ani vefatı onu derinden sarstı. Türkan henüz yirmi üç yaşındaydı. Babasının acısını tam anlamıyla yaşayamadan anne oldu, oğlu Çağlayan dünyaya geldi. Annelik heyecanını yaşarken eşi Mustafa günden güne hırçınlaşıyordu. Türkan’ın okula dönme hayallerine anlam veremiyordu. Oysaki Türkan, fakülteyi bitireceği günü düşleyerek günlerini geçiriyordu.
1950 yılında ikinci oğlu Çınar dünyaya geldi. Ardından Türkan emelini gerçekleştirdi ve fakülteye geri döndü. Üniversite döndükten sonra yaşadığı en önemli deneyimlerden biri, hastalarla ilk karşılaşmasıydı. Artık mezuniyete yaklaşmış ve yerinde eğitim evresine gelmişti. Hastanede, özellikle yoksul ailelerin çocuklarıyla ilgilenirken, hastalığın yalnızca bedensel değil, aynı zamanda sosyal bir yara olduğunu fark etti.
Tıp fakültesi yılları Türkan için yalnızca akademik bir eğitim süreci olmanın ötesindeydi. O yıllarda ülke henüz savaş sonrası toparlanma evresini atlatmaya çalışıyor, sağlık sisteminde pek çok eksiklik göze çarpıyordu. Hastanelerde ilaç sıkıntıları, kırsalda doktor yetersizliği, toplumda yaygın hastalıkların yarattığı çaresizlik gözler önündeydi. Türkan, daha öğrencilik yıllarında bu tabloya kayıtsız kalmadı. Hep, “Ne yapabilirim, ne yapabiliriz?” diye düşünüyor, arkadaşlarıyla sohbetlerde bu mevzuları açıyordu.
Aksilikler Türkan’ın peşini bırakmadı. 1961 yılında önce romatizma oldu. Bir türlü iyileşemiyor, ağrıları geçmiyordu. Kendi kendine kemik tüberkülozu teşhisi koydu, kendi kendine tedavi uyguladı. Demir korse ile yaşamaya, okula gitmeye başladı ancak ameliyat olması gerekiyordu. Operasyondan sonra on üç ay demir korse ile yatağa bağlı yaşadı, eğitimini yattığı yerden tamamlamaya çalıştı. Aylarca yüzüstü yatmak, ağır demir korseyle sınavlara girmek, hareket edememenin acısını yaşamak… Bir başkası için yıkıcı olabilecek bu süreç, Türkan Saylan’ın karakterinde bir “çelikleşme” yarattı.
1962 yılında hayatının belki de yapı taşı olan babaannesi Nadide Hanım vefat etti. Babasının vefatının ardından senelerce yaşlı kadına annesi bakmıştı. Nadide Hanım’ın kendisine “hanımefendi” diye hitap etmeye zorladığı, bir türlü yıldızının barışmadığı gelini, ona senelerce bebek gibi şefkatle yaklaşmıştı.
1963 yılında tüm çabaları nihayet sonuca erdi ve mezun oldu. Yaşadığı uzun hastalık yıllarından çok ders almıştı. Hatta bir üniversite daha bitirmiş gibi hissettiğini sık sık dile getiriyordu. Bu deneyim, onun hastalara yaklaşımını da şekillendirdi. Dokunmanın iyileştirici gücüne inanıyordu. Hastalarına yalnızca ilaç vermekle kalmaz, onların ellerini tutar, gözlerinin içine bakar, onlara insan olduklarını hissettirirdi.
İlk doktorluk deneyimini Çağlayan’da pratisyen hekim olarak yaptı. Bir sene de arkadaşlarının açtığı diş kliniğinin bir odasında giydi beyaz önlüğünü.
Uzmanlık için hangi branşı seçeceğini çok düşündü. Tıp fakültesi yıllarında hasta gruplarını yakından tanıma fırsatı bulduğunda, cilt hastalıklarının özellikle kırsal bölgelerde ciddi ama çoğu zaman ihmal edilen bir sorun olduğunu fark etmişti. Deri hastalıkları… O zamana dek birçok meslektaşının “görece sakin” ya da “önemsiz” bulduğu bir alandı. Türkiye’nin pek çok yerinde insanlar, cilt hastalıklarını “kader” olarak görüyor; bu nedenle doktora başvurmakta gecikiyordu. O, görünmeyeni görmüştü. Anadolu’nun ücra köşelerinde, insanlar doktora gitmeye utanıyor, korkuyor ya da değmeyeceğini sanıyorlardı. Yüzlerinde, ellerinde, bedenlerinde taşıdıkları lekeler, zamanla onları toplumdan da uzaklaştırıyordu.
İşte tam da bu yüzden Saylan sessizlerin sesine kulak vermeyi seçti. Sınavı kazandıktan sonra Nişantaşı İşçi Hastanelerinde Deri ve Zührevi Hastalıklar bölümünde çalışmaya başladı. Günde yüz hasta bakıyor ve asla yorulmuyordu. Eve döndüğündeyse asık bir yüzle karşılaşıyordu. Eşi, çalışmaması ve çocukları büyütmesi için baskı yapıyordu; en yakınındaki insan onu bir türlü anlamıyordu.
Deri hastalıkları alanı, klinik gözlemlerle doğrudan ilerleyebilen ve sahada çalışmaya açık bir uzmanlık dalıydı. Saylan, sahada aktif çalışabileceği, hem klinik hem de sosyal projeleri birleştirebileceği bir alanda başarılı olabileceğini biliyordu. Dermatoloji bu açıdan onun hedeflerine çok uygundu.
Türkan Saylan 1986 yılında uzman doktor oldu. Cilt hastalıklarının büyük bir kısmı, örneğin cüzzam gibi bulaşıcı hastalıklar, toplumdan dışlanmaya yol açıyordu. Saylan, bu dışlanmışlıkla mücadele etmeyi bir hekim olarak görev bildi. Bu duyarlılık, onu bu alanda fark yaratmaya yönlendirdi. Cüzzam yalnızca bedeni değil, hayatları da paramparça ediyordu. İnsanlar korkudan izole ediliyor, kimi zaman köylerinden kovuluyor, kimi zaman kendi evlerinin duvarlarına hapsediliyordu. Saylan, bu dışlanmış insanların dünyasına, onu ömrünün sonuna kadar meşgul edecek büyük mücadeleye, cüzzam savaşına büyük bir cesaretle adım attı.
Evliliklerinin dokuzuncu senesinde Türkan boşanmak istediğini söyledi. O gece hayatının tek tokadını hissetti yanağında. Evlilik artık sürdürülemezdi, boşandılar. Çocuklarının velayeti babalarına verildi. Türkan, Şişli’de kardeşleriyle yaşamaya başladı. Çocuklarını hafta sonu görüyordu.
1960’ların sonu ve 70’lerin başı… Türkiye’nin sağlık haritası çok farklıydı. Büyük şehirlerin dışına çıkıldığında, hastaneler yetersizdi; kimi köylerde doktor yüzü görmek bir mucizeydi. Türkiye’nin kırsal bölgelerinde hâlâ cüzzamlı hastalar vardı. Çoğu insan hastalığı adını bile duyduğunda ürperiyor, hastalara yaklaşmaktan kaçınıyordu. Bu insanlar, köylerin en kuytu köşelerine, hatta çoğu zaman evlerinin dışına itilmiş, görünmez bir duvarla toplumdan koparılmışlardı.
Uzmanlığını aldıktan sonra ilk görev yeri Bursa’ya çıktı. Vazifesine başlamadan önce mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bir dilekçe bıraktı. Asistanlık için başvurdu. Bursa’ya gittiği yirmi gün olmuştu ki beklediği haber geldi. Başvurusu kabul edilmişti. Hemen İstanbul’a döndü ve fakültede çalışmaya başladı.
1972 yılında evliliği bir defa daha denese de aradığı mutluluğu yine bulamadı. Bu esnada oğulları, bazen onunla Bebek’teki evinde, bazen babalarıyla kalıyorlardı. Çınar, Kabataş Erkek Lisesi’nde yatılı okuyordu. Türkan, bir yandan fakültede hocalığa devam ediyor bir yandan da deri hastalıkları alanında dünyada önde gelen merkezlerde eğitim almanın Türkiye’ye katkı sağlayacağını düşünüyordu. Bu nedenle yurt dışı burs ve eğitim imkânlarını araştırmaya başladı. Bir süre sonra İngiltere’deki bir dermatoloji merkezinde, özellikle cüzzam araştırmalarında uzman bir klinikte eğitim alma fırsatı buldu. Bu eğitim, hem kendi uzmanlığını derinleştirmesi hem de Türkiye’de kurmayı planladığı sağlık hizmetleri için güçlü bir temel oluşturması açısından çok önemliydi. Saylan bu fırsatı değerlendirerek, çocuklarını da yanına alarak İngiltere’ye gitti.
Yurtdışındaki hastaların hayatlarının, Türkiye’de yaşanan insanlık dramıyla uzaktan yakından ilgisi yoktu. Hastalığın toplumda bilinenin aksine, bulaşması hiç kolay değildi. Ayrıca tedavi yolu da basitti. Oradaki hastalardan kimse korkmuyor, kimse onları demir kapılar ardına hapsedip tecrit etmiyordu. Türkan bunun Türkiye’de de mümkün olabileceğini düşündü.
Dermatoloji üzerine yazdığı tezini yine İngiltere eğitimi esnasında gerçekleştirdi. Vatana doçent olarak döndü. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı’nda çalışmaya başladı. Burada hem klinik hekimlik yaptı hem de genç doktorlara eğitim verdi. Aynı zamanda cüzzam konusundaki bilgisini sistemli bir şekilde Türkiye’ye taşımaya koyuldu.
İngiltere’de gördüğü insan odaklı sağlık yaklaşımını, Türkiye’de uygulamak için köylere ve kasabalara gitmeye başladı. Cüzzam hastalarının çoğu toplumdan dışlandığı için, tedaviye ulaşmaları zordu. Saylan ve ekibi, bu hastaları bizzat evlerinde ziyaret etti; tedavilerini başlattı ve toplumla yeniden bütünleşmelerini sağlamaya çalıştı. Bu, o yıllar için son derece yenilikçi bir yaklaşımdı.
1970’lerin ilk yarısında Türkiye’de özellikle cüzzam hastalığı hâlâ ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak varlığını sürdürüyordu. Saylan, bu alanda modern yöntemleri öğrenmek ve Türkiye’ye taşıyabilmek için Avrupa’daki önde gelen merkezlerde çalışmak istiyordu. Ayrıca profesör olabilmesi için ikinci dilini geliştirmesi gerekmekteydi. Lise yıllarında öğrendiği Fransızcasını geliştirmek için 1974 yılında Fransa’ya gitti.
Fransa’daki eğitim süreci, cüzzam başta olmak üzere bulaşıcı deri hastalıklarının tanı, tedavi ve toplum temelli mücadele yöntemleri üzerineydi. O dönem Fransa, özellikle Afrika ve Asya’daki sömürge geçmişi nedeniyle tedavi konusunda büyük deneyime sahipti. Bu eğitim, onun özellikle saha çalışmalarını güçlendirmesinde önemli rol oynadı. Türkiye’ye döndüğünde cüzzam hastalarının tanı ve tedavisinde daha sistemli bir model kurma isteği gitgide güçleniyordu.
1970’lerin ortasında Saylan, Türkiye’de cüzzam mücadelesini sahada aktif bir şekilde yürütüyor; ancak daha sistemli, bilimsel temellere dayalı bir ulusal strateji kurmak istiyordu. Bu nedenle 1976 yılında bir kez daha İngiltere’ye gitti. Modern tanı yöntemlerini geliştirmek, toplum temelli tedavi ve rehabilitasyon sistemlerini öğrenmek istiyordu. İngiltere’de cüzzam tanısında kullanılan yeni laboratuvar testlerini deneyimledi. Hastaların iyileştikten sonra topluma geri kazandırılması için sosyal destek modellerini gözlemledi. Seminerlerde Türkiye’deki durumu anlatarak uluslararası sağlık çevreleriyle temaslar kurdu. Ayrıca tropikal hastalıklar alanında da deneyim kazandı.
Türkiye’ye döndükten hemen sonra, İstanbul’dan başlayarak Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde gönüllü saha çalışmaları yürütmeye başladı. Küçük bir ekiple birlikte köylere gidiyor, cüzzam hastalarını tespit ediyor, tedavi ediyor, ailelerine ve çevrelerine hastalığın bulaşıcı ama tedavi edilebilir olduğunu anlatıyordu. Ancak hastalara ulaşmak için daha örgütlü bir yapıya ihtiyaç vardı.
Uğur Dündar’la cüzzam hastalığı ile ilgili kısa bir film çekti. Amacı halkı bu hastalık konusunda bilinçlendirmekti. Bu filmin televizyonda yayınlanmasıyla, Sağlık Bakanlığı müsteşarları onunla görüşmek istediler. Türkiye’yi neden böyle lanse ettiğini, halkı neden sağlık sistemindeki eksiklikler konusunda uyardığını sordular. Bu tavrı nedeniyle turizmin kötüye gideceğini söylediler. Türkan karşılarında kararlıydı. Onun geri durmaz tavrı, bakanlığın dernekle bir protokol imzalamasını sağladı. 1976 yılında Türkiye Cüzzamla Savaş Derneği’ni kurdu. Cüzzam hastalarını erken dönemde tespit edip tedaviye erişimlerini sağlamak, toplumu bilgilendirerek hastalığa dair önyargıları kırmak, sağlık personeline eğitimler vermek, devlet kurumlarıyla iş birliği içinde ulusal bir mücadele programı yürütmek öncelikli amaçlarındandı.
Kuruluşta Saylan’ın yanı sıra, birkaç gönüllü hekim, hemşire ve sağlık çalışanı yer aldı. İlk merkez İstanbul’daydı. Hastalar derneğe yoğun ilgi göstermişlerdi. Derneğin maddi ihtiyaçları Türkan’ı kara kara düşündürüyordu. Yardım toplama çalışmalarıyla ihtiyaçlar imece usulü giderildi. Mobil sağlık ekipleri oluşturuldu. Bu ekipler köy köy gezerek hastaları tespit etti ve tedavi sağladı. Toplumun korkularını azaltmak için seminerler, afişler ve bilgilendirme kampanyaları düzenlendi. Cüzzam hastalarına ücretsiz ilaç desteği verildi. Sağlık personeli için özel eğitim programları başlatıldı. Hastaların iyileştikten sonraki yaşamları için çalışmalar yaptı.
1977’de profesör oldu. 1980’lerde İstanbul’da Lepra (cüzzam) Hastanesi kuruldu. Türkan Saylan başhekimlik görevine getirildi.
Aynı senelerde Türkan, Arnavutköy’de ömrünün sonuna kadar yaşayacağı evine taşındı. 1981’de zührevi hastalıklarla ilgilenmeye başladı. Özellikle frengi hastalığı konusuna yöneldi. Çalışmalarına hiç durmadan devam ediyor, makaleler yazıyor, konferanslar vererek genç hekimlerin ilerlemesine katkı sağlıyordu.
Türkan’ın bu çabaları sadece ülkede değil yurtdışında da yankı uyandırdı. Dünya Sağlık Örgütü’yle birlikte hareket ederek, Hindistan’daki cüzzam hastaları çalışmalarında yer aldı. 1986 yılında Uluslararası Gandhi Ödülü’nü kazandı.
1986 senesi Türkan için zorlu geçecekti. Önce annesi Leyla Hanım’ı kaybetmenin acısını yaşadı. Ardından meme kanseri erken teşhisi konusuyla ilgilendiği bir sürece girdi. Erken teşhis için kadınların kendi kendilerini muayene etmelerini yaygınlaştırmayı amaç edinmişti. Bir gün evde kendi kendini muayene ederken eline bir kitle geldi. Mamografi sonuçlarıyla hastalık saptandı. Operasyonla alınan kitlenin inceleme sonuçlarıyla girdiği ameliyatta hastalığın lenflere de sıçradığı tespit edildi.
Türkan yaşadığı bu süreci kimseyle paylaşmadı. Ne oğullarının haberi oldu ne de dostlarının. Kemoterapi tedavisi alırken yan etkileri yaşamadığı için saçları bile dökülmedi. O tüm bunlarla uğraşırken sevenleri olduğu kadar sevmeyenleri de vardı. Hakkında aslında onun da bir cüzzam hastası olduğu, hastalarını tedavi ederken bu hastalığı kaptığı yönünde dedikodular yayıldı. O halkı lepraya karşı bilinçlendirmek için çabalarken, karşısına çıkan bu asılsız söylentiler halkı korkutuyordu. Yine de o hiçbir söze aldırmadan, bilime inanarak yoluna devam ediyordu.
Aynı sene İstanbul Tıp Fakültesi’nde Lepra Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni kurdu. Burada müdürlük görevini yürüttü.
Bazı meslektaşları da onun bilerek deri hastalıkları bölümünü seçtiğini, bu alandaki boşluktan yararlanarak, hesaplayarak ünlendiğini iddia ediyorlardı. O, her zamanki asaletiyle kötü, mesnetsiz sözlere karşı kulağını tıkıyor, insanlara daha çok nasıl faydalı olabileceğini düşünüyordu.
Hastalarına ilaç götürdü, pansuman yaptı ve en önemlisi, onlara insan gibi davrandı. 1980’li yılların sonuna doğru artık topraklarımızda cüzzam bir sağlık sorunu olmaktan çıkıyordu. Ancak o dönem, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal açıdan sarsıntılarla dolu yıllarıydı. Bir yanda askeri darbenin yarattığı karanlık, bir yandan yoksulluk ve yerleşmiş düşünceler, memleketi muhasır medeniyetler seviyesinden geri bırakıyordu. Türkan, bir Cumhuriyet kadınıydı. Cüzzam konusunda hayallerini gerçekleştirmiş olması, onu bu başarıyla yetinmek yerine memlekette ilgilenilecek diğer sorunlara yöneltti. Sağlık taramaları sırasında Anadolu’nun pek çok noktasında bulunmuş, oradaki hayatları gözlemleme imkânı bulmuştu.
Ona göre taşradaki en büyük sıkıntılardan biri eğitimsizlikti. Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’le beraber okuma hakkı tanıdığı kız çocukları okula gönderilmiyordu. Kimi maddi imkânsızlıklardan, kimi köylerde okul olmamasından ya da ailelerin kız çocuklarını okutmaya niyeti olmamasından kaynaklanan bu durum Türkan’ı çok rahatsız etmişti. O bu çocukların eğitim hayatına dokunmak, onların şehirdeki yaşıtları gibi eğitim hakkından mahrum kalmaması için bir şeyler yapmak istiyordu. Onun inancına göre Cumhuriyet’in en büyük kazanımı, kadınlara açılan eğitim hakkıydı. Ancak Anadolu’nun pek çok yerinde lafta kalıyordu. Kız çocukları hâlâ erken yaşta evlendiriliyor, eve kapatılıyor, hayata katılamıyordu. İşte bu noktada Saylan, tıpkı cüzzamla mücadelesinde olduğu gibi yine unutturulmuşların yanında olmayı seçecekti.
1989’da bir grup aydınla Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni (ÇYDD) kurdu. Dernek, başta birkaç gönüllüyle küçük bir girişim gibi görünse de kısa sürede ülkenin dört bir yanına yayılan bir eğitim seferberliğine dönüştü.
1990 yılında dernek başkanlığı görevine getirilen Türkan Saylan için bu oluşum, bir sivil toplum kuruluşundan çok daha fazlasıydı. O, burayı Cumhuriyet’in devamı, Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesil idealinin kurumsallaşmış hâli olarak görüyordu.
ÇYDD’nin ilk yılları büyük fedakârlıkla geçti. Türkan Saylan ve arkadaşları köy köy dolaşıyor, ailelerle konuşuyor, çocuklarını okula göndermeleri için ikna etmeye çalışıyorlardı. Köylerdeki güvenilen, önde gelen kişilerden de destek istiyorlardı. İzledikleri yol haritası sayesinde, hangi köyde kaç kız çocuğunun okula gidemediğini, hangi köylerde yeterli okul, derslik olmadığını tespit ettiler. Yardım kampanyalarıyla iş insanlarından topladıkları destekleri bu noktalara aktardılar. Ülke genelinde bu yardımlaşma hareketi duyulmaya başladı. Kız çocukları eğitime, okulsuz köyler dersliklere kavuştular. Dernekte gönüllü çalışanların sayıları gün geçtikçe arttı. Dernek kısa sürede büyüdü, binlerce öğrenciye burs sağladı.
Köylerdeki kız çocuklarından sonra, şehirlerdeki okula gidemeyen ya da gönderilmeyen kız çocuklarına sıra gelmişti. Bu sırada Türkan’ın aile hayatında da değişiklikler oluyordu. Oğulları onunla yaşamaya başlamıştı. Geçmişte kaybettikleri zamanı aynı çatı altında toplandıklarında telafi ediyorlardı.
ÇYDD’nin en önemli başarısı, yarattığı zincirdi. İlk bursiyerler mezun olup kendi ayakları üzerinde durmaya başladıklarında, onlar da yeni öğrencilere destek oldular. Böylece Türkan Saylan’ın açtığı yol, nesiller boyunca sürecek bir dayanışma halkasına dönüştü.
Türkan Saylan’ın karakterinde bilim ile vicdan hep birlikte yürüdü. Dünya Sağlık Örgütü toplantılarında saygın bir bilim insanı olarak yer alırken, Anadolu köylerinde hasta çocukların başını okşayan bir “anne” gibiydi. Uluslararası otoriteler ona danışır ama o yine de yoksul kız çocuklarının eğitimi için çabalardı. Bu evrensel ve yerel kimlik onun en özgün yanlarından biriydi.
Türkan Saylan’ın karakterinin belki de en temel bileşeni sevgiydi. Hastalarına, öğrencilerine, meslektaşlarına, hatta kendisini eleştirenlere bile sevgiyle yaklaşmayı sürdürdü. Onu dinsizlikle suçlayanlara hiç cevap vermezdi. Oysaki ilk gençlik yıllarında sıkı bir din eğitimi almıştı. Babaannesi Nadide Hanım sofuydu. Kendisini, kocasına ve onun ailesine kanıtlamaya çalışan, sonradan Müslüman olan annesi de Kuran’ı defalarca hatmetmişti. Annesinin uyruğundan yola çıkıp ona “gâvur” diyenler çok yanılıyordu. O tüm dinlerin Allah’a giden yolda bir vasıta olduğuna inanıyor, kuranda da yer aldığı şekilde hiçbir dini küçümsemiyordu. Onun için insan, her şeyden değerliydi. İyi bir Müslümanın dürüst, temiz, çalışkan, saygılı, yardımsever olması gerektiğini öğrenmişti. Başkaları açken tokluğundan rahatsızlık duyan, hak yemeyen, haksızlık etmeyen, gösterişten uzak bir insan olarak yaşıyordu. Çalışmanın da bir nevi ibadet olduğunu düşünüyordu. Dini eğitiminden geçtiği Hafız Ahmet Hocası ona Allah korkusundan çok Allah sevgisini öğretmişti. Cumhuriyet’in aydınlık yüzünü taşıyan bir kadının, bu denli şefkatli bir kalbe sahip olması onun en önemli özelliklerinden biriydi.
Türkan Saylan’ın hayatını yalnızca başarılarla, görevlerle, ödüllerle anlatmak eksik kalır. Onun portresini tam anlamıyla görmek için, en kişisel mücadelelerine, en sessiz acılarına ve en özel seçimlerine de bakmak gerekir. Belki de kendi hayatında yaşadığı sıkışmışlık, onu kız çocuklarının özgürleşmesine daha çok adadı.
Bu dönemlerde Türkan Saylan’ın iki torunu olmuştu. Tamer ve Timur hayatının en önemli varlıklarıydı.
Mezun olduğu okulun çürümeye yüz tutan binasını alıp müzeye çevrilmesi konusunda büyük emek harcadı. Müzenin geliri ÇYDD’ye aktarılacaktı.
ÇYDD’nin ilk şubesi Ankara’da açıldı. Bunu birçok ildeki şubeler izleyecekti. Zorluk ve yoksulluk nedeniyle dönemsel işçi olarak çalışmak zorunda kalan öğrenciler için önce yaz okulları açtı. Bu okullara ilginin çok olmasıyla, kış okulları uygulaması da başlatıldı. Ardından Singer markası ile işbirliği yaparak Halk Eğitim Merkezlerinde kadınlara yönelik meslek edindirme kurslarını faaliyete geçirdi. Yıllar içinde ÇYDD’nin bünyesinde okuma- yazma, el sanatları, tiyatro gibi kurslar verildi.
Dernek, Türkiye’deki eğitim seferberliğine “Bir Işık da Siz Yakın” kampanyası ile destek oldu. 1999 Marmara depreminde yardıma gidenler arasında Türkan Saylan da vardı. 2000 yılında “Kardelenler” projesi hayata geçti. 2000 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından Türkan Saylan, Hizmetler Danışma Kuruluna seçildi. 2001 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Türkan Saylan’ı YÖK üyeliğine atadı.
Türkan Saylan’ın yaşamının son on yılı, belki de en çetin mücadele yıllarıydı. 1990’ların sonunda göğüs kanseri teşhisi konulduğunda, artık onlarca yıl süren cüzzamla mücadelesinin yorgunluğu omuzlarındaydı. Ama o, bir Cumhuriyet kadınına yakışacak şekilde davrandı, kolay pes etmedi, kanserin gölgesine rağmen ayakta kalmayı seçti. Geçmişte bu hastalığı atlattıktan sonra çalışmaları ve projelerine ağırlık verdiği için tedavisini ihmal etmişti. Yeniden kemoterapi tedavisi gördü, bu defa saçları dökülmüştü. Sonraki yıllarını bu hastalıkla savaşarak geçirse de bu hastalık onu ne durdurabildi ne de hayatına ışık tutmaya çalıştığı insanlardan uzaklaştırabildi.
Türkan Saylan aynı sene emekli oldu ancak bu dönem onun için bir bitişten ziyade yeni bir hayatın başlangıcı gibiydi. O gidecek yolunun daha çok uzun olduğunun bilincindeydi. Daha eşit, daha laik bir Türkiye için çalışmalarına devam edecekti.
Hastalığının ilerlediği yıllarda dahi ÇYDD’nin çalışmalarını sürdürdü. Her sabah derneğe gider, burs dosyalarını inceler, yeni projelerin fikirlerini üretir, gönüllüleri motive ederdi. Hastalığın verdiği ağrılar, kemoterapinin yıpratıcı etkileri bile onun gençlere duyduğu sevgiyi gölgeleyemedi.
2005 yılında “Baba Beni Okula Gönder” projesi hayata geçirildi. Hayatının son yılları siyasi fırtınalarla geldi. ÇYDD’nin projeleri büyüdükçe bundan rahatsız olan kimseler peydah oldu. Hem dernek hem de Türkan Saylan tehditler almaya başlamıştı. Bu nedenle kendisine bir koruma memuru verildi. Ömrünün sonuna kadar koruması yanında olacaktı.
2009’da National Geographic, Kardelenler projesini çekmek için Türkiye’ye geldi. Otuz üç kız öğrenci yurdu, on bir köy okulu, bir ilkokul bu proje kapsamında inşa ettirildi. Belgesel kanalda yayınlandığında büyük yankı uyandırdı. Aynı yıl Vehbi Koç ödülüne layık görüldü. Ödül gelirini ÇYDD’ye bağışladı.
2009 yılında Türkiye, Ergenekon soruşturmalarıyla çalkalanıyordu. Bir sabah, polisler ÇYDD merkezine ve Türkan Saylan’ın evine baskın düzenledi. Örgüt üyesi olmakla ve örgüte yardım etmekle suçlanıyordu. O sırada Türkan Saylan yatağındaydı; hastalık nedeniyle güçsüzdü. Evinde bulunan kanser ilaçları, not defterleri bile karıştırıldı.
Bir ömrünü Cumhuriyet’in değerlerine, kadınların eğitimine adamış bir kadının evine yapılan bu müdahale, toplumun vicdanında derin yaralar açtı. Haberi duyanlar evinin önünde toplanmaya, ona destek olmaya koştular. O gün Arnavutköy’de sloganlar atıldı, alkışlar duyuldu. Öğrenciler, gönüllüler, sevenleri, televizyon ekranında o görüntüleri izleyenler öfke ve hüzünle doluydu. Kalabalıkta Türk bayrakları dalgalanıyor, Atatürk posterleri elden ele geziyordu.
Türkan, hastalıktan yıpranmıştı ama direnci yerindeydi. Başında bandanası, boynunda kırmızı fuları ile evinin çiçeklerle bezeli penceresine çıktı. O anın bir simge hâline geleceğini bilmeden kalabalığa el salladı, onlara öpücükler yolladı ve eliyle mola işareti yaptı. Polislerin sadece görevlerini yaptığını biliyor, kalabalığa bunu anlatmak istiyordu. Evindeki arama dokuz saat sürdü. Kitapları, belgeleri, özel mektupları, bilgisayarları toplanıp götürüldü. Dernekten pek çok kişi gözaltına alındı. O tüm bu olanlar içinde tek bir şeye üzülüyordu. Derneğin evrakları alındığı için o ay burslar aksayacaktı.
Kendisine yöneltilen suçlamalara karşı en büyük cevabı, “Kız çocuklarını okutmak, bilim için çalışmak suçsa, bu suçu işlemeye devam edeceğim,” diyerek verdi.
Cumhuriyet kadını kimliği, baskı ve karanlık karşısında ışığını kaybetmemek demekti. O da üzerindeki sorumluluğun bilinciyle hareket etti. 2 Mayıs 2009’da ÇYDD’nin yirminci yılı şerefine bir gece düzenlendi. Sağlık sorunları nedeniyle zor da olsa bu geceye katıldı. Aslında o bu gece, ona ve projelerine destek olan dostlarına vedasıydı. “Çok sağlam olmalıyız, çok sağlam durmalıyız çünkü burası Atatürk’ün Türkiyesi,” diyerek seslendi hıncahınç dolu salona.
Ne yazık ki bu geceden sonra hastaneye yatırıldı. Çalışmalarını hasta yatağından sürdürmeye devam etti. Vefatından birkaç gün önce, yatağında otururken kameraların karşısına çıktı, hasta hâline rağmen gür sesiyle şu cümleleri söyledi:
“Umutsuzluğa kapılmayın. Gençlere güvenin. Bu ülkenin geleceği onların ellerinde yükselecek.”
18 Mayıs 2009’un ilk saatlerinde son sözleri dudaklarından döküldü.
“Gelecek çok güzel olacak.”
Ve sonrasında hayata gözlerini yumdu. Arkasında on binlerce öğrenci, iyileşmiş binlerce hasta ve Cumhuriyet idealleri için verilmiş bir ömür bıraktı.
Cenaze töreni, Atatürk’ün Samsun’dan milli mücadeleyi başlattığı tarihte 19 Mayıs’ta gerçekleşti. Cenazesi yüz binler tarafından uğurlandı. On binlerce öğrenci, kadın, hasta, gönüllü onun arkasından yürüdü.
“Baba Beni Okula Gönder” kampanyası 2011 yılı Küresel Kadın Zirvesi’nde ulusal ödüle layık görüldü.
Hakkında açılan davalar yedi sene sürdü. 2015 yılında suça dair bir bulguya rastlanmadığı kanısıyla mahkeme tüm davalarda beraat kararı verdi.
O, tam anlamıyla bir Cumhuriyet kadınıydı. Onun mirası, kadınların eğitimi ve toplumun çağdaşlaşması için hâlâ yol gösterici olmaya devam ediyor.
Türkan Saylan, hayatının son günlerinde otuz beş mektup yazmayı planlamıştı. Ancak ömrü on beş tane yazabilmesine olanak tanıdı. Bu mektupların yer aldığı “Toplum Mektupları” isimli eserden, hocanın kelimelerinden bir derlemeyle satırlarımı tamamlamak istiyorum.
“Sevgili doğmamış bebek, sen bu dünyadaki canlıların en masumusun. İstemeden doğmak, bütün bu serüvende en başköşede gibi gözükse de belki bir ayrıntıdan ibaret kalacaktır. Ha gayret, karanlık korunağından çık gel, bizleri affet ve yaşa.
Sevgili çocuklar, daha küçük bir kız iken, “Neden erkek doğmamışım?”diye az gözyaşı dökmedim. Daha o yaşlarda anlamıştım, özellikle ülkemizde erkek çocuklar çok ama çok değerliydi. Büyük haksızlık ve eşitsizlikler karşısında büyüyen çocuklar el ele verip toplumda fırsat eşitliğinden yana tavır koyarsa pek çok şeyi düzeltebilir. Geleceği sizler yeniden oluşturacaksınız.
Genç erkekler, delikanlılar, kendi iradenizle şiddet ortamına düşmemeyi, garip sanal âleme tertemiz yaşamlarınızı kurban etmemeyi öğrenmelisiniz. “Şiddet” yeryüzünün en büyük belasıdır; bir ülkeyi, bir ulusu rayından çıkarır; insanlık dışında bırakır. Gençler enerjilerini, spor, sanat ve etütte sürdürmelidir. Aman yozlaşmaktan, yobazlaşmaktan sakının. Bilimin ışığında yol alın.
Sevgili genç kızlarımız, ne yapıp edip okumalısınız. Kendinizi yetiştirin. Bilimin yol göstericiliğine güvenip her şeyi sorgulayın. “Neden kız doğmuşum?” demeyi bırakıp olabildiğince iyi olmaya hedeflenin.
Yirmi- otuz yaş arası gençler, yaşamınızın belki de en anlamlı, en canlı, en coşku verici dönemindesiniz. Yaşam deneyimim bana, otuzdan önce evlenilmemesini öğretti. Ne olur kendinizi boşa harcamayın. Dileklerinizi ertelemeyin, başarısızlıktan, kendinizden korkmayın. Bağımsızlığını kazanmış, özgür iradesine sahip gençlerin evlilik kararını kendilerinin vermesini dilerim. Sonuçlarına da kendileri katlanmalıdırlar.
Anne ve baba adaylarına, evlilik kadar çocuk doğurma da önemli bir karardır. Bakabileceğiniz, besleyebileceğiniz, eğitebileceğiniz sayıda çocuk yapmak en önemli kararlardan biridir. Düşünerek vereceğiniz ortak kararlarla mutlu evlatlar yetiştirmenin mutluluğuna sizin de varmanızı diliyorum.
Çocuk sahibi ana-babalar, çocukların tek beklentisi biraz ilgi, biraz sevgi, biraz okşanmaktır. Çocuk sahibi olmaya karar vermek ne denli önemliyse onları yetiştirmek de o derecededir. Sevgili aileler, evlatlarımıza hep iyi örnek olalım, dürüst ve adil… O zaman meyvelerimiz daha iyi olgunlaşacaktır.
Boşanmak isteyen ve boşanmış olanlar, nereden çıktı bu “şiddetli geçimsizlik”? Her gün hır gür yerine bazen her iki tarafın da kendine yeni bir yaşam kurma hakkı tanınması çok anlamlıdır. Hiçbir kadın “vasıfsız” hâldeyken evlenmemelidir. Çalışıyorsa işini, mesleğini bırakmamalıdır. Erkeklerin de ayrılık ve özgür olma senaryoları hazırlarken eş ve çocuklarının durumunu garantiye alma sorumluluğu vardır. En iyisi çiftler, birbirlerine olan öfke ve hırslarını bir kenara koyarak, karşılıklı konuşarak adım atabilmelidir.
Sevgili yaşlananlar, yaşlılığa kafa ve beden olarak hazırlanmak ve onu sevgiyle hatta saygıyla karşılamak gerekir. Yaşlılık bilgelik dönemidir, onu paylaşmak gerekir.
Giderayak dostlara, yaşlılığın son aşamasının ölüm olduğunu bilmeyen yoktur. Ağrısız, huzurlu bir ölümü herkes hak eder. Bir bilim dalı olan bu konu, çok daha etkin ve yaygın kılınmalıdır. “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı,” demekten başka ne kalıyor elimizde? Yaşam çok kıymetlidir, onu son anımıza kadar dolu dolu yaşamalıyız ki dünyaya vedamız da anlamlı olsun.
Sevgili polisler, Abdulhamit dönemi jurnalcileri dolaşıyor ortada. Sizler çok ama çok önemlisiniz; bize güç ve cesaret vermelisiniz; kendiniz gibi, olmanız gerektiği gibi olmalısınız. İyilikle, mutlulukla, özgüvenle kalın; bizleri güzel geleceklere taşıyın.
Sevgili öğretmen kardeşlerimiz, idareciler, toplumumuzun en önemli yerindesiniz. İleriye umutla bakmak, cumhuriyet kuşakları yetiştirmek size düşüyor. Onların her birinin tam bir “insan” olarak yetişmesini sizler sağlayacaksınız.
Çok değerli meslektaşlarım, hekimler, hemşireler, sağlık teknisyenleri, gerçekten çok önemlisiniz, elinizin bir hareketiyle bir insanı yaşama döndürebiliyorsunuz. Hekimlik her şeyden önce bir sanattır. Bir sanatçı gibi işlenir meslek. Karşındakini dinleyen, ona dokunan, gözlerinin içine bakıp derdini anlayan kişidir hekim, hemşire. Bir insanın yaşadığını, soluduğunu hissetmesi için işe yaradığını algılaması gerekir. İşte bizler sağlıkçı olarak bu yolu seçmişiz. Bu yolda yılmadan ilerlemeliyiz.
Çok kıymetli emekçilerimiz, işçilerimiz, köylülerimiz, sizlerin ülkemizin varlığında öneminiz büyük. Sizler üretmezseniz kim, ne tüketecek, karnımız nasıl doyacak? Bununla gurur duymalıyız.
Çok sevgili emekli dostlar, ben de sizlerden biriyim. Bir ömür nasıl geçti, hiç anlayamadım. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelirdi günler, aylar, yıllar… Bittiği gün benim için yeni bir yaşam başladı. Yapmak istediklerim o kadar çoktu ki, tek bir gün bile evde dinlenme, hele hele sıkılma olasılığım olmadı. Şimdilerde yeni bir yolculuk içindeyim. Biraz daha ömür istiyorum, biraz daha…
Karamsarlığı yenmenin, her gün yeni şeyler öğrenip paylaşmanın keyfini tadın. Gençlerle iletişim kurup deneyimlerinizi paylaşın. Yaşlılık en çok dayanışma isteyen dönemdir. Dostların dayanışması kadar güzel bir şey de yoktur. Size sonsuz sevgiler, uzun ve verimli bir emeklilik diliyorum.”
Kaynakça:
- Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği. (t.y.). İkisi öz, binlerce çocuğun anası. Erişim adresi: https://www.cydd.org.tr/haber/ikisi-oz-binlerce-cocugun-anasi-1785/
- Leprosy History Project. (t.y.). Saylan, Türkan. Erişim adresi: https://leprosyhistory.org/database/person81
- Wikipedia. (t.y.). Türkan Saylan. Erişim adresi: https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkan_Saylan
- Wikipedia (EN). (t.y.). Türkan Saylan. Erişim adresi: https://en.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkan_Saylan
- Fikri Takip. (t.y.). Türkan Saylan’ın hayatı. Erişim adresi: https://fikritakip.co/turkan-saylanin-hayati/
- Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği. (t.y.). Türkan Saylan’ın hayatı tüm kadınlara örnek olsun. Erişim adresi: https://www.cydd.org.tr/haber/turkan-saylanin-hayati-tum-kadinlara-ornek-olsun-983/
- Beyazyakalılar. (t.y.). Türkan Saylan kimdir? Erişim adresi: https://beyazyakalilar.wixsite.com/anasayfa/post/turkan-saylan-kimdir
- Kastamonu Gazetesi. (2020). Bir zamanlar Prof. Dr. Türkan Saylan’ın da yolu Kastamonu’ya düşmüştü. Erişim adresi: https://www.kastamonugazetesi.com.tr
- Beni Özletmeyin- Betül Şükür
- Toplum Mektupları- Türkan Saylan
- Tek ve Tek Başına- Ayşe Kulin
- Cumhuriyetin Yıldızları- Türkan Saylan- Eda Bayrak



