Çevresinde o kadar çok insan olmasına rağmen o kendini hep yalnız hisseder ve bir ada olduğunu düşünürdü. Ada… Geceleri tek bir beyaz yıldızın aydınlattığı bir küçük ada. Kendi kendine yetebildiğine inanır, başkalarına ihtiyaç duymanın zayıflık olduğunu iddia ederdi. Bunun her zaman kendi tercihi olduğunu söylerdi arada bir tek tük görüştüğü iki üç “arkadaş”ına. Arkadaşlık kavramına da pek inanmazdı. O bir adaydı ne de olsa. Kendi kendine yeten, besleyen, verimli bir ada. Geceleri tek bir yıldızın aydınlattığı bir küçük ada.
Kendi tercihlerini yaşadığına inancı tamdı. Hayat onun hayatıydı. Erkenden beyazlamış kısacık saçları, biraz fazla kırışmış göz kapaklarının ardında saklanan, herkesin siyah sandığı koyu kahverengi keskin bakışlı gözleri, minik burnu ve dolgun dudaklarıyla kendine baktığı zamanlarda güzel bir kadındı. Tam bir yıldızdı. Hem adaydı hem de adayı aydınlatan beyaz bir yıldız. Geceleri kendi kendini aydınlatan bir küçük ada… Kendini bıraktığındaysa ışıksız bir geceden, ruhsuz bir karanlıktan farkı kalmazdı. Dediği gibi, bu onun kendi tercihiydi.
Tanıyanlar gıpta ederlerdi onun bu sağlam ve özgüvenli duruşuna ve tercihlerine. Ya benim gibi gerçeği bilenler? Çoğul muyduk? Şimdi düşünüyorum da değildik galiba. Bir tek ben vardım en gerçeği bilen. Gerçeğin enlerine ve boylarına en dikey hâkim olan. Yıllar önce başladı ilişkimiz. İki zıt kutup çektik birbirimizi. Belki de aynıydık. Ben aydım, o yıldız. Güneşin ışığıyla parlayan iki kayıp ruhtuk. Kendi ışığını keşfedememiş, başkalarının ışığına muhtaç. Çok yakındık. Ayrı fikirlerimizle aynı şeyleri tartışır, birbirimizi beslerdik. Hangimiz daha parlaksa birbirimizle parlaklığımızı paylaşır, karanlığa direnirdik. Sonra o yaşadıklarıyla tüm parlaklığını kaybetti. Bense direndim. Güneşin tüm ışıklarını çalıp kristallere sakladım. Bir de kocaman bir yıldıza. Her gün ufak dozlarda verdim o kristalleri ona. İçindeki ışık tozlarıyla kararmasına ve ruhunu karartmasına izin vermedim. Yılmadım.
Yavaş yavaş tekrar alıştı aydınlığa. Hayat bizim için güzel sürprizler hazırlamıştı. Kendi ışıklarımızı üretmeye, parlaklığımızı etrafımıza yaymaya başladık. Çok mutluyduk. Yönümüz aynıydı. Yollarımız ayrı. Kendi ışığımızla aydınlanabiliyorduk. Hatta aydınlatabiliyorduk da. Huzurluyduk. Ve öyle bir an geldi ki pırıl pırıldık artık.
Ama olmadı, yapamadı… Hiçbir zaman sahip olduğuna inanmadığım, ruhunun en derinlerinde var olduğunu anlamadığım o karanlığa, o kadar tutkuyla bağlanmıştı ki yıldızların ışığına bile tahammül edemez hâle geldi. Çaldı hepsinin ışıklarını, karanlığına kattı. Elimde ona verebilecek tek bir şey kalmıştı: o kocaman yıldız, hani güneşin ışıklarını çalıp sakladığım… Aldı onu. Yuttu tek bir lokmada, kendi yıldızı olmak umuduyla. Yansıttığı ışığı görebilmek için aynaya baktı, baktı, baktı… Baktıkça büyülendi, büyülendikçe karardı. “Dur,” diyemedim. “Yapma,” diyemedim. Geri dönüşü olmadığını söyleyemedim. Belki de bilerek sessiz kaldım. Sonra ayna yuttu onu. Geriye boşluk kaldı. Benim ışığım titredi, parlaklığım soluklaştı. Ay’a tutundum, kaldım orada. Düşündüm. Yarımada oldum. Gecenin de gündüzün de parlak olduğu bir yarımada.
Yarımada oldum. Kıyılarımda iki ayrı denizin dalgaları çarpışıyor. Biri yakamozun tuzunu taşıyor, diğeri karanlığın gölgesini. İçimdeki yollar karaya bağlanıyor ama her adımda deniz beni çağırıyor. Bir ucumda gündüzün parlaklığı, diğer ucumda gecenin derinliği var. Kayalıklarımda ay ışığı oyuklar açıyor, güneş ise kumları parlatıyor. Ne bütünüyle ada ne bütünüyle kıta: sınırları kendine ait, kendi yalnızlığını ve çoğulluğunu aynı anda taşıyan bir yarımada. İçinde güneşin ışıklarını sakladığım kristallerle dolu beyaz bir yıldızın ışığında.
O ise benim verdiğim yıldızın bile artık aydınlatamadığı, sadece gecenin hüküm sürdüğü bir ada. Geceye mahkûm bir küçük ada. Kendini yıldız sanan yıldızsı bir kadının kendini hapsettiği karanlıkta… Beyazın yokluğunda…
Kimi zaman insanın içindeki düşünceler, bir göğün derinliklerinde parlayan yıldızlar gibi görünmezdir: ışıklarını saklar, yalnızca kendi iç evrenini aydınlatırlar. Bu düşünceler dile gelmeden önce bir sırdır. Bir ağırlık… Bir gizli akış… Sözcüklerin ağızdan çıkışı ise onları hem görünür kılar hem de eksiltir. Düşünce, söze dönüştüğü anda artık yalnızca kendine ait değildir.
Yıldızsı kadının düşünceleri vardı, bunları kendisine saklar, sözcükler şeklinde ağzından çıkardığında düşünceleri yitirecekmiş gibi gelirdi ona. Ama düşünceler, kadının bünyesinde donmaz, artar, eksilir, büyür, küçülür, ancak sıra küçülmeye geldiğinde öylesine çok küçülürdü ki, kadından uçar gider, başkalarında uyanırlardı.
Acaba Canetti de benim yaşadıklarımı yaşamış mıdır bunları yazdığında? Benim yıldızsı kadınımın düşünceleri artık bende asla uyanmayacak. Çünkü ayna kırıldı.



